OYUN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
OYUN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Kasım 2018 Cumartesi

ÇARPICI VE TRAJİK BİR PERİ MASALI: RADYUM KIZLARI...


Kitap, senaryo, blog ve diğer işler koşuşturmacası derken, blog’da (neredeyse her hafta yazı yazmama rağmen) uzun zamandır tiyatro eleştirisi yazmadığımı fark ettim. Üstelik daha bu ay içinde şimdiden üç oyuna gittiğim halde! Ama cuma akşamı, yani dün akşam seyrettiğim 2 saat 45 dakikalık bir oyun var ki, daha eve döner dönmez küçük küçük aldığım notları birleştirme arzusuna karşı koyamadım. Bahsettiğim oyun Bir Peri Masalı: Radyum Kızları... Ertesi gün de (bugün) Müslüm filmine gidecektim (gittim), ama gözler daha bu oyunu izlerken yaşlanmaya başlamıştı bile.

Devlet Tiyatroları’nın oyunlarını seviyorum. Epey seviyorum hem de... Oyun seçimleri genelde ilgi çekici oluyor. Trabzon DT’nin oyunları favorimdir mesela. Ama ayda bir, bilemedin iki yeni oyun ancak çıkıyor orada. İstanbul’daysa çeşitlilik bol tabii. Ama onları da seyredip bitiriyorsunuz ve yine yeni oyun istiyorsunuz seyirci olarak. Böyle talep olması da tiyatro adına iyi bir şey. Şu sıralar şansıma hep üç saatlik oyunlar izliyorum. Önce Cevahir Sahnesi’nde Narnia Günlükleri, ardından Üsküdar Tekel Sahnesi’nde Bir Peri Masalı: Radyum Kızları. Biliyorsunuz birkaç gündür hava inanılmaz soğudu İstanbul'da. Dün de yağmurlu, buz gibi bir geceydi. Öyle ki, insanı dışarı çıkmaktan alıkoyacak bir hava vardı. Biletleri birkaç hafta öncesinden almıştım. Tabii ki evde kalıp İstanbullu Gelin izlemeyecektim. Dönüşte de taksiyle dönerim dedim, çıktım yola. Üsküdar Tekel Sahnesi küçük mü küçük, bir evin oturma odası gibi olan bir sahne... Belki biletler biraz da bu yüzden bulunmuyor, koltuk sayısı az ve hemen satılıyor. Sahneyle seyirci iç içe, seyirci de sahnede gibi adeta, o nedenle iyice sıcak, samimi bir atmosfer var. Daha başlar başlamaz, dışarıdaki fırtınayı anında unutturuyor Bir Peri Masalı: Radyum Kızları.



Oyunun belki ilk etapta düşünüldüğünde öyle çok enteresan olmayan bir konusu var. Bir fabrikada işçi olarak çalışan kızlar. Ama... ama bu kızların bir özelliği var. Onlar radyum kızları. İşte oyunun sarsıcı ve iyi işlenmiş, dramatik olay örgüsü bu noktada devreye giriyor. Neyin ne olduğunu anladığınız andan itibaren, kızlarla birlikte gittikçe hayrete, şaşkınlığa, eğlenceye ve korkuya düşerek izliyorsunuz oyunu. Siz de oyuna, o işçi fabrikasındaki kızların birlikte oturduğu tahta sandalyelerde gizlice aralarına karışarak kulak kabartıyor, muhabbetlerine öyle içten dahil oluyorsunuz sanki.

Oyunun çıkış noktası olan gerçekliği şöyle bir hatırlamalı: Polonyalı fizikçi Marie Curie radyumu bulduğunda, tarih 21 Aralık 1898... Hatta bu keşfiyle 1903 yılında fizik alanında Nobel ödülü alan ilk kadın kendisi. 1934’te de, radyumdan kaynaklanan anemi sonucu hayatını kaybetti. Radyum... ölümcül radyum! Waterbury Saat Fabrikası’nda çalışmaya başlayacak olan gencecik kızlarınsa, kendilerini bekleyen felaketten haberleri yok! Evet, oyun tarihsel bir gerçekliğe dayanıyor. Hem de ne trajik bir yaşanmışlık öyküsü bu! İtiraf etmeliyim ki, dün akşam 20 ile 22.45 arasında oyunu heyecanla izlerken, sahnedeki Radyum Kızları’nın bir zamanlar gerçekten yaşamış olduklarını bilmiyordum. Yani tamam, 1920’li yıllarda radyumun zararlarının henüz bilinmediği aşikardı ama, sahnede dertlerine ortak olduğumuz karakterlerimiz Mae, Quinta, Katherine ve diğer hepsinin gerçekten yaşamış olduklarını nereden bilebilirdim! Oyundan çıktıktan sonra internette yaptığım kısa bir araştırma sonucunda, bu karakterlerin tarihte yaşamış gerçek karakterler olduğunu öğrenip bir kez daha sarsıldım. 



