20 Ekim 2022 Perşembe

İMZALI KİTAPLAR SERVET EDER Mİ?

1990'larda, J. K. Rowling tarafından imzalanan Harry Potter kitaplarını satın alan bir anne, bir uzmandan ikisinin de ender ilk baskılar olduğunu öğrenince şaşkına dönmüş. Kadın, Harry Potter ve Felsefe Taşı ile Harry Potter ve Sırlar Odası kitaplarını, 1997 ve 1998 yıllarında oğulları John ve Billy’yi okumaya teşvik etmek için 5 sterline satın almış. Şimdi ise, sadece Felsefe Taşı'nın bile 4.000-6.000 sterlin arasında bir değeri olduğunu öğrenmiş.

Yani kitapları satarsa zengin olabilir. 

Kitapların baskısı aslında görece yakın bir tarihte gerçekleşmesine ve J. K. Rowling hala hayatta olmasına rağmen, gördüğünüz gibi hayli değer taşıyor demek ki.

Uzun lafın kısası, yazar imzalı ilk baskılar önemlidir arkadaşlar... :)

Kitap linkleri (tıklayın)

twitter.com/ofluoglumert

instagram.com/ofluoglumert  
 


 


18 Ekim 2022 Salı

FİYATSIZ KİTAPLAR...

Bu pahalılık durmuyor... Durmuyor!

Artık kitaplara etiket bile basılmıyor. 

Çünkü ekonomik kriz yüzünden her an her kitabın fiyatı artıyor. 

Etiketinde 20 lira yazan kitap 70 liraya satılıyor. 

Durum vahim... 

Ülkemizde kağıt fabrikası kurulmadıktan sonra yayıncılık özelindeki bu kriz zor çözülür gibi...

Benim yeni kitabım geçen yıl bu ay 42 liradan satışa çıkmıştı, çeşitli zamlardan sonra yayınevi şu an 96 lira yapmış...

Daha da artar bu gidişle...

Alacağınız kitapları alın a dostlar!

Kitap linkleri (tıklayın)

twitter.com/ofluoglumert

instagram.com/ofluoglumert 

13 Ekim 2022 Perşembe

EN ÇOK DA KENDİ KENDİNDEN KURTULMAYI İSTEMEK...

 

"Gözyaşlarını elinin tersiyle silip, 'Hepiniz kurtulacaksınız benden!' dedi öfkeyle. En çok da kendine öfkeliydi, sanki en çok da o istiyordu kendinden kurtulmayı." 

Ah Meryem, ah... 

Alıntı, Bozbalık Üçlemesi II. Kitap: Uçurum Zamanı'ndan.

Bu sefer de izninizle kendi kitabımdan alıntı paylaşayım istedim.

Sevgiler...

Kitap linkleri (tıklayın)

twitter.com/ofluoglumert

instagram.com/ofluoglumert 

2 Ekim 2022 Pazar

KİTABA HÜRMET, YAZARA EDEP!

Nurullah Ataç, 1934 tarihli Kitaba Hürmet yazısında, parasını kitap almaya harcamak istemeyenlere hitaben şöyle yazıyor:

"Beğendiğiniz bir romanın şahısları ile tanışmak yüz elli kuruş mu eder? On kuruş verip bu mecmuayı aldınız: Birtakım resimler gördünüz, yazılar okudunuz, belki bir şey öğrendiniz, belki düşüncelerinize uymayan sözlerle karşılaşıp sinirlendiniz ve bu suretle belki kanaatleriniz biraz sarsıldı veya kuvvet buldu. Bütün bunlarla o on kuruş arasında, sorarım size, bir nispet kurmak imkanı var mı?

Hayır, siz yüz elli kuruşla bir kitabın, on kuruşla bir mecmuanın hakiki değerini vermiş olmuyorsunuz. Zaten hiçbir kitabın, yazının para ile ölçülecek bir değeri yoktur. Verdiğiniz para bir iştirak bedelidir. Kitabın yazılmasını, mecmuanın çıkmasını mümkün kılmak isteyenlerin arasına karışıyorsunuz." 

Söylemeye bile gerek yok: Kitaplara paha biçilemez. 

