GENÇLİK KAMPI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GENÇLİK KAMPI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Kasım 2016 Pazartesi

BAKIN BANA ALMANYA'DAN NE GELDİ!


Sabah blogda bu yazımı yazdıktan sonra pencereden bakıp "Bu yağmur dinecek mi?" diye düşünürken, bir de baktım bana posta geldi! Dolayısıyla üst üste iki yazı yazmam kaçınılmaz oldu.

Evet... 

Bakın bana Almanya'dan ne geldi! Silvia bana Langenburg'da yediğimde aşırı sevdiğim wibele bisküvilerinden yollamış ("O kim?" derseniz, Almanya'daki gençlik kampımı anlattığım yazılarıma göz gezdirebilirsiniz)! 

Wibele sekiz şeklinde şekerli, vanilyalı çıtır küçücük bir bisküvi ve sadece bu şirin kasaba Langenburg'da üretiliyor. 

Of ya ben bu fotoğraftaki herkesi çok özledim! Ne güzel eğlenmiş, ne güzel fotoğraflar çekilmiştik... 


İşte Silvia gönderdiği notta bu sırada çekilen fotoğraflardan birini kullanmış. 

Silvia'ya anılarımı canlandırdığı ve ağzımı tatlandırdığı için çok teşekkür ediyorum. Son olarak; keşke facebook ya da instagram kullansaydın.


Beni sosyal medyada eklemeyi unutmayın:


23 Ekim 2016 Pazar

ALMANYA ANILARI

Bir şey hakkında tazeyken yazmayınca sonradan yazmak için pek hevesli olmuyorsun, olsan da okuyan için pek bir anlam ifade etmiyor. Mesela Almanya'daki iki haftalık gençlik kampım hakkında HALA şöyle esaslı bir yazı yazamadım, bundan sonra da yazmam artık. Ama o kadar güzel fotoğraflarımız var ki! Hoş Hohenlohe Açık Hava Müzesi'nden, Rothenburg'a, müsli alışkanlığından Almanya'yla ilgili 13 şaşırtıcı gözlemime dek aslında istediğim bazı spesifik konular hakkında yazabildim ama yine de sizlere anlatmadığım pek çok şey var. Neyse, bunu Erasmus'ta yapmayacağım. Yani günü gününe yazacağım orada. Yani umarım. 


Sevdiğim çok fotoğraf var, bir tanesi kesinlikle bu. Sanki bir dizinin afişi gibi durmuyor mu? Comedy. Drama. Mystery. Love. Secrets. Coming soon on Netflix. 








7/24 Mert ne yapıyor diye takip etmek isteyenler için: instagram.com/ofluoglumert

Twitter'da twitter.com/ofluoglumert ve facebook'ta facebook.com/ofluoglumertadreslerinden de beni takip edebilirsiniz.

26 Haziran 2016 Pazar

EĞLENCELİ VAKİT İÇİN BAĞIMLILIK YARATAN KURT ADAM OYUNU


Bu yazı blog taslaklarında tam bir yıldır bekliyor. Elbette yarım bir şekilde, tamamlanmayı bekliyor. Ben güya bir yıl önce, 2015 yazında yazacaktım bu yazıyı, ama erteleye erteleye bakın 2016 yazına geldik. Zaman da hızlı geçiyor tabii, o ayrı.

Ben bu masa oyununu geçen yaz gittiğim Almanya'da öğrendim. O kadar çok sevdim, oynarken o kadar çok eğlendim ki, oynarken gülmekten gözlerimden yaşlar geldiğini biliyorum! 

Eğer hazırsanız yaklaşın. Yaklaşın yaklaşın. Biraz daha yaklaşın. Werewolf/Kurt Adam oyununu anlatmaya başlıyorum. Ama dikkat! Uyarmadı demeyin: BU OYUN BAĞIMLILIK YAPIYOR! Ve maalesef bizim ortamlarda pek fazla bilinmediği için, oynayacak arkadaş çevresi bulmakta zorlanabilirsiniz. Bir şekilde ailenizi ya da arkadaşlarınızı kandırıp bu oyunu onlara da öğretin işte. Zaten öğrendikten sonra onlar tutturacaklar "Ne olur anlatıcı ol da oynayalım oyunu!" diye.