Oyuna ilham kaynağı olan olaylar zinciri, gerçek hayatta birebir yaşanmış... Oyunda Çiğdem Aygün’ün canlandırdığı, daha sadece 18 yaşında bir genç kız olan Mae, 1924’te kendisi gibi genç kızların çalıştığı Waterbury Saat Fabrikası’nda işe gerçekten girmiş. İşi ise sadece şu: Kol saati kadranını bir fırça ile karanlıkta parlayan boya ile boyamak… 1. ve 2. Dünya Savaşı arasında ABD’deyiz. O dönem, son teknoloji ürünü olan karanlıkta parlayan saatler moda olmuş, şimdi hala var böyle saatler. Waterbury Saat Fabrikası pek çok yeni elemanı işe almış. Ama Mae, onunla aynı yaşlarda olan arkadaşlarının radyumla saat boyama işini neşeyle yapmalarına karşın, bu işten kısa sürede hoşnutsuz kalmış. Çünkü saat fabrikasındaki bu kızlara, boyaya batırdıkları fırçanın ucunu dudakları yardımıyla inceltip rakamları öyle boyamaları gerektiği söyleniyor. Ama Mae, arkadaşlarının aksine, bir şeylerin ters gittiğinin farkında. İğrenç bir tadı olan o boyayı ağzına sokmak istemiyor! Arkadaşlarıysa, işleri bittikten sonra ellerinde kalan fazla boyayı, yani radyumu, ciltlerinin parlaması için yüzlerine, ellerine, hatta saçlarına bile sürüyor! Radyumlu suların “sağlıklı” diye satıldığı 1920’li yıllardan bahsediyoruz... Düşününce korkunç... Böylece Mae boyama işini bırakıp yine aynı fabrikada, ustabaşı diyebileceğimiz bir pozisyonda işe giriyor (hatta kendisinden önce o pozisyonda çalışan kadının ayağını kaydırdığını bile söyleyebiliriz, ama Waterbury Saat Fabrikası entrikalarla dolu bir köşkte geçen bir televizyon dizisi olmadığı için, bu konu kaşla göz arasında gerçekleşip kapanıyor).

Ama boyama işine devam eden arkadaşları... birer birer gizemli hastalıklara yakalanmaya başlıyor. Ağızlarında yaralar çıkıyor, dişleri dökülüyor, elleri kolları tutmaz hale geliyor... Fabrikada çalışan kızları teşhis eden doktor, çeşitli değişik teşhisler, mesela frengi teşhisi koyarak konuyu kapatmaya çalışıyor. Fabrikada artan hastalık ve ölüm olayları baş göstermeye başlıyor, kimsenin aklına da radyumdan şüphelenmek gelmiyor! 

Bu korkunç ve dehşete düşürücü tablo, aslında günümüz için de çok tanıdık değil mi? Bugün kullandığımız telefonlar, saatlerce karşısında oturduğumuz bilgisayarlar, gözümüzü bile kırpmadan izlediğimiz ekranlar, sanal dünyalar... Teknoloji gün geçtikçe ilerledikçe, üretilen “akıllı” cihazların hepsi radyasyon yaymaya devam ediyor. Şimdiki nesil de ileride böyle anılacak belki, eyvah!

Neyse ki hem gerçek hayatta hem de oyunda kızlarımız akıllı, cesur ve gözü açık genç kadınlar. Kendilerine zarar verenin radyum olduğunu anlıyorlar ve böylece bir hak mücadelesine girişiyorlar: Tıpkı Fatmagül’ün Suçu Ne’de olduğu gibi (aklıma niye bu örnek geldiyse şimdi), fabrikaya dava açıyorlar, kendilerinden çalınan sağlıklarını, hayatlarını geri kazanma pahasına bir mücadeleye girişiyorlar. Ve halk, toplum, basın onlara bir isim takıyor: “Radyum Kızları”... İşte oyun, Radyum Kızları’nın verdiği hak mücadelesini anlatıyor ve o mücadelenin sonucunu bile göremeden... neyse neyse, bu trajik ve çarpıcı oyunu gidip kendiniz izlemelisiniz. 