Ama öyle ki, Starbucks gibi seri üretim yapılan kahvecilerde sonu bucağı görünmeyen kahve kuyruklarında bekleyip bir kahveye 35-40 lira verirken hiç gocunmuyoruz da, sıra kitap almaya gelince oldukça tereddütlü davranıyoruz. İstiyoruz ki biz o kitaba para vermeyelim de birisi o kitabı bize bedavaya versin.

Kibarlık gereği biz diyorum, toplumdan bahsettiğim için. Yoksa ben ve muhtemelen sen, hiç de öyle değilsin, sevgili okur.

Sosyal medya, bir kitaba bedava yoldan ulaşmak isteyen kolaycılarla dolu. 

Mesaj kutum, "Kitabınızı gönderin, okuyup yorum yapalım" diyen sözde "okur"larla dolup taşıyor.

Bunlar, maddi güçlük nedeniyle kitaba ulaşamayan değil, kitaba canı istemediği için harcama yapmak istemeyen insanlar. 

Paraları var ama, o parayı kitaba vermek istemiyorlar. "Nasıl olsa sosyal medyada 3-5 bin takipçim var, bana bu kitabı bedava gönderirler" diye düşünüp, üşenmeyip, üşenmeyi de geçtim, yüzleri kızarmayıp, yayınevine filan bile değil, bizzat yazarın kendisine mesaj atıyorlar.

Bir yazara gidip "Bana kitabını gönderirsen okurum" demek, bir oyuncuya ya da yönetmene gidip "Bana sinema bileti verirsen filmini izlerim" demek gibi bir şey.

Okuma kardeşim, benim senin benim kitabını okumana ihtiyacım yok.  

Ve demek ki, senin de o kitabı okumaya ihtiyacın yok...

Daha geçen gün, yine bir benzerini yaşadım: 

Daha doğrusu, bu sefer öyle bir şey yaşadım ki, böylesi daha önce hiç başıma gelmemişti!

Instagram'da kitap sayfası olan bir "okur"dan bana önce, şöyle övgülerle dolu bir mesaj geldi:

"Kitaptaki cümleler ve betimlemeler için kaç gece uykusuz kaldığınızın, yeri geldiğinde burası olmamış deyip tekrar baştan başladığınızın, binbir emekle yazdıklarınızın değerini bilmeyenler romanlarınızı okumasın. Okurun yemek misali doyan midesinin yanında beynine inmek adına cebelleştiğinizin karşılığı eşittir basit lanet rakamlardan ibaretse, okuyorum diyenler gerçekten okumasın! Amacı gerçekten okumak olanlar destek olur!"

Bu iddialı ve yersiz bir şekilde sivri cümlelerle dolu mesajın üstünden çok değil, sadece birkaç gün geçtikten sonra, bu "okur", herhalde bir önce yazdıklarını unutmuş olacak ki, bu sefer de şöyle yazdı:

"Yeni kitabınızı gönderin, okuyup profesyonel yorum yapayım." 

Ne denir ki... Şaştım kaldım...

Yayıncılığın zaten ekonomik kriz nedeniyle zor bir dönemden geçtiği ve benim gibi genç bir yazarın bir sonraki kitabını basacak bir yayınevi bulup bulamayacağı konusunda bile umutsuzluk yaşamaktan neredeyse yazmaya dahi odaklanamadığı şu günlerde, insan hiç değilse "okur"lardan samimi bir destek bekliyor.

Ama herkese de okur dememek lazım.

Okumak, son derece ciddi bir iştir. 

Gerçek okurlar çok şükür o manevi desteği her zaman veriyor da, kendini yükseklerde gören, amacı okumaktan ziyade trendlere uyum sağlamak olan bazı sosyal medya "okur"ları böyle abuk subuk taleplerle ve dengesizliklerle gelebiliyor. 

O nedenledir ki, Nurullah Ataç'ın başlığına ben de naçizane şöyle bir ekleme yapmak isterim:

Kitaba hürmet, yazara edep!