Anlatıcı, oyundaki karakterlerden bir tanesi. 

Şimdi, eğer sonradan, "Mert n'aptın ya, niye anlatıp heveslendirdin?" demeyecekseniz, yazıya devam edin. Ha eğer diyecekseniz, lütfen blog'u arka kapıdan terk edin. Yok yok şaka yapıyorum yahu. 

Şimdi bu oyun, yani Werewolf, yani Kurt Adam, ya da bazı ülkelerde bilinen versiyon adıyla Mafya, öyle karışık gibi görünen bir oyun ki, her ne kadar ben anlatmaya çalışsam da, oynanmadan kavranmıyor. Bana da ilk başta anlattıklarında (hem de İngilizce, düşünün) hiçbir şey anlamamıştım, ama oynadıkça öyle bir zevk aldım ki, ayrılık vakti geldiğinde, belki de en çok artık Werewolf oynayamayacağımız için üzüldüm.

Kurt Adam oyunu hem çok zevkli hem de çok eğlenceli. Hiç bitmesin istiyorsunuz. Kolay olduğu kadar dikkat gerektiren, stratejik de bir oyun. Lafı daha fazla uzatmadan anlatışa geçiyorum.

Şimdi ilk olarak, bir defterden küçük kağıtlar kesin ve karakterleri yazıp kartlar oluşturun: İki adet kurt adam kartı, bir aşk meleği kartı, bir cadı kartı, bir avcı kartı, bir küçük kız kartı ve kalanı da köylü/vatandaş kartları. Herkes bir kart seçiyor. Kartlarınızı tabii ki birbirinize göstermiyorsunuz. Ve oyun başlıyor. 

Werewolf bir köyde/kasabada geçiyor. Kurt adamlarla köy halkının mücadelesini anlatıyor. Ama bu oyunda herkes oyuncu değil. Şöyle ki, bir adet hikaye anlatıcısı var. Bu kişi, oyunun başında herkese rastgele bir kart seçtiriyor. Herkesin rolü oyunun başında belli oluyor. Hikaye anlatıcısı da oyun boyunca herkese talimatlar veriyor. Oyun, gece ve gündüzden oluşuyor. Gece diliminde, kurt adamlar ve diğer özel karakterler görevlerini sırasıyla yerine getiriyorlar. Diğer herkesinse gözleri kapalı. Kimse kimsenin hangi karakter olduğunu bilmiyor. Gece sessiz olmak çok önemli. Kimse ses çıkarmıyor, kaş göz işaretiyle anlaşıyor. Gülmek falan da yok. Sessiz olacaksınız ki kimin hangi karakter olduğu anlaşılmasın. Bu gerçekten çok önemli.

Gece sona erdiğindeyse, gündüz oluyor ve mahkeme aşaması başlıyor. Ama neyse, çok hızlı gittim. Şimdi yavaş yavaş, karakterleri tanıtayım. İşte gece olup herkes gözlerini kapattığında, anlatıcının talimatıyla sırasıyla gözlerini açan karakterler (anlatıcı, "aşk meleği, gözlerini aç" ya da "aşk meleği, şimdi gözlerini kapat" şeklinde oyunu ilerletip talimatlarda bulunuyor): 

Önce aşk meleği uyanıyor ve iki karakter seçip onlara aşk oku atıyor. Bu karakter çifti kız-erkek şeklinde seçilebileceği gibi, kız-kız ya da erkek-erkek olarak da seçilebiliyor. (Sabah, birinin öldürüldüğü açıklandığında otomatikman diğeri de aşkından ölecek.)