Muazzam... Muazzam bir oyun... Film gibi! Aa, yok, yok, ben uzun zamandır böyle bir performans izlemedim! Hani yalan yok, insan oyunun süresi 3 saate yakın, acaba sıkılır mıyım diye giriyor salona... Ama hayranlıkla çıkıyorsunuz! Oyunda duygu geçişleri muazzam



Hikaye çok sarsıcı. Müzikler, kayan sahne, makyajlar mükemmel. Fosforlar, ışıklar, gölgeler çok iyi kullanılmış. Tempo bir an olsun düşmüyor. Belki başta içine girmekte zorlanıyorsunuz ama, sonra o dünya sizi kendine çekiyor. Arada, bazen diyaloglar dağınıklaşmaya başlayınca, ilgi minik minik kopuyor gibi oluyor ama sonra çok geçmeden toparlanıyor. Katherine başta olmak üzere kızların dansları ve şarkılarıyla yer yer müzikali de andırıyor. Ama müzikal olsa aynı durmayacak karanlıkta ve kararlılıkta, sert, duygusal bir oyun izliyoruz. Tik tak... Tik tak... Çarpıcı diyaloglar ve monologlar... Gerçekçi karakterler...

Genç radyum kızları seyirciyi neşelerine de dertlerine de doğallıkla, başarıyla dahil ediyor. 
Oyunda Katherine Schaub karakterini canlandıran Merve Şeyma Zengin’in altını çizmeli. Hem de iki kere. Ben çoktan femma fatale bir rol düşünmeye başladım bile onun için. İlk perdede neşeli, hayat dolu, bir reklam filminde rol alma hevesleri kuran fabrika işçisi Katherine’in hayat doluluğunundan ikinci perdede o güzeller güzeli kızın çöküşüne gözleriyle, mimikleriyle, nefesiyle öyle bir dahil ediyor ki bizi Merve Şeyma, oyun bittikten sonra bile bir süre akılda kalmaya devam ediyor. İnsanın gözü de bir yerden ısıtıyor gibi onu. Çokça Ayşe Hatun Önal’a, az biraz da Arzum Onan’a benzettim ben. Kendisi gibi harika bir iş çıkaran bir diğer karakter de Quinta’yı canlandıran Deniz Danışoğlu. O da Yuvamdaki Düşman’ın Ceren’ine benziyor. Ama hakkını yemeyelim, cast baştan aşağı muhteşem, radyum kızlarının her biri birbirinden başarılı! Bu kadroyla film bile çekilir!



Sistemi, tüketim toplumunu eleştiren bir oyun bu. Lafı çok uzattım ama, gerçekten daha söylenecek çok söz var bu oyunla, senaryoyla ve oyunculuklarla ilgili... Yeri gelmişken yazan Karden Kasaplar, yöneten Laçin Ceylan, bunu da belirtmeden geçmeyelim. Yazarın 1920’li yıllarda ABD’de geçen bir oyunu mesele edinip kaleme alması da ayrı bir ilginç detay. Film tadındaki bu uzun oyunun sonunda, radyumdan etkilenmeyen Mae de diğerleriyle aynı anda mı yoksa sonra mı ölüyor (gerçek hayattaki Mae, 2014’te vefat etmiş), kızların arada birbirine düşer gibi olmalarının asıl nedenleri neden pek irdelenmeden geçiştiriliyor gibi birkaç ufak tefek detay seyircinin kafasında netleşmiyor değil ama o kadar da olur. Karakter sayısı fazla olan bir oyun, e birazcık da uzun, dolayısıyla her karakterle ve her gündemle eşit derecede ilgilenmemek de yönetmenin bir seçimi. Ama dava sahnelerini çok beğendiğimi de belirtmeliyim. Ben gerçek bir olaydan yola çıkan bu oyun sonrasında seyircilerin tüketim toplumuna, adalet ve hak arayışına, maddiyatçı düşüncelere, teknolojinin zararlarına karşı biraz olsun düşüneceğini tahmin ediyorum. Bu muhteşem oyunu izlemenizi kesinlikle tavsiye ediyorum. Tekrar ediyorum, herkesin adını yazamasam da oyunculuklar muhteşem! Oyuna puanım: 9.5/10

Not 1: Bugün evlerimizde bu fosforlu saatlerden hala var. Umarım radyumdan yapılmıyorlardır. 