Kitap linkleri (tıklayın)

twitter.com/ofluoglumert

instagram.com/ofluoglumert 

22 Eylül 2022 Perşembe

"EDEBİYAT İŞPORTACILARI"

Blog'umda yayımladığım son yazının üstünden tam bir hafta geçti ki, bugün, yazımda kısmen yer verdiğim bir konuyla ilgili, başka bir yazı çıktı karşıma. Yazan, Thomas Bernhard. Daha doğrusu konuşan. Jean-Arthur Rimbaud’un 100. Yaş Günü Anısına başlıklı bir konuşmasında söylemiş bunları, sonradan yazıya geçirmiş ve ben de Yapı Kredi Yayınları, yani YKY’den çıkan Hakikatin İzi kitabında gördüm bunu, kitapçıda, kitabı karıştırırken: "Kendimizi kandırmayalım; muazzam, heyecan veren, katıp katıştıran ve sakinleştiren kalıcı şeyler, kuzukulağı gibi çayırda bitmezler! İnsanın derinlere bakmasını sağlayan manidar bir mısra her gün, her yıl ortaya çıkmaz. Makine böylesine temel bir hamle yapmadan ve bize bir tane, belki sadece bir tane önemli bir dünya edebiyatı eseri ulaştırmadan önce hep birkaç bin tane kitabın basılıp atılması gerekir. Sürekli rağbet gören şeylere asılıp ayyaşların oturduğu birahanelere kadar sesini ulaştıranlar, dergi şairleri ve işi bazen Nobel Ödülü almaya kadar vardıran edebiyat işportacıları, çoğunlukla allanıp pullanmış boş lakırdılardan ve moda üretiminden ibarettir. Edebiyatta asıl mesele asli olandır, temel olandır, Jean Arthur Rimbaud gibiler."

Peki o yazımda ben ne yazmıştım? "Hep aynı üç beş ismin kitapları görünürde, diğerlerini ara ki bulasın. Bir insanın bir kitabevine gidip de yeni bir yazar keşfetme şansı çok düşük. Zaten kafasında bir yazar ismi oluyor, doğrudan onun kitabını almaya gidiyor. (...) Geçen gün, bir internet sitesinde, "sonbaharın öne çıkan kitapları" diye bir liste gördüm. Böyle listeleri okuyarak (en azından yerli) yeni bir yazar keşfetmenin imkanı yok. Hep bildiğimiz, popüler, ana akımda zaten reklamları dolaşımda olan yazarların tanıtımı yapılıyor. Birisi de demiyor ki daha alternatif/pek bilinmeyen yazarlara yer verelim. Yok. Hep aynı, aynı, aynı isimler..."

Sevgiler. :)

Kitap linkleri

twitter.com/ofluoglumert

instagram.com/ofluoglumert

15 Eylül 2022 Perşembe

NASIL GEÇTİ HABERSİZ, BİR YAZ DAHA MARMARİS'TE...

Bu yaz da bitiverdi işte... Sonbaharın habercisi gibi begonviller dökülmeye, sıcaklıklar azalmaya, güneş tepelerin ardında artık daha erken kaybolmaya başladı -sinekler ve arılar arttıkça arttı ama. Yaz genel olarak yine evde, verandada ve tabii bisiklet üstünde geçti. Bilgisayarımı açıp bir şeyler yazdım, çalıştım; her zamanki Mert işte. Kalk, yaşıtların gibi barlara, alemlere, partilere git, kop kop, di mi, ı-ıh, hiç yok bende o işler. Ben dergimi kitabımı alır, gölge bir yerde okur, hayal alemlerine dalarım. Genç olduğumu ele veren tek şey, bıkıp usanmadan kullandığım şu sosyal medyam. Twitter ve Instagram hesaplarımdan beni takip edenlerle anbean paylaştım yine her şeyi. Paylaşımlarım yine daha çok edebiyat, kitaplar, filmler, şarkılar ve gündem hakkında oldu. Hani bu sosyal medyayı yoğun kullanımım da olmasa, sahi yaşlandım mı ben, diye kendimden şüphe edeceğim. Etrafımda gördüğüm gençler gibi değilim çünkü pek. Daha farklı dertlerim, meselelerim, kaygılarım varmış gibi geliyor. Bilmiyorum ya, pek bu zamanın insanı değilim ben zaten...

Bu yaz mevsiminin önemli bölümünde yine Marmaris'teydim. 50 derece sıcakta, bir de bilgisayarın sıcağı, vallahi de billahi de piştim yaz boyu. İki tane Rus komşu çocuk vardı, çok yaramazdılar, hep koşturup durdular, "Babuşka! Babuşka!" diye bağırdılar. Kate Bush’ın şarkısı değil miydi o? Şimdi popüler bir diziyle yeniden moda olmuş kadıncağız, ohoooo, ben onu taaa ne zamandır bilir, severim. Hatta son kitabım Uçurum Zamanı için hem kitabın içinde yer verdiğim hem de Spotify'da oluşturduğum şarkı listesinde Kate Bush da vardı. Eski, kıymetli, değerli bir şeyin saçma sapan bir kapitalizm çılgınlığıyla yeniden dillere düşmesine de sevineyim mi üzüleyim mi bilemiyorum, neyse. Çöl sıcaklarına dönecek olursak, şikayetim var sanmayın sakın. Sonuçta yaz tatiline İzlanda’ya gelmedim ki, Marmaris’e geldim, elbette sıcak olacak. Klima insanı olmadım hiçbir zaman. Çalıştırmıyorum kardeşim klima falan. Ben buraya terlemeye geldim. 

Terlemeye gelmişken, bir de gidip eski mekanları kontrol edeyim dedim, bakayım bu fiyat zamlarını onlar neye ne kadar yansıtmış diye. Fiyat çılgınlığı artık ciddi ciddi alıp başını gitmiş vaziyette. İki sene önce 35 liraya yediğim cheesecake, şimdi olmuş 85 lira! 85 lira! Aynı yerde kahvaltı ise “sadece” 125 lira. Yani bir oran/orantı problemi de var. Cheesecake yiyemeyen kahvaltı yapsın dercesine… Kafenin sahibi olduğunu tahmin ettiğim yaşlıca adam da, girişteki menüyü uzun uzun incelediğimi görünce, dönüp bana ne dese beğenirsiniz: “Seni kim gönderdi?!” Şaştım kaldım. Aslında adamı iyice huylandırmak için “Beni karşı pastane ajan olarak gönderdi!” demek vardı ya, neyse. “Turistim abicim ben,” dedim, “Ben masumum polis bey!” edasıyla. Menüyü inceliyordum sadece… Amca da sorgulayıcı işletmeci modundan bir anda müşteri velinimettir düsturuna geçerek, “İyi tatiller, hayırlı günler efendim” demeye başladı. Bu numaraları yemezler amca, o fiyata o cheesecake’i de yemezler. Ama yiyorlarmış. “Yetiştiremiyoruz, kapış kapış gidiyor” diyor. “Oh oh kazanın kazanın, daha çok kazanın” diyerek olay yerinden sakince uzaklaşıyorum. Bu arada kafama takılıyor: 26 yıllık daimi turistim ama, gene de turist sayılırım, değil mi? 

Bu pahalılık ne olacak böyle, bilmiyorum. Her şeyin fiyatı arttı, artıyor ve artacak. Maaşlarımızsa aynı ölçüde artmadı. Dahası, maaş filan da yok, işsiziz. Sabahları fırına gidip 5 liraya simit almak düşündürüyor beni... 10 lira da olsa, yine de alacakmışız gibi geliyor. Alıştık artık pahalılığa. Paketli bisküviler 1 liradan ne ara 10 liraya çıktı mesela? 1.5 kiloluk yoğurtlar 10-15 lirayken hangi ara çaktırmadan 39.99 lira oldu? Bu soruların yanıtını hem bilmiyoruz hem de çok iyi biliyoruz... Geçen yıl bu zamanlarda 6 liraya aldığım Tadım ay çekirdeği şu an 18 lira oldu. Bir yıl içinde 6-8-10-12-13-15-17-18 olarak değişimine bizzat tanıklık ettim. Daha çok da bu son 3-6 ay arasında oldu her şey. Artık her hafta fiyat artıyor. Haftaya da eminim 20 olur mesela. Dün televizyonda Aslı Şafak'ı izliyordum, Ayhan Sicimoğlu konuktu. Aslı Şafak bir ara ona, pahalılık bu kadar artmış gitmişken gezi programı gereği yiyip içerken ne hissettiği minvalinde bir şey sordu. Ayhan Sicimoğlu da, önce pazarları gezdiğini, pazarlarda bile insanların artık meyve sebzeye bakıp geçtiğini söyledi. "Meyve müzesi" gibi... Orada duruyorlar, sergileniyorlar ama senin satın almaya paran yok artık. Para, pul oldu. Ya otobüsler bile uçak fiyatı olmuşken, ne desek boş! Pegasus ve THY'de tek yön 2.500 liraya bilet gördü bu gözler yazın. Eskiden yurt dışına gittiğimiz uçak yolculuklarını şimdi yurt içi için ödüyoruz. Ya da ödeyemiyoruz. Her şey çok pahalı! Yine dün izlediğim programdan, bu sefer başka bir örnek: Sokak röportajında gençlere "300 yıl yaşasanız ne yapmak isterdiniz?" diye soruldu, stüdyodaki Şafak ve Sicimoğlu'nun da eleştirdiği bir cevap şuydu: "Fatih Terim'i yeniden Galatasaray başkanı yapmak!" Sana 3oo yıl yaşayacaksın diyorlar ve senin vizyonun bu mu? Belki de yazının başında kendimi zamane gençlerine benzetmeme sebeplerimden biri de budur. Yüzeyselcilik, paraya/şana/şöhrete düşkünlük, cebindeki 49 lirayı plastik bardaktaki kahveye verirken kitaba asla vermeme, dış görünüşe takıntılı olma, ama içi bomboşluk... Elbette vardır benim gibi hassas ruhlular da bir yerlerde... Vardır, değil mi?

Yazıyı bitirirken, önümden Rus bir kadın bana gülücükler atarak geçiyor (ciddiyim). İki gündür de benimle ilgileniyor, kaş göz ediyor, bir şeyler yapıyor sanki, garibim, beni etkilemek için dış güzelliğin yetmeyeceğini bilmiyor. Ha bak ressamım, yazarım, şairim, heykeltıraşım, tiyatrocuyum falan dese, yine bir derece, ama orada da gözden kaçırdığı bir nokta var: Ablacım, benim alın yazımda maskeli bir gelin var, o sen değilsin. Neticede korona yeniden "pik", üstüne maymun çiçeği geldi, bir de domates gribi diye bir şey okudum geçen haberlerde, iyi mi? Olmayan ruhsal sağlığımız bu ekonomik ve toplumsal belirsizliklerle birlikte yeniden diplere vurdu. Ne dersiniz, vakit, İstanbul'a dönünce -ki dün itibariyle döndüm- psikoloğa başlama vakti midir?  

 
Sia Kitap'tan çıkan Sözlerin Ağırlığı'nı bu yaz okudum, sosyal medyada da oldukça bahsetmiştim kitaptan. Uzun zamandır okuduğum en derinlikli, en yoğun kitaplardan. Şiddetle tavsiye. 

 
 İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan Meselenin Özü, Graham Greene ile tanıştığım kitap oldu.

 
 
Bu kitabın yazarını tanıyorum.
  
Uçaktan iner inmez Bağdat Caddesi'ndeki Penguen Kitabevi'ne gittim. Marmaris'te pek kitapçı yok, olanlarda da hep aynı üç beş yazarın kitabı yazılıyor, çeşit yok. Hoş, büyük kitapçılarda çeşit var da ne oluyor? Hep aynı üç beş ismin kitapları görünürde, diğerlerini ara ki bulasın. Bir insanın bir kitabevine gidip de yeni bir yazar keşfetme şansı çok düşük. Zaten kafasında bir yazar ismi oluyor, doğrudan onun kitabını almaya gidiyor. Başkasını bulmak, keşfetmek istemiyor, belki öyle bir amacı da yok, belki de sırf "o günlerde o kitap popüler" diye onu almak istiyor, başkası popüler olsaydı, o başkasını alacaktı. Geçen gün, bir internet sitesinde, "sonbaharın öne çıkan kitapları" diye bir liste gördüm. Böyle listeleri okuyarak (en azından yerli) yeni bir yazar keşfetmenin imkanı yok. Hep bildiğimiz, popüler, ana akımda zaten reklamları dolaşımda olan yazarların tanıtımı yapılıyor. Birisi de demiyor ki daha alternatif/pek bilinmeyen yazarlara yer verelim. Yok. Hep aynı, aynı, aynı isimler... Bu anlamda okurların büyük çoğunluğu da biraz tembel galiba. Araştırmak istemiyor. Önüne sunulanı alıyor. Belki de okurlar bu tembelliğe alıştırıldı.

Bu yaz, beni Twitter'dan takip eden bir hanımefendi, bakın o da beni zaten takip etmekte olduğu için, yani Mert Ofluoğlu diye bir yazarın varlığından haberdar olduğu için, kitaplarımı almaya, Penguen'e gitmiş. Sormuş soruşturmuş, bulamamış. Bana yazınca, ben de ona internette Kitapyurdu'nda bulabileceğini söyledim, "Neyse, en azından kitapçı gezmiş oldunuz" notuyla. O da hemen alıp okumuş. İkisini de. Üç günde bitirmiş. Şaşırdım kaldım hızına. Bir yandan, böyle eline geçireni yalayıp yutan okurlar da var ve bu mutluluk verici. Demek istediğim şu: Belki bir yerlerde EceNilgünDumanKara adında bir yazar var, çok da iyi kitaplar yazıyor, ama ne yapsın, görünür olamamış, onun kitapları öylece depolarda bekliyor, o iyi metinlerinin yolu bir türlü iyi okurlarla kesişemiyor. Onu okusa sevecek olan okurlar da, dönüp dolaşıp yine aynı üç beş yazarın kitabını okuyor.

Haydi kalın sağlıcakla. Ve tabii bol bol kitapla. Benimkileri okursanız yorumlarınızı heyecanla bekeldiğimi söylememe gerek yok, değil mi? Daha az önce 265 TL'lik kitap alışverişi yapmamışım gibi, şimdi yine kitap almaya gideceğim... N'apayım, ben de tesellimi kitaplarda buluyorum. Sevgiler.


Edit: Tam bugün blog'uma yazdığım bu yazıda okur tarafından yeni bir yazarın keşfedilmesinin zorluğundan bahsederken, dün gelen bu mesajı gördüm. Okurumdan izin alarak paylaşıyorum. Benim hala umudum var! :)

Kitap linkleri

twitter.com/ofluoglumert

instagram.com/ofluoglumert





















29 Haziran 2022 Çarşamba

ÇOCUK KİTABINA +18'LİK SANSÜR... NEDEN?

Çocuk kitaplarını +18 olarak poşete hapseden ilk ve tek ülke biz miyiz acaba?

Gün Işığı Kitaplığı'nın "7 kitabımızın poşete sokulmasını kınıyoruz!" adlı basın açıklamasını görünce düşündüğüm ilk şey bu oldu... 

Yayınevinin Çıtır Çıtır Felsefe adlı çocuk kitapları serisinden 7 kitap, Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu'nun Resmi Gazete'de yayımlanan kararıyla "muzır" ilan edilmiş ve bu 7 kitabın yalnızca 18 yaşından büyüklere ve poşet içinde satılabileceğine karar verilmiş. 

Asıl Müge Anlı ve Esra Erol gibi televizyonda saatlerce yayınlanan bazı programları filan "muzır" yayın diye poşetle kapatmaları lazım... 

Bu yetişkin programlarını çocuklar kontrolsüzce üç saat boyunca izleyebiliyor, ama veli parasını verip çocuğuna çocuk kitabı mı satın alamıyor?

Bakın dikkatinizi çekerim, ÇOCUK kitabı...

O kitapları ben okumadım, ama içlerinde 18 yaşından küçüklerin okuyamayacağı ne gibi bir içerik olabilir ki diye düşünmeden de edemedim...

Her şey bitti de, bir tek çocuk kitaplarını poşete koyup sansürlemek mi kaldı...

Ben de çocuklar için bir hikaye yazıyorum... Umarım 18 yaştan büyüklere okutmazlar...

twitter.com/ofluoglumert

instagram.com/ofluoglumert

Diziler, Filmler... Ne İzlesek?

The Shards 80'ler modası Instagram üstünden pazarlanırken ve insanlar da gönüllü üreticiler olarak 80'ler fotoğraflarını keyifle pa...