Sonra kurt adamlar uyanıyor ve önce birbirlerini tanımak için masada birbirlerini bulmaya çalışıyorlar. Sonra da öldürmek üzere bir kişiyi seçiyorlar. 

Sonra cadı uyanıyor. Hikaye anlatıcısı, cadıya kurt adamların seçtiği kişiyi gösteriyor. Cadı, kurt adamın seçtiği kişiyi kurtarabilir, onu kurtarmayıp başka birini öldürebilir (bu durumda sabah köyde iki kişi ölmüş olacak) ya da hiçbir şey yapmayabilir.

Bu esnada, küçük kız çaktırmadan oyun boyunca gözlerini açık tutup kimlerin kurt adam olduğunu görebilir. Ama kendini belli etmemeli yoksa kurt adamlar ilk önce onu öldürür.

Ve sabah oluyor. Artık herkes gözlerini açabilir. Hikaye anlatıcısı, eğer gece öldürülen biri varsa onun/onların kim olduğunu açıklıyor. Eğer öldürülenlerden biri avcı ise, kartını gösteriyor ve o da son nefesiyle silahına sarılıp bir başkasını vurabiliyor. Yani avcı ölmeden önce kendisiyle birlikte bir kişiyi daha öbür tarafa götürebilir.

Gündüz olduğunda mahkeme aşaması başlıyor ve kimlerin kurt adam olabileceği tartışılıyor. Bunlar tabii ki hiçbir dayanağı olmayan tartışmalar. Çünkü gece boyu herkes öyle sessizdi ki, kimin hangi karakter olduğunu kimse anlamadı. Kurt adamlar da gündüz normal insana döndükleri için köylüleri kandırarak hayatta kalmaya ve hatta masum insanları suçlayarak onları zan altında bırakmaya çalışırlar. Yani anlayacağınız blöf, yalan söyleme, başkasını suçlama, rol yapma ve gözlem gibi yetenekler bu oyunda başarılı olmak için son derece önemli. Gündüz olduğunda oyundaki her oyuncu bir başkasını suçlayabiliyor ve suçlanan kişiler için bir oylama yapılıp en çok oy alan oyunda ölüyor. İnsanların oyunu kazanmak için tek şansları işte bu kısımda doğru tercihleri yapıp idama kurt adamları yollamak. 

Bu oyun, kurt adamlara karşı köy halkının hayatta kalma mücadelesine dayalı. Oyunun ilk başında oyun yöneticisi (bu kişiyi bir nevi TV'lerdeki yarışma sunucusu, reality show sunucusu gibi düşünebilirsiniz) herkese karakter kağıtlarını dağıtıyor ve herkesin rolü oyun başında belli oluyor. Kısacası, oyun için hikaye anlatıcı olmazsa olmaz. O bu oyunu oynama zevkinden mahrum kalıyor gibi görünse de, aslında onun rolü de çok eğlenceli. Çünkü herkes uyurken ortalıkta gözü açık gezinebilen tek kişi o ve herkesi gözlemleyebiliyor. Tabii oyuncu olmak da zevkli ama hikaye anlatıcılığını da herkes yapamaz. 

Eğer bir sorunuz olursa, seve seve cevaplamaya hazırım. Çünkü anlatınca çok karışık durduğunun farkındayım. Ama emin olun oynadıkça çok sevecek ve oynamalara doyamayacaksınız! Bu yazın oyunu bu olsun! Sahilde, kumsalda, balkonda, terasta her yerde keyifle oynansın! Oynadıkça da Mert hatırlansın!

instagram.com/ofluoglumert 
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert 

4 Ocak 2016 Pazartesi

2016 KARLA GELDİ!


2016... Ece Duman ve ailesi, pardon, üvey ailesi herkesin yeni yılını kutlar! Ve bu cümlenin içine bir cümle sakladılar. Kırmızı harflerden yola çıkarak şifreyi çözüp onlara yardım edebilir misiniz? Bu soruyu hafta sonu Facebook, Twitter ve Instagram adreslerimde de sordum. Aslında şifre gerçekten çok kolay olmasına rağmen henüz bulabilen sadece bir kişi çıktı, o da birkaç yanlış denemenin ardından. Bakalım siz bulabilecek misiniz? Bence bulacaksınız. İpucu: Kitapla alakalı bir cümle bu. 


Almanya'daki kamp liderim Nadine'i hatırlarsınız yaz post'larımdan... Yeni yıl için İstanbul'a gelmiş ve benimle de görüşmek istedi. Günlerden cumartesi. O kadar kar yağıyordu ki, açıkçası yollara düşüp Taksim'e gitmeyi hiç istemedim ama Nadine'nin başka uygun günü olmadığından da cumartesi buluşmak zorundaydım. Yani buluştuk. Ama o, üniversiteyi İstanbul'da okuduğu için İstiklal'i neredeyse benden daha iyi biliyordu! Onun isteğiyle Limonlu Bahçe'de latte içtik, oturduk, sohbet ettik. Ben Almanya'ya giderken onlara Türkiye'den hediyeler getirmiştim (bunu da yaz post'larından hatırlarsınız), Nadine de bunu unutmamış ve bana "iade-i hediyeler" getirmiş, gerçekten çok düşünceli değil mi? Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz iki Milka ve çikolatalı Alman müslisi bunlar. Anlayacağınız Almanya'dan bazı lezzetli hediyelerim var!


Ocak 2016 sayısıyla birlikte, blog Kafa Dergi'nin 30. sayısı çıkmış oluyor... Bu da demektir ki 30 aydır Kafa blogunuz var. Ama bog yazmaya Eylül 2009'da başladığımı düşünürsek, tam 6 yıldır bu blogu yazıyorum! 


Evet, 2016 karla geldi, bakalım nasıl gidecek? O zaman 2016'nın ilk açıklaması benden gelsin! Bildiğiniz gibi 2015'in son ayında çıkan ilk kitabım Ters Düz, Bozbalık Serisi'nin ilk kitabı. Kitabın sonunda bazı olaylar çözüldü, sonuçlandı, ama yeni olayların da tohumları atıldı. Evet, ben şimdi serinin ikinci kitabını yazıyorum! Hatta adı da belli! Şimdilik daha çok erken olduğundan sadece şu kadarını söyleyeyim: Serinin ilk kitabı Ters Düz'ü beğenenler ikinci kitaba ba-yı-la-cak! 2016 çok güzel bir yıl olsun! 


Burada böyle harika bir müzik eşliğinde kitaptan alıntı cümleler var... Mutlaka dinleyin...

15 Ekim 2015 Perşembe

İÇİMDEKİ MÜSLİ AŞKI BAMBAŞKA

 
I miss my German breakfast! Alman kahvaltısını gerçekten özledim! Aslında oradayken de bizim buradaki uzun ve sadece kuş sütünün eksik olduğu kahvaltı sofralarını özlemiştim, çayı özlemiştim, ama şimdi düşündüm de, şu an üzümlü/cevizli kıtır kıtır sıcacık bir kara Alman ekmeğine ve meyveli yoğurdun içindeki organik müsliye hayır demezdim sanırım!

Hayıııııııır!

4 Ekim 2015 Pazar

MASALLAR DİYARI ROTHENBURG...

Romantik Bavyera yolu üzerindeki masal diyarı Rothenburg... Hediye paketi gibi sarılıp sarmalanmış muhteşem evlere, harika müzelere, (Harry Potter başta olmak üzere) pek çok filmin çekildiği tarihi Orta Çağ sokaklarına, tadı da görüntüsü kadar güzel olan kurabiyelere (Schneeballen) ve en önemlisi de başınızı nereye çevirirseniz çevirin ilhamı bol manzaralara ev sahipliği yapan Rothenburg... Nasıl özledim seni!

 
 
 
 
 




 
 
 
 
 
 
Rothenburg, bir tatilde gidebileceğiniz en güzel yerlerden biri. Kelimenin tam anlamıyla klasik bir Orta Çağ kasabası. Bozulmadan kendini korumayı başarabilmiş üstelik. Biz böyle eski, naif, kendine özgü bir dokusu olan yerleri genellikle yıkıyoruz ne yazık ki, ama işte yurt dışında bunları bir avantaja çevirmeyi, böylelikle turist çekmeyi biliyorlar.
 
Rothenburg'un aslında en önemli sıfatı, Almanya ve hatta tüm Avrupa'da en büyük Noel pazarı olması. Burada dünyanın en büyük Christmas Müzesi bulunuyor. Yani yılbaşıyla ilgili aklınıza gelebilecek her şeyin bir arada olduğunu düşünün! Tam 30.000 çam ağacı, Noel baba figürü, kar küreleri, ağaca asmak için çanlar, şekiller, yaldızlı bir sürü şeyler, geyikler... Benim yazmadığım, sizin aklınıza gelebilecek her şey ama her şey! (Elbette fotoğraf çekmek yasak olduğundan size gösterecek bir fotoğrafım yok.) Bu müzenin belli bir yerine kadar bedava girebiliyorsunuz, o kısmı da tahmin edebileceğiniz üzere her şeyin satılık olduğu kısım, yani mağaza kısmı. Önce size baktırıp ağzınızın suyunu akıtıyorlar, sonra da satıyorlar yani. Müze kısmınaysa giriş doğal olarak paralı. Bizden bir grup müzeye girdi, ama onlar da içerideki Noel baba heykellerinin sevimli olmadıklarını, hatta korkunç olduklarını söylediler. Ben buna çok güldüm tabii. Neyse ben de o sırada bir sanat müzesindeydim. Demek ki pek bir şey kaçırmamışım.
 
Aldığım oyma işi ayraca bakar mısınız, çok güzel değil mi? Bu ayraçlar Afrika'daki bir ülkeden geliyormuş ve tamamen el yapımıymış dediklerine göre...
 
Biz gittiğimizde hava çok sıcaktı, hani şu "Almanya'da yüzyılın sıcakları" haberlerinin olduğu günler... Ben, önümde bana benzeyen bir gencin olduğu tişörtümle gittim Rothenburg'a...
 
Ve gelelim son fotoğrafta da gördüğünüz meşhur Schneeballen kurabiyelerine... Bunların dört çeşidi var; fındıklısı, çikolatalısı gibi. Şimdi, öncelikle şunu söylemekte yarar var: Oranın yerlileri bu kurabiyeden "acayip tatlı" diye bahsediyorlar, ama bizim damak tadımızda tatlının karşılığı kesinlikle bu değil! Bu kurabiyeler olsa olsa "hafif tatlı" olabilir. Görünüşleri daha şekerli, tatlı bir şeymişler izlenimi bırakıyor ama öyle değil işte. Eh, ben Almanya'da şekerli patlamış mısır ve avokadolu pizza yemiş insanım, o nedenle bu tartışmaya girersek işin içinden hiç çıkamayız diye düşünerek, konuyu ivedilikle kapatıyorum!
 
Rothenburg gerçekten Almanya'nın en güzel turistik kasabalarından biri... Biz gittiğimizde de aşırı kalabalıktı, yılın her dönemi öyleymiş. Kasım ve Aralık'ta ise yukarıda yazdığım yeni yıl işinden dolayı kalabalık zirveye ulaşıyormuş. Ben Rothenburg'dan çok hoş şeyler aldım. Bunlardan bir tanesi de anahtar şeklindeki bir duvar anahtarlığıydı. Kartpostal almak yerine gittiğim yerlerin broşürlerini biriktirmekse daha eğlenceli ve anlamlı geliyor.
 
Uzun lafın kısası... Yolunuz eğer Almanya'nın o bölgesine düşerse, Rothenburg'u sakın ama sakın es geçmeyin, görmeden geçmeyin... Estetik tarihi binalara ve muazzam orman manzaralarına doyacağınızın garantisini verebilirim!
 
 

15 Eylül 2015 Salı

YOU ARE THE BEST OF THE BEST!

LENS Mİ? O DA NE!
 
Almanya'da gittiğim gençlik kampıyla ilgili sizlere anlatacağım daha çok şey var. İşin doğrusu, daha hiçbir şey anlatmadığımı bile söyleyebilirim (daha hiçbir şey görmediniz der gibi)! Ama şu anda, kampla ilgili başka bir konuya değinmek istiyorum: Gözlük. Kampla gözlüğün ne alakası var dediğinizi duyar gibiyim, sabırsızlanmayın. Eğer öğrenmek istiyorsanız, yazıyı okumaya devam edin. Bakalım sizler de benim kadar şaşıracak mısınız...
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Kamp grubumuzla ilgili fikir edinmediniz adına bu birkaç fotoğrafı koydum. Sizlere, fotoğraflar üstünden Katya'yı tarif edeyim. Katya, çoğu fotoğrafta genellikle benim yanımda duran, Paramparça'daki Hazal'a feci şekilde benzeyen Belaruslu kız. Uzun boylu. "Hoppalaaaa, şimdi bir de Katya çıktı! Yahu gözlükle Katya arasında ne ilişki var?" dediğinizi duyar gibiyim. Sabredin.
 
 
/ Bu arada Katya, Alina Boz'a gerçekten benziyor. E Türk televizyonları da kırık Türkçe'yle konuşan Almanları, Rusları sevdiğine göre, neden Katya'nın da bu topraklarda bir şansı olmasın ki? Hatta eğer Türkiye'ye gelirse, yirmi dört saat içinde bir dizide başrolü kapabileceğinden ben eminim (ne yapalım, bizim sistem de böyle işte, ünlü olmak bu kadar kolay). Bunu Katya'ya söylediğimde, "O zaman ben bunu bir annemle konuşayım" dedi. Ben gözlerinde o parıltıyı, o ışığı, o hevesi gördüm. Zira sonradan "Mert, belki ikimiz birlikte model oluruz, ne dersin?" dedi. / Neyse, dönelim konumuza...
 
 
Ben gözlüğünü çok seven biriyim. Gözlüğü çocukluktan, ilkokuldan beri takıyorum ve bu nedenle de kimliğimin, kişiliğimin, tarzımın bir parçası haline geldiğini düşünüyorum. Kemik çerçeveli gözlüğümü de çok seviyorum ve gördüğünüz gibi gözlüksüz bir fotoğrafım neredeyse hiç yok.
 
Bugüne dek lens takmayı hiç düşünmemiştim.
 
Gözlükten şikayetim yok ki lens takayım!
 
Ben gözlüğümden gayet memnunum. Hatta farklı renklerde de gözlük almayı düşünüyorum...
 
...derken...
 
Kampta bir gün, oturup sohbet ederken Katya (kamptaki herkes gibi onunla da iyi bir dostluk gelişti aramızda, birbirimizi çok sevdik) "Gözlüğünü çıkarsana" dedi ve olanlar oldu! Ben istemememe rağmen Katya gözlüğümü gözümden çekip aldı, büyülenmiş gibi bana bakakaldı. Ben cidden anlamadım neler olup bittiğini. "Bir daha gözlük takmayacaksın. Gözlerin o kadar güzel ki, niye gözlüklerinin arkasına saklıyorsun onları?" deyince anladım meseleyi. "Okulda takıyorsan tak. Ama dışarı çıktığında, günlük hayatta asla takmayacaksın. Bütün kızların senin olacağından emin olabilirsin. Model olmayı hiç düşündün mü?"
 
O bana bunları ve bunlara benzer şeyleri söylemeye devam ediyor ama benim şaşkınlıktan dilim tutulmuş.
 
Hayrete düşmüşüm.
 
Gözlerim cidden bu kadar güzel miydi?
 
Tamam, küçüklükten beri bana "kara kaşlı kara gözlü, gözlerin çok güzel" derler, ama böylesine iddialı iltifatları ilk kez alıyordum.
 
 

"Gözlüğümden memnunum ben Katya," dedim.
 
"Gözlerin çok güzel Mert. Onları hapsetmene izin vermeyeceğim," diye susturdu beni (bir keresinde bir arkadaşım daha aynen böyle demişti ama, pek üstünde durmamıştı Katya kadar). Sonra diğerlerine seslendi. Fotoğraflarda gördüğünüz herkesi başıma topladı, "Mert'in gözlerine bakın!" demeye başladı. Ben gözlüğümü onun elinden almaya çalışıyorum ama o vermiyor. Herkes gözlerime bakıyor. Katya öyle bir atmosfer yaratmış ki, herkes hayran hayran beni izliyor. Sonra birer birer çözülüyor hepsi.
 
"Resmen farklı bir kişi oldun."
 
"Gözlüğü çıkar. Yakışıklı ol."
 
"Muhteşemsin!"
 
"Sanki tanıdığımız Mert değil de başka birisin."
 
Bunlar aynen bana dedikleri. Unutmadım. Nasıl unutabilirim ki?
 
Bir gözlük insanı bu kadar değiştirir mi? Değiştiriyormuş işte. Sen kendin aynaya bakınca da farklı hissedebiliyorsun ama diğer insanlar seni tanıyamama noktasına dek gelebiliyor.
 
İşte arkadaşlarım da gözlüklü ve gözlüksüz hallerimin birbirinden çok farklı olduğunu, gözlüklü de "yakışıklı" göründüğümü ama gözlüksüz "inanılmaz derecede yakışıklı" göründüğümü belirttiler. Hatta kızlardan bazıları gözlüksüz halimle selfie çekilmek istediler ama yok artık dedim, bu kadarına da izin vermedim. Zaten dediğim gibi ben bu zamana dek gözlüksüz pek poz vermemişimdir.
 
İşte durum budur.
 
Ben yıllardır gözlüğümle barışık yaşarken, hatta gözlüğümü çok severken, şimdi "acaba" demeye başladım, lense geçmeyi düşünmeye başladım. Katya yüzünden, bu fikir kafama yerleşti.
 
Hep Katya sardı bu dertleri başıma!
 
Tamam, lens alabilirim ama gözlüğümü seviyordum ben!
 
Ayrıca lensin kullanımı da ilk haftalarda çok zor oluyormuş, zamanla alışıyormuşsun.
 
Bunlar işin bahaneleri tabii.
 
Yabancı arkadaşlarım beni öyle etkilediler ki, sanırım lens alacağım.
 
İltifatlar, söylenen güzel sözcükler insanları etkileyebiliyor. Bunun örneği de bu yazı olsun işte.
 
Kamp boyunca kişiliğimle ilgili de çok güzel iltifatlar aldım. Hatta yine Katya "You are the best of the best. Stay same" yazdı benim günlüğüme (hepimizin birbirine not yazdığı günlükleri vardı, bu fikri de ortaya kamp liderlerimiz atmıştı, iyi ki atmışlar). Herkes güzel şeyler yazdı benim hakkımda, kişiliğim, özelliklerim hakkında. Kamptan sonra aklıma en çok takılansa bu lens işi oldu. Sanırım lense geçeceğim. Peki siz ne diyorsunuz? Kullanımı konusunda ipucu veriyor musunuz? Tavsiye ediyor musunuz?
 
Dahası, beni gözlüksüz hayal edebiliyor musunuz?
 

Hayal Kurmak, Yürümek, İzlenimler

"Hem bir hayal, dostum, bir umut değildir; onunla yetiniriz; hatta, imkansız olduğuna inandığımızda onu daha güzel buluruz, çünkü o zam...