Not 2: Müslüm’ü de bugün izledim. Zaman bulabilirsem en kısa sürede yazabilmeyi umuyorum.

Beni sosyal medyada şu adreslerde bulabilirsiniz:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert 

23 Mart 2017 Perşembe

CESUR VE GÜZEL: BUNDAN SONRA NE OLACAK?


Geçtiğimiz perşembe akşamı (16 Mart), Türk dizi tarihinin belki de en güzel 18. bölümünü izledik... Bizde genel olarak seyirci olayların hiç beklenmedik bir anda çözüldüğü, sırların ortadan kalktığı bölümleri sevmez, ayrıca polisiyeyi de -sebepsizce hiçbir zaman izlemediğim- Arka Sokaklar'dan ibaret sanabilir. Ama Cesur ve Güzel'in 18. bölümü kurgu, çekim ve oyunculuk açısından muazzamdı ve bence Türk dizi tarihinin unutulmaz bölümlerinden biri oldu. Sinema filmi tadında falan bile diyemeyeceğim, çünkü her şey o kadar birbiri ardına geldi ki, hiçbir şey düşünmeden, sadece tadını çıkararak izledim (sonra ikinci kez, üçüncü kez tekrar tekrar izledim tabii bu analizi hakkıyla yazabilmek için; İsveç'e gelmişim, uğraştığım şeye bak). Bildiğiniz gibi dizinin senaristi Ece Yörenç diziyi bıraktı, 18. bölüm (ya da belki 19) onun yazdığı son bölüm oldu. Ece Yörenç attığı düğümleri çözmekle kalmadı, giderayak senaryoya "tazelenme" kapısı da açtı ve bundan sonrası diziyi yazacak yeni ekibin işi... 

SEZON FİNALİ TADINDA BİR BÖLÜM: JR'I KİM VURDU? 

Cesur ve Güzel'in 18. bölümünde, adeta bir sezon finali izledik. 18. bölüm muazzamdı, çünkü içinde, bir soap opera'dan beklediğimiz entrikaların tamamı Dallasvari polisiye olay örgüsüyle harmanlanmıştı ve pek çok sır açığa çıktı, karakterlerin ilişkileri değişti, yani tam bir "olaylar olaylar" durumu oldu. Bölümü Cesur ve Tahsin'in uçurum kenarındaki hesaplaşmasıyla açtık. Tahsin tam Cesur'a "Anneni ben öldürmedim ama babanı kimin öldürdüğünü söyleyebilirim. Babanı..." diye itiraf ediyordu ki (evet, Adalet'i ele vermek üzere miydi değil miydi bunu asla öğrenemeyeceğiz), onları uzaktan izleyen bir kişi tarafından vuruldu. Ve bölüm boyunca tam bir Dallas rüzgarı esti: JR'ı kim vurdu? Dallas'ın kötü adamı JR'ı kimin vurduğu sorusu da bir dönemler seyirciyi merak ettirmişti, bu bölümdeyse Tahsin'i, dizinin kötü adamını kim vurmuş olabilir diye merak etti seyirci, neyse ki aynı bölüm içinde cevabı öğrendik. Olay yerine gelen Sühan "Yeter artık! Bu böyle olmayacak!" deyip yüzüğü parmağından çıkarıp attı. Ama hastanede Adalet'in Tahsin'i Cesur'un vurduğunu söylemesine karşı da Cesur'unu korumadan edemedi. Neyse, Tahsin'in ameliyatı iyi geçti, en çok da Mihriban gizli gizli rahat bir nefes aldı. Aynı dakikalarda Rıfat'ı gizemli hallerde gösterip seyircinin "Acaba Tahsin'i o mu vurdu?" diye düşünmesi istendi, Rıfat ifadeye alındı, ama Rıfat'ın yapmadığı da ortaya çıktı. Öte yandan, dizinin göz bebeği, entrikalar kraliçesi Cahide Korludağ, hamile olduğunu Hülya'dan saklamaya devam ediyordu. Onu bir şekilde plan dışı bırakmak istiyordu. Bu sırada Tahsin Sühan'dan söz aldı: Eğer Cesur'a her şeyi, babasına ne olduğunu anlatırsa, Sühan ondan boşanacaktı. Ama Adalet gerçeklerin açığa çıkmasını istemiyordu, çünkü Cesur'un babasını vuran aslında oydu. Sonra Tahsin Korhan'ı ikiden ikiye sorguya çekti, vurulduğu sırada kim neredeydi öğrenmek istedi. Koray da "Cesur'un seni kaçırdığını öğrenince hepimiz bir tarafa dağıldık" dedi. Tahsin "Adalet mi?" diye düşünmeye başladı ve çiftlikteki bütün tüfeklerin sayılmasını, eksik var mı diye bakılmasını salık verdi. O tüfeklerden birinin ateş ettiğini düşünüyordu. Cesur'un annesini de aynı kişinin öldürdüğünü düşünüyordu. Meğer birisi Mihriban Hanım'ın tüfeğini çalıp öyle vurmuş Tahsin'i, bak bak. Sühan bir kez daha herkesten ve her şeyden (özellikle de Tahsin'i Cesur'un vurduğunu düşünen ve bunu dile getirip duran Adalet'ten) uzaklaşmak için soluğu Nişantaşı'ndaki evde aldı. Bilmiyordu ki o evde başına gelecekleri... 


Bildiğiniz gibi, bizim dizilerimiz 120 dakika. (Reklamlar falan derken diziyi bitirmemiz 4 saati buluyor tabii.) 120 dakikalık dizilerde, seyircinin ilgisini çekmek için 60. dakikada bir bölüm ortası finali yapılır. Bu bölümde tam 60. dakikada da Hülya'nın Sühan'a saldırması gerçekleşti, ki bölüm ortası için hayli tatmin edici bir finaldi ve seyirci meraklanıp izlemeye devam etti. 

BÖLÜM ORTASINDAKİ FİNAL: HÜLYA'NIN SÜHAN'A SALDIRMASI 

Sühan'ın Nişantaşı'ndaki evde kaldığı günün sabahı, Hülya Cahide'yle o evde buluşacaktı. Tabii bunlar evde kimse yok sanıyorlar. Hülya önden gitti, şifresini bildiği alarmı rahatlıkla kapattı, ama Sühan'ı uyandırmış oldu ve Sühan "Korhan? Korhan?" diye koridorlarda abisini aramaya başladı. Hülya evde hangi deliğe saklansam diye öyle ecel terleri döktü ki, anlatılmaz, izlenir (videoyu yukarıya bıraktım zaten). Sühan evde geziniyor ama ben herhalde Hülya'yı bulamaz diye düşünüyordum, öyle de oldu, ama Hülya'nın elindeki şemsiyeyle ona vurup kızı yere yığacağını da beklemiyorduk.  Sühan onun bulunduğu odaya geldiğinde hiç düşünmeden elindeki şemsiyeyle ona arkadan vurup onu bayılttı. İşte 18. bölümün orta gelişmesi (yani birinci finali) Hülya'nın Sühan'ı bayıltmasıydı. Ve dahası, sahne çok iyi çekilmişti. O gerilim müziği, o muhteşem soundtrack bizi de gerim gerim gerdi zaten. Sühan'ın yere yığılışı, karnı burnunda, ha doğurdu ha doğuracak olan Hülya'nın karnını tutarak onun üstünden atlayıp evden kaçmasını çok iyi çekmişler, gerçekten tebrikler. Müziğin Sühan'ın yere düşmesiyle bir anda hızlanıp atağa geçmesi de çok iyiydi. 



Hemen ardından gelen sahne, Adalet'in yolunun arabasının önünün Cesur tarafından kesilmesi, Cesur'un ona hesap sormasıydı. Adalet'in soğukluğu, donukluğu, replikleri on numara. Adalet çok iyi yazılmış bir karakter, Cahide gibi, Mihriban gibi, Hülya gibi, Şirin gibi (onlara da geleceğim). Adalet, "Beni tehdit mi ediyorrsun, şimdi de seni öldürmeye çalışırım mı diyorsun ne diyorsun?" derken polisler geldi. Adalet, "Sen gelmeden burası huzurlu bir yerdi, ne yapıyorsan sen yapıyorsun" dedi. 

Tahsin Mihriban'a, Bülent'e köpürürken Mihriban, "Ben seni öldürmek isteseydim bundan yıllar önce gözümü kırpmadan öldürürdüm! Ama şu an en son isteyeceğim şey bu, çünkü umurumda bile değilsin!" dedi. Mihriban da Adalet'in Rıza'yla konuşmak için hapishaneye gittiğini söyleyince ve Adalet de yalanlamayınca, Tahsin şok oldu. "Sen hamleyi karşıdan beklemişsin ama sırtından yemişsin!" dedi Mihriban ve diğer herkesi odadan çıkardı Tahsin. Adalet'i öfkeyle sorguya çekti. Artık onu Adalet'in vurduğunu iyice düşünmeye başlamıştı. Rıza Adalet'i aramış, Tahsin'in onu kandırdığını, onu kullandığını söyledi ve Adalet'in aklını karıştırdı. Onun Tahsin'e mahkum olduğunu söyledi. Sağ kolu Salih'e kimseye güvenmemesi gerektiğini söylüyordu, ama asıl tehlikenin Salih olduğundan henüz haberi yoktu Tahsin'in. Tabii seyircinin de... 

NE SÜHAN NE CESUR! BU DİZİYİ YAN KARAKTERLER SIRTLIYOR!

Benim gözüm bu beşliye bakmaktan, ne Sühan'ı görüyor ne Cesur'u... Cahide, Adalet, Mihriban, Hülya ve Şirin... Cesur ve Güzel'de bu beş yan karakter diziyi adeta sırtlıyor!





Adalet, Tahsin'in onun arkasından iş çevirebildiğini düşünmesine çok bozuldu, çok kırıldı, gözyaşlarını işte böyle tutamadı. Nihan Büyükağaç'ı çok tebrik etmek lazım, dizinin en kilit karakterlerinden biri olan Adalet'i hakkıyla canlandırıyor. 


Hülya'nın Sühan'dan saklanırken ecel terleri döktüğü sahne muhteşem, Adalet'e yakalanan Cahide'yle Hülya'nın birlikte döktükleri ecel terleri daha muhteşemdi: İzleyiniz.  Sühan'a saldırdıktan sonra Cahide'yle durum kritiği yapmak üzere çiftliğe giden Hülya, "O kadar korktum ki bugün... Az daha doğuruyordum biliyor musun?" dediğindeyse, bir kısım seyirci bölüm bitmeden bunun olacağını anlamıştı.


Bölüm sonuna doğru, Hülya'yı Antalya'ya göndermek üzere olan Cahide aldığı telefonla şok oldu: Hülya, doğurmak üzere olduğunu söylüyordu! Sezin Akbaşoğulları, tek başına diziyi izleme sebebim. Muhteşem bir oyuncu, gerçek bir aktris! O mimikleri, o yüz ifadeleri... Bin bir surat adeta!



Tahsin'in onun evinden çalınan tüfekle vurulduğunu öğrenen Mihriban Hanım'ı dakikasında afakanlar bastı... Karakteri canlandıran Devrim Yakut'u Ekşi Elmalar'da da çok beğenmiş, şurada yazmıştım. 


Şirin rolüyle Irmak Örnek döktürüyor... Kendisi ekranlardaki en şanslı dadılardan/hizmetlilerden! Evin hanımı Sühan'la kız kardeş dedikoduları yapabiliyor mesela...




Bölüm sonunun beş dakikasında şok olduk! Rıza ne yaptı etti, Tahsin'e karşı zaten çok kırgın olan Adalet'e suçunu itiraf ettirdi! Adalet Tahsin'i arayıp "Sana tek bir şey söylemek istiyorum... Ben sana asla ihanet etmedim. Ama asla. Bunu bil istedim" dedikten sonra, polisler tarafından tutuklandı. O dakiakalrda Cesur ve Sühan, Tahsin'le hesaplaşıyorlardı ve Cesur'un telefonu da "Biraz evvel Adalet Korludağ aradı beni." diye çaldı. Ve bölüm sonunda Tahsin, Korhan, Sühan ve Cesur, Cesur'un babasını öldürdüğünü itiraf eden Adalet Korludağ haberiyle şok olmuştu. Ama seyirci için sürpriz bitmedi. Adalet tutuklanırken, Hülya doğum sancılarıyla hastaneye kaldırılırken, bizler Rıza'ya dışarıdan haber verenin Salih olduğunu, ikisinin iş birliği yaptığını, Tahsin'i de Salih'in vurduğunu öğrendik! İşte bölüm esas olarak orada bitti. Aslında çok da şaşırmamamız gerekir, çünkü yılların klişesi yine değişmedi: Katil yine uşak çıktı!  

Yani... 18. bölümde dengeler değişti. Tahsin aklandı, Sühan'la Cesur'un arasında aile meselelerinden ötürü bir sorun kalmadı (ama 19. bölümün ilk değil ama 2. fragmanında hala aynı konu devam ediyor: Sühan ona "babamın düşmanısın" diyor çünkü Cesur babasını Adalet'in değil, Tahsin'in öldürdüğünü düşünüyor hala). Bakalım neler olacak? Adalet hapse girecek mi? Salih'in karşı tarafta olduğunu Tahsin ne zaman öğrenecek? Rıza hapisten çıkınca ne olacak? Öte yanda, Hülya konusunda Cahide ne yapacak? Hülya cidden korkutuyor. Eğer gerekirse, Cahide gözünü bile kırpmadan ortadan kaldırır Hülya'yı. Bakalım bu akşam yeni bölümde neler olacak... Perşembe akşamı bu sezonun en dolu akşamı: Vatanım Sensin, Çoban Yıldızı, Vatanım Sensin... En güzel diziler hep perşembe akşamı. Türk dizisi izlemediğini söyleyenler? Ben perşembeleri hangisini izleyeceğime karar veremiyorum, siz ne diyorsunuz! :) 



9 Kasım 2016 Çarşamba

CESUR VE GÜZEL, KIVANÇ VE TUBA TUTAR MI?


Cesur ve Güzel merakla beklediğim işlerden biri ama nedense beklenen reytingi alamayacakmış gibi bir his var içimde. Umarım yanılırım.

Her şeyden önce, afiş muhteşem! Hani bizim Ters Düz dizi olsa Bozbalık köylülerinin afişi de böyle bir şey olurdu herhalde. ;) Ormanda, kuru yaprakların üstünde sonbahar konseptli nefis bir afiş. Mutlaka bir yerlerde gözünüze takılmıştır. Billboard'larda, durak reklamlarında, her yerde Cesur ve Güzel var şu son bir haftadır. 

"İstanbul'un hemen dışında"ymış Korludağ Kasabası... Sühan, çok iyi yetişmiş, kendi markasını yaratmış, güçlü bir kadındır. Kendi arazisinde çiçek yetiştirir, SHN markasıyla parfüm üretir, parfüm şişelerini kendi atölyesinde tasarlar. Cesur hayatına girene kadar, Bülent’le evleneceğinden ve güvenli hayatında mutlu mesut yaşayacağından emindir. Cesur, Korludağ’a geldiği andan itibaren Sühan’ın hayatındaki her şey alt üst olur. (Meryem Uzerli de Gecenin Kraliçesi'nde böyle bir karakteri canlandırıyordu, hatırlayın.)

Kıvanç Tatlıtuğ Cesur'u, Tuba Büyüküstün Sühan'ı, Tamer Levent Tahsin'i, Sezin Akbaşoğulları Cahide'yi, Serkan Altunorak Bülent'i, Erkan Avcı Korhan'ı, Nihan Büyükağaç Adalet'i, Devrim Yakut Mihriban'ı canlandırıyor.

İtiraf edelim ki konu klişe. Hatta klişe ötesi. Dizinin adının Cesur ve Güzel olması da çok kötü ve yaratıcılıktan uzak. "Cesur"un aynı zamanda baş karakterin adı olması da çok çok klişe. İyi ki Tuba Büyüküstün'e de "Güzel" dememişler, Sühan demişler! Evet konu klişe ama nasıl çekeceklerini, bu klişeyi nasıl işleyeceklerini ben merak ediyorum.

Umarım fazla Avrupai bulunmaz ve reyting kurbanı olmaz. 

Bana nedense tutmayacak gibi geliyor. Perşembe günü yayınlanacak, cuma günü reytinglere hep birlikte bakarız. 1. olamaz. Perşembe Bergüzar Korel ve Halit Ergenç'li Vatanım Sensin zirvede ve 1. yine o çıkar. Cesur ve Güzel 3.-4. olur gibime geliyor. Dediğim gibi cuma günü reytinglere bakarız.




Tuba Büyüküstün, çiftlik, at. