26 Mayıs 2015 Salı

YAZ EKRANIMIZI KİRLETECEK OLAN FELAKET DİZİLER!

Ben yakında başlayacak ve sonra birer ikişer ekrandan kalkacak, ama o zamana kadar görsel hafızamızı kirletecek olan bu dizilerin hayaline bile dayanamıyorum... Bakalım başlayınca neler olacak!

Alın size yakında başlayacak olan, Kiraz Mevsimi ve Güneşi Beklerken uzantılı diziler: Çilek Kokusu, Adı Mutluluk, Kiralık Aşk, Aşk Kapıda, Güneşin Kızları, Kalbim Ege'de Kaldı, Ya Tutarsa, Yaz'ın Öyküsü, Fabrika Kızı, Kırgın Çiçekler, Ömrüm Sessiz Bir Çığlık/O Aşk Benim, Ne Münasebet, Unutamadım...

Benim de bu listeye alternatif isim önerilerim var elbette: Papatya Falı, Bahar Dalları Bahar Aşkları, Karpuz Mevsimi, Aşkım Canikom, Çikita Muz, Kiralık Sevgili, Aşk Oyunu, Aşkın Yolu, Aşkın Tadı Tuzu, Sensiz Ölürüm, Unutamadım/Unutamıyorum/Unutamayacağım, Çiçeğimsin Sen Benim, Kalbim Sende Kaldı, Bebeğimiz Olsun, Bana Artık Aşk De, Benim Adım Aşk, Adı Aşk, Çok Canım Acıdı Çeksene Elini, Mutlu Olalım, Gel Evlenelim, Pardon Bana Mı Dedin, Ya Seversen, İki Kere İki Dört Etmez, Önüm Arkam Aşk, Arkam Önüm Aşk, Aşkımızın Meyveleri, Aşk Meyveleri, Çekirdeksiz Aşk, Fındık Zamanı, Muşmula Kokusu, Vişne Çürüğü, Keriz Mevsimi...

Yaz ekranında yine içi boş ve klişeden öteye gidemeyen gençlik dizileri hurra deyip üçer beşer ekranı dolduracak, aman sakın göz ucuyla bile bakayım demeyin, vaktinize yazık! Artık daha kaliteli dizileri hak etmiyor muyuz biz ya...
Önce gelecek sezonda da devam edecek olan iki diziye bakalım:

O Hayat Benim


Başladığı günden beri tesadüfen bazı sahnelerine denk geldikçe (ama o sahnelerde bir saniyecik bile durmazdım, hemen zaplardım kanalı) "Bu ne biçim dizi? Ne biçim oyuncular var! Ne abartılı oyunculuklar var! Ne saçma bir hikaye!" diye geçtiğim, bu kış, adının sonradan Efsun olduğunu öğrendiğim "aşırı abartılı rol kesen" kızın, adının sonradan Hülya olduğunu öğrendiğim halasını gazetecilere ispiyonlama sahnesine denk geldiğim ve o sahneden sonra nedenini benim de hala bilmediğim "aşırı" bir ilgi uyandırdığım O Hayat Benim, gelin görün ki artık bana, "Bu diziye ne güzel hiç başlamamıştım, niçin ikinci sezonunun hem de ortasında başladım, konusundan saptı, saçma sapan bir hal aldı, ben de başlamış bulundum, bıraksam ayıp olur!" dedirtmeye başladı. Huh. Nokta. Ne uzun yazmışım, meğer ne doluymuşum yahu.

Twitter ve Facebook hesaplarımı takip ediyorsunuz, biliyorum, güzel yorumlar, düşünceler yazıyorsunuz, bunu da biliyorum. O Hayat Benim'le ilgili de bazı şeyler yazmıştım o hesaplardan, yazıyorum. Burada uzun uzun açayım onları.

Dizi yine oyalamaya, yerinde saymaya başladı, belli ki sezon finalinde büyük bomba var. Dizi final yapmayıp gelecek sezonda da devam edecek ama, konusu resmen ve kelimenin tam anlamıyla saptı. Tam üç bölümdür Efsun çeşitli nedenlerle hastanede. Ama durun yahu, Bahar sırrı öğrenmeye bir adım atmamış, bahçede bir ceset olduğunu öğrenmemiş miydi? E bu konu arada kaynadı gitti. Biz sezon finaline doğru Bahar'ın gerçeğe bir adım daha yaklaşacağını düşünürken, bir de ne görelim, mevzu Mücella'yla kötü adam Salih'in aşkına, Sakine'nin sivilcelerine, Hülya'nın para hırsına, Müge'nin teenage aşk ilişkilerine evrilmiş. Yani konu artık iyice sapmış, bitmiş, ölmüş, mahvolmuş, arkasından ağlayanı yok! İşte tam da bu nedenledir, herhalde sezon finalinde büyük bir sürpriz var, o zamana dek bizi oyalıyorlardır demem...

Keşke daha konu zengini, daha zeki diyaloglar içeren, daha merak uyandırıcı, daha heyecanlandırıcı bölümler çekseler ya...

Paramparça


Ya bu dizi benim ilgimi kaybedeli çok oldu. Artık konu bitti zira. Bu dizinin konusu bu kadarlıktı işte. İki kız kardeş yerini buldu, tamam. Uzatıp saçmalatmasınlar. Zaten her bölümde bir aksiyon bir tansiyon sahnesi yaratacağım diye Gülseren'i Supergirl gibi balkonlardan mı sallandırmadılar, Hazal'ın suratını kan gölüne mi çevirmediler, defalarca arabaları mı takla attırmadılar... "Bi yeterin ya! Bi yeterin! (Bkz: İlyas)"

Alın size tonla Kiraz Mevsimi ve Güneşi Beklerken uzantılı diziler: Çilek Kokusu, Adı Mutluluk, Kiralık Aşk, Aşk Kapıda, Güneşin Kızları, Kalbim Ege'de Kaldı, Ya Tutarsa, Yaz'ın Öyküsü, Fabrika Kızı, Kırgın Çiçekler, Ömrüm Sessiz Bir Çığlık/O Aşk Benim, Ne Münasebet...

Bu diziler o kadar birbirinin aynı ki, üstlerinde durmuyorum bile... Bir kız ve bir erkeğin aşkı... O kadar... Adı Mutluluk'ta, gerçek hayatta da sevgili olan Kaan Yıldırım ve Ezgi Eyüboğlu başrolde olacak... E ya ayrıldılar, iki gün sonra sette tripler başlamaz mı "benim bununla olan sahnelerimi azaltacaksın yönetmeeeeen" diye... Neyse, ben demiş olayım da, kasımda aralıkta görüşürüz. Tabii dizi o kadar uzun sürebilirse. Güneşin Kızları'nda da gene Emre Kınay var! Yahu Emre Kınay illa adında Güneş geçen olan bir dizide olmak zorunda mıdır? Bu diziyi de yine Güneşi Beklerken'in senaristi yazıyormuş zaten...

Dünyada fenomen olmuş (benim haberim bile yok) yabancı dizi Pretty Little Liars uyarlaması yapılacakmış: Küçük Tatlı Yalancılar. Bu bir gençlik dizisi. Bu dizi, zamanında Umutsuz Ev Kadınları dünyada fenomenken, "Hadi biz de bu kadınların kızlarını yapalım" fikriyle ortaya çıkmış. Bakalım, nasıl bir uyarlama olacak. Ben orijinaline baktım, gerilim/gizem/aşk temalı bir gençlik dizisi, katiller, cesetler, cinayetler var, ama bizimkilerin aynı hissi vermeleri mümkün değil, illa törpülerler orijinal senaryoyu orasından burasından...


Aklımın almadığı işler... Almıyor... Almıyor...

Milas'ta çekilecek bir dram olan Unutamadım'da iki güzel oyuncu var: En son Umutsuz Ev Kadınları'nda Emel olarak izlediğimiz Özge Özder ve Kara Para Aşk'ta izlediğimiz Tuvana Türkay. Buraya kadar tamam. Tamam da bu dizinin "jön"ünün kim olduğunu duyunca hiç de tamam demiyoruz: Emrah! Ya yok artık, bu kadar saçma, bu kadar mantıksız olabilir bir cast! Bu iki güzelin arasında Emrah'ın ne işi var yahu? Yapmayın. Kıvanç var, Kenan var, ya var da var, haydi hiçbiri olmadı binlerce yeni yüz var, ama Emrah yok yahu, olmasın lütfen, bunu kabul edemem, bünyem kaldırmaz, kaldırmaz, kaldırmaz...

Neyse... Ben yakında başlayacak ve sonra birer ikişer ekrandan kalkacak, ama o zamana kadar görsel hafızamızı kirletecek olan bu dizilerin hayaline bile dayanamıyorum... Bakalım başlayınca neler olacak!

Not: Siz de fikirlerinizi yazın lütfen. Hangisi tutar, hangisi tutmaz...

25 Mayıs 2015 Pazartesi

ZAMAN TÜNELİ


Geçen yıl tam da bu dönemlerde Bennu Yıldırımlar'la röportaj yapmıştım, hatırladınız mı? Ona en özeline dek her şeyi sormuştum, o da keyifle cevaplamıştı. Kendisi çok açık sözlü, sevecen, samimi, tatlı dilli, mütevazı ve… kesinlikle çok yetenekli! Çünkü karşımdaki Bennu'nun bugüne dek canlandırdığı ve en akılda kalan Elif, Fikret, Nermin ya da Servet karakterleri ile hiçbir şekilde alakası yoktu. Bir kere, o dizilerde canlandırdığı karakterlere tamamen zıt bir karakter. Ve sonra... Neyse, sonrasını zaten o anlattı:

http://kafadergi.blogspot.com.tr/2014/05/bennu-yildirimlar-nev-i-sahsina.html

20 Mayıs 2015 Çarşamba

BÜYÜKADA İÇİN SEFER VAKTİ


 
Nisanda gittiğim Marmaris'te çektiğim "ilkbaharda buz gibi denize de girmeli Marmaris" temalı fotoğraflar klasörde blog'a koyulmayı bekleyedursun, gelin, ben dün gittiğimiz Büyükada macerasını anlatayım size!

Adalara gitmek için bundan daha yanlış bir zamanlama olmazdı herhalde. Zira takvimlerden 19 Mayıs'tı ama ortak boş günümüz de 19 Mayıs'tı. Ve açıkçası yaşanacak olan izdihamdan uzakta, ıssız adanın keyfini sürmeyi hayal ediyorduk. Dün saat 10'da Kabataş'a gittiğimde gördüğüm manzaraysa bu hayalleri cart diye yırttı. O nasıl bir şeydi öyle? Normal günlerde sinek avlayan Adalar gişesinde müthiş bir kalabalık vardı. 10'daki vapur için daha fazla kişi içeri girmesin diye gişenin kepengini kapattılar, o derece. Ben, yüzümde dehşet ifadesiyle, selfie çubukları, taç çiçekler ve çakma güneş gözlükleri satan esnafın arasında, arkadaşımı bekliyordum. Biz 10.30 vapuruna binecektik. Nitekim itiş kakış binebilmeyi başardık. Ama ben diyeyim 400, siz deyin 600 kişiydik o vapurda. Arkadaşım daha önce vapura pek binmemişti ve "Otobüste ayakta gidenleri gördüm de vapurda ayakta gidenleri ilk def görüyorum," dedi. Haklıydı. Oturanlardan çok ayakta duranlar vardı.


SONU GELMEYEN YOLCULUK

Neyse ki biz oturabilen şanslı kesimdendik (gelin görün ki dönüş vapuru için aynı şeyi söyleyemeyeceğim). Ama yol feci uzundu. Vapur sırasıyla Kadıköy, Kınalıada, Burgazada, Heybeliada ve nihayet Büyükada'da durdu. 10.30'da başladığımız yolculuk, 12.30'da son buldu yani. İki saattir dalgalar üstündeydik. Hava çok sıcak, vapur aşırı kalabalıktı. Ben hatırlayacağınız üzere geçen yıl tam da yine bu günlerde Burgazada'ya gitmiştim (o zaman hava ne yağmurluydu), Büyükada'ya ise bu ikinci gidişimdi ama ilkiyle ilgili hatırladığım tek şey bisiklete bindiğim ve o bisikleti sürerken adayı yokuş aşağı inerken kameraya çektiğimdi. Neyse, nerede kalmıştık? Hah, adaya indik, karaya ayak bastık ama, vapurdan hurraaaa diye adanın içlerine doğru koşturan çılgın kalabalık (ve bizden önceki vapurla gelenler) yüzünden hiç bisiklet kalmamıştı. Ya tamam, kalmıştı elbette, ama biz üç kişiydik ve uygun bisikletleri bulamadık vs. Keşke başka bir zamanda gelseydik adaya, ne zorumuz vardı da o gün gitmiştik ki... Biz de tabanvay, Aya Yorgi'ye çıkmaya başladık...

 
Evet, iki saatlik vapur yolculuğunun ardından, nihayet Büyükada. (Eğer uslu bir çocuk olursanız arka plandaki atları ve denizi de görebilirsiniz.)

Biz aslında İstanbul'un kalabalığından kaçmak için adaya gelmiştik, ama peşimizde İstanbul'un yarısının da bizimle gelebileceğini hiç hesaba katmamıştık tabii. Ama olumlu pencereden bakmak lazım. Sahilden ta adanın en yüksek yerinde olan Aya Yorgi'ye yalnız başımıza çıkmak istemezdik. Kalabalıkla birlikte, sağa sola baka baka yürümek güzeldi bu anlamdı. Ama hava çok sıcaktı gerçekten. Ayrıca sokak aralarında, faytonlar ve bisikletler aman vermiyordu ki yollarda rahat yürüyebilelim! Hatta bir fayton yanımızdan sıyırarak geçti, arkadaşım az kalsın üzerime düşüyordu!

 
Adada bir saatlik bisiklet kiralama bedeli 15 lira, günlük 40 lira... Vapurla kendi bisikletini kendi getiren de var, bu da mantıksız değil aslında... Fayton turları ise 60 lira. Sokaklarda at pislikleri ve feci kokular var, atlarsa bu sıcakta çalışıyor...

 
Adada hiçbir yerde bir tabela yok! "Şurası Aya Yorgi'ye gider", "Dikkat çıkmaz sokak" falan gibi açıklayıcı bir tabela koyar insan... Mesela eğer Aya Yorgi'ye giderken insanları takip etmeseydik, orayı bulmamıza imkan yoktu... Veya bir yokuşu indik biz, ama karşımıza kapalı bir plaj kapısı çıktı, mecbur geri döndük. Yani tabelalar ve nereye kaç kilometre kaldığını gösteren oklar olsa süper olur. Biz tüm adayı iki üç kez yürüdüğümüz için, on beş-yirmi kilometre yürümüşüzdür dün, bana öyle geliyor... Aya Yorgi'ye çıktık, orada oturduk biraz, sonra manzaraya bakıp geri döndük... Sıcak olduğu için pek oyalanamadık... Ayrıca saat şimdiden 16 olmuştu bile...


Ada sokakları (bir tek bu adanınkiler değil, bütün adalarınki) bana nedense Marmaris/Armutalan'ın sokaklarını anımsatıyor... Çünkü ikisinde de geniş caddeler, ara sokaklar, o sokakların iki tarafındaki büyük, bahçeli evler, köşkler, iri ağaçlar, koyu yeşillikler var... Bu hissiyatı seviyorum... Adanın en mutlusu ise bu kuş... İstanbul'u gözetliyor oturduğu yerden... İstanbul zaten ancak uzaktan güzel...

 
Şu çiçeklerin güzelliğine bakar mısınız? Ada'da bitki detoksu yaptık vallahi...
 
 
Şöyle güzel bir merdiven bulmuşum, izin verin de tek başıma bir fotoğraf çektireyim! Ama yok, illa pozuma dahil olacaklar... Gelin hadi gelin...
 
 
Gizemli kapılar... Kapı dedim de, adada muhteşem konaklar, köşkler, binalar var. Bizim dizi sektörü buraları niçin görmezden geliyor? Harika kapıları, pencereleri, avluları olan bu köşklerden üç sezonluk entrika çıkar, ben size söyleyeyim, hatta senaryoyu da yazıp mail'inize yollayıvereyim...
 
 
 

Ada dondurması ve köftecisine gelmeden, önce bu kafeyi tanıtayım sizlere: Bahçede Sinek Kafe. Sahilden birkaç sokak yukarıda, gizlenmiş gibi. Zaten bir ev burası aslında. Evde yaşayanlar aynı zamanda evlerinin altına da böyle "kafemsi" bir yer açmışlar (Hep hayalimdir!). Ambiyans, ortam çok güzel de, menüsü vasat bu Sinek Kafe'nin. Hatta sadece içecekten oluşan, dar bir menüsü olduğunu söyleyebiliriz. Portakal suyu, tost ve salata var sadece. O kadar. Gelen çoğu kişi de bu ailenin eşi dostu gibi. Beni en çok mutlu eden tarafıysa, bağımlısı olduğum bir sürü dekorasyon dergisini karıştırabilmeme fırsat vermesi! O sırada ünlü yabancı dergi Monocle da geçti elime. Sayfalarını rastgele karıştırırken, bir de ne göreyim, Trabzon hakkında kapsamlı bir dosya! Sümela Manastırı'nın tam sayfa fotoğrafı. Yahu bu Trabzon'un ne işi var Monocle'da? Trabzon gittikçe popülerleşiyor, uluslararası bir dergide bile kendine yer buluyor artık, baksanıza. Şehrin doğası zaten milattan beri kendini kanıtlamış, ama artık kent kısmı da gelişiyor ve genişliyor. Yakında çok önemli sanat olayları da gerçekleşecek bu şehirde, demedi demeyin. (Ben hala okuyamadım, siz okumak isterseniz buyurun zoom yapın, ya da en iyisi gidin Monocle alın.)
 
Sonra biz 18.15 vapuruna binecektik, ben daha sakızlı kurabiye ve köfte yiyecektim, derken bir baktık, 17.30'da bir vapur kalkıyormuş. Sadece Heybeliada'ya ve Kadıköy'e uğrayacakmış bu vapur, yani yol bu sefer hiç değilse 2 saat sürmeyecekti. E biz de bunu duyunca binelim dedik, bir ressamın köşk-sergisini gezdikten sonra vapura yerleştik. Ama son anda bindiğimiz için bu sefer de biz ayakta kalmıştık. Karnım da açtı. Neyse, gelirken vapurdaki simitlerde gözüm kalmıştı zaten...
 

TEŞEKKÜR SAATİ

Öykülerim hakkında yazılmış iki güzel yazı:

"Mert, aramızdaki en üretken, en atom karınca. Şimdilik internette yazıyor, tabii ellerimizde tutacağımız kitapları da olacak zaten. Mert, geleceğin yazarı, onu keşfedin mutlaka." http://sadevederin.blogspot.com.tr/2015/05/deep-not-ve-izlenesi-bloglar_20.html / Deeptone

"Mert, neredeyse doğduğundan beri yazıyor. Yazıyla ilgili pek çok ödülü vs. var. Blogunda da pek çok öyküsünü paylaşıyor bizlerle. O aynı zamanda Türkiye'nin en genç self-publishing yazarı yani özyayıncı yazarı!" http://bugunderindeniz.blogspot.com.tr/2015/05/turkiyenin-en-genc-self-publishing.html / Derin

Eylül 2009'dan beri blog dünyasındayım, yani tam 6 yıldır.

Ama Deeptone gibisine rastlamadım. Çok kibar gerçekten, bu jesti, güzel, samimi yazısı ve hoş dilekleri için ona çok teşekkür ediyorum. Blog'una kesinlikle bakmalısınız.

Derin daha blog dünyasında çok yeni. Ona da güzel yazısı için teşekkür ediyorum.

Beni gerçek hayatta hiç tanımayan, sadece yazılarımdan tanıyan insanların böyle hoş ve kibar yorumlar yapmaları çok sevindirici... Onlara ve yazılarıma yaptığınız güzel yorumlarla beni destekleyen hepinize bir kez daha çok teşekkür ediyorum!

19 Mayıs 2015 Salı

KADINSAL ŞEYLER - BÖLÜM 1

 
Kadınsal Şeyler'i ilk kez 1 Kasım 2014 Cumartesi tarihinde yayımladığımda öykü tam 12659 tık ve 28 yorum almıştı. Sonra yazmaya ara vermiştim. Ama herkes Özgü'yü kimin öldürdüğünü, Duru'ya, Bal'a ve Eda'ya bundan sonra neler olacağını merak ediyordu. Şimdi, o bölümü revize ederek yeniden yayımlıyorum. Seri bundan böyle yeni bölümleriyle devam edecek. Keyifli okumalar!
 
 
DURU KAN GÖRECEĞİNİ aklına bile getiremezdi. Zaten küvettekinin kan olduğunu fark etmeden önce, bir anlığına, birinin küvetteki suya kırmızı boya damlattığını düşündü. Kıpkırmızıydı su. Ve Özgü kanlar içindeki haline rağmen hala çok güzel görünüyordu –bugüne dek pek çok erkekle çıkmasını sağlayan yegâne şey de bu güzelliğiydi. Duru uzun bir süre ona bakmaya devam etti, sonra her şeyin sırası karıştı. Bal’ın ağlamaya başladığını, Eda’nın cep telefonundan acil servisi aradığını duyuyor, fakat hangisinin diğerinden önce olduğunu anlayamıyordu. Anlayabildiği tek şey, Özgü için bir şeylerin kötü, hem de çok kötü gitmiş olduğu, ama kendisinin, Eda'nın ve Bal'ın, onun en yakın arkadaşları oldukları halde, bunca zamandır hiçbir şeyin farkına bile varmadıklarıydı…

 
AYCAN GÖZLERİNİ AÇTI, esnedi ve yataktan kalkıp kızının odasına gitti. Özgü uyuyordu. Uzun, sapsarı saçları yastığın üzerinde dağılmıştı. Gözlerinde yaşlar vardı. Önceki gün babasının ölüm yıldönümüydü ve o günden beri babasına olan özlemi depreşmiş, kabuslar görmeye başlamıştı. Belli ki yine o kabuslardan biriyle boğuşuyordu. Babası o daha bebekken ölmüştü. Onu ve kardeşini Aycan dadılarla, bakıcılarla, ama nihayetinde tek başına büyütmüştü. Özgü babasını hiç tanımamasına rağmen içinde büyük bir boşluk ve acı vardı. Aycan, gözleri yavaşça açılana kadar kızını izledi.

"Anne," diye mırıldandı Özgü, annesinin orada olduğunu fark edince. “Yine onu gördüm.”
“Biliyorum, tatlım,” diye fısıldadı Aycan. “Artık geçti.”

Özgü yana kayıp yorganın altına gelmesi için annesine baktı. Aycan yatağa girince, bir kedi gibi onun kollarına sokulup gerindi. Bir süre öylece kaldılar.

“Öğlen ikide uçağım var.”
Özgü bir anda canlanarak ona döndü, kabuslarını unutmuştu. “Yoksa sonunda Paris’e mi gidiyoruz?”

“Üzgünüm, ben iş için Belçika’ya gidiyorum…”

Özgü’nün yüzü tekrar soldu.
“…ama önümüzdeki hafta sonu için Paris biletlerimizi aldım.”

Özgü çığlık atarak annesine sarıldı. “Nihayet! Kızlar içinde Eyfel’i görmeyen bir ben kalmıştım!”

“Eda ve Duru geçen yaz gittiler, biliyorum, ama Bal ne ara gitti?”

"Yarıyılda."
“Yarıyıl tatilinde mi? Erkek arkadaşıyla Mısır’a gitmemiş miydi o?”

"Eğer ayrılmasaydılar gideceklerdi. Ama Bal çocuğu havaalanında terk edip kuzinleriyle Paris’e gitti. Ayrılıkla ilgili detayları bilmek ister misin?”

“Hiç sanmıyorum,” dedi Aycan gülümseyerek. “Her neyse, ben giyineyim. Sen de giyin hemen. Okula geç kalıyorsun.”

Özgü kocaman gözleriyle onaylayarak gardırobunun başına gitti. İki dakika kırk sekiz saniyelik bir kararsızlığın ardından, kırmızı noktalı beyaz bir gömlek ve sarı bir etek giymeye karar verdi. Biraz far ve ruj sürdü. Güneş gözlüğünü kafasına takarak odadan çıktı. Ozan alt kattaki mutfakta tabletine bakarken bir kase mısır gevreğini aç bir kurt gibi yiyordu. Özgü telaşla yanına koştu.

“Umarım tabağındaki annemin Almanya’dan benim için getirdiği meyveli gevrekten değildir!”

“Anneanne müslilerin senin olsun,” diye cevap verdi Ozan. “Benimki çikolatalı. Ama bu da midemi bulandırdı. Niye sofra kurulmamış? Emine Abla nerede?”

Özgü tam hiçbir fikri olmadığını söyleyecekken Aycan mutfağa girdi. Ozan o gelir gelmez masadan kalktı ve sırt çantasını hemen omzuna astı. Aycan ona bakarak kaşlarını çattı, çantanın içinde ne olduğunu biliyordu.

“Açar mısın?”
Ben artık çocuk değilim, tamam mı?”

Özgü merakla onları izliyordu.

“Ama ben hala senin annenim! Çantanı aç.”
"Neyim olduğun umurumda bile değil! Beni rahat bırak!” Ozan hışımla mutfaktan çıktı.

Aycan birkaç saniye duraksadıktan sonra, “Kaseni kaldır!” diye peşinden bağırdı. “Emine Hanım bugün izinli. Gelmeyecek.”

Ozan hızla mutfağa geri döndü ve kasesini lavabonun içine bıraktı. “Oldu mu?”

"Bugün Belçika’ya gidiyorum. Ben yokum diye eve on ikiden sonra dönülmeyecek Ozan, anlaşıldı mı? Ablana soracağım. Kameralardan da takipte olacağım.”
“Eve gelmeyeceğim ben. Batularda kalacağım.” Özgü, evdeki bu boşluktan yararlanarak, akşama küçük bir parti düzenlemeye daha Ozan kapıdan çıkmadan karar vermişti bile.

18 Mayıs 2015 Pazartesi

!


Yemin ediyorum yazmaktan soğudum.

Bir yandan yayınevim yeni bir şeyler yazmam için baskı yapıyor, öte yandan parayla kitap basan yayınevlerinden "5 bin liracık verin kitabınızı basalım" diyen ısrarcı mail'ler geliyor, yeter ya!

Herkesin derdi para olmuş, kitap ne anlatıyor, edebiyat ne istiyor, bak burada sanat uğruna alternatif bir şeyler denemek isteyen biri var diyen yok!

Artık yazma hevesim kırıldı, kitap çıkarma isteğim soğudu, hatta D&R'a girince midem bulanıyor sayelerinde! Yayıncılık sektörü dizi sektöründen daha kirli bir yer diyeceğim neredeyse, demiyorum! Raflar parayla kitap basan ticarethanelerin aman pardon yayınevlerinin kitaplarıyla, kitapları bestseller raflarında olsun diye para ödeyen yazarlarla, içi boş aşk hikayelerini anlatan kitaplarla, bestseller yazarların aslında elli kişilik ekiplerle yazdığı kitaplarla dolu... Okurdan çok şey saklanıyor, gizleniyor. Arkada öyle çarklar dönüyor ki... Evet, aslında üstünde tek kişinin adının yazdığı kitapları o tek kişi yazmadı, onun arkasında kitabı kelime kelime kuran ve bu işten para alan koca bir ekip var!

Bu bilgiler beni yazmaktan soğuttu artık... Yani kitap işinden soğuttu... Sonunda midemi bulandırmayı başardılar...

Keşke yazmak denen "lanet"e, sevdaya hiç kapılmamış olsaydım...

İnternet tatmin etmiyor beni, artık elle tutulur, matbu bir şeyler yapmak istiyorum ama ortam gördüğünüz gibi...

Sonum nerede biter, bilmiyorum ki...

NOT: Kadınsal Şeyler'i çok seviyordunuz. O yüzden yeni bölümlerini tekrar yazmaya karar verdim. Ve ilk bölüm bu akşam blogda!

16 Mayıs 2015 Cumartesi

ÖYKÜLERİM E-BOOK'TA!

Matbu kitabım çıkana kadar yazı boş geçirmek istemedim ve dünyada yayıncılık sektörünün son trendi olan self-publishing olayına ülkemizde giren ilk isimlerden biri olayım dedim! Biliyorsunuz, yazmayı çok seviyorum ve aslında yazdıklarımızın okura hangi vasıtayla ulaştığının pek de bir önemi olmadığını fark ettim. Bu nedenle Ters Düz ve Kadınsal Şeyler adındaki iki farklı öykü serimin ilk bölümleri an itibariyle www.publitory.com'da! Bilgisayarınızdan, tabletinizden, cep telefonunuzdan, e-book'unuzdan veya e-reader'ınızdan okuyarak siz de dijital tarihe adınızı yazdırabilirsiniz! Ama peşin peşin söyleyeyim: Ben bu öykü serilerini televizyon dizisi tadında olsun, kolay okunabilsin ve sürüklesin diye yazdım. Yani edebi açıdan (şimdilik) fazla bir beklentiniz olmasın. Zaten ileride bu ve bilgisayarımda biriken diğer öykülerimi (özellikle Ters Düz'ü) dizi senaryosuna da dönüştürmek istiyorum.

İşte öykülerimin konusu:

Ters Düz


"Geçmişte düşen bir kar tanesi, çığ gibi büyüyüp geleceğe uzanırsa ne olur?

Trabzon'un Bozbalık Köyü'nde doğan Ece’nin çocukluğu, annesi onu doğururken öldüğü ve babası başka bir kadınla evlendiği için çok kötü geçmiştir. Ece on yaşına geldiğinde, üvey annesinin hamile olduğunu öğrenir ve İstanbul'daki teyzesinin yanına taşınır. Şimdi yirmi sekiz yaşında, yakında ilk kitabını çıkaracak olan bir yazardır. Eski hayatını tamamen geride bırakmayı başarmıştır ve hiçbir şeyin bunu bozmasına izin vermez. Ta ki, evi terk ettiğinden beri hiç iletişim kurmadığı babası Kadir'den bir mektup alana dek. Artık herkesten sakladığı geçmişiyle yüzleşmek zorundadır.

Ters Düz'ün aşk, sır ve gerilim üçlüsüyle örülü hikayesi başlıyor! Trabzon'un kurgu ürünü Bozbalık Köyü'nün toprakları eski aşkların yeniden alevlenişine, sırların gün ışığına çıkışına, ihanet zincirlerinin kopuşuna, gizem dolu cinayetlere ve kötü bir kaderin başlangıcına ev sahipliği yapacak. Bu köyden çıkış yok!"

Kadınsal Şeyler


"Lise yıllarından beri çok yakın olan dört arkadaş: Özgü, Duru, Bal ve Eda. Özgü, artık üniversitenin en popüler kızıdır. Erkekler onunla olmayı, kızlar o olmayı istemektedir... Ve biri onun ölmesini.

Özgü, kendi evinde verdiği bir parti sırasında, sevgilisi Savaş onu terk eder. Diğer üç kız bu duruma içten içe sevinir, çünkü onlar da birbirlerinden gizli, Savaş'la ilişki halindedirler. O gece, Özgü'nün terk edilip havuza düşmesinden sonra parti biter ve bir şey olur: Kızlar, Özgü'nün cansız bedenini, kan gölüne dönmüş olan küvette bulurlar. O günden sonra geride kalanların hayatları asla eskisi gibi olmayacaktır.

Sımsıkı bağlı ya da pamuk ipliğine sarılı arkadaşlıklar... Yasak aşklar... Karanlıklar sırlar... Dedikodular... Yani 'kadınsal şeyler'..."

Taze çıktı!

Kapakları da ben yaptım bu arada... Bir şeyler tasarlamayı çok seviyorum, e işin en güzel kısmını da başkasının yapmasına göz yummak olmazdı... Basılacak olan kitabımın kapağını da kendim yapacağım... Beğendiniz mi?

 
Mert Ofluoğlu

Diziler, Filmler... Ne İzlesek?

The Shards 80'ler modası Instagram üstünden pazarlanırken ve insanlar da gönüllü üreticiler olarak 80'ler fotoğraflarını keyifle pa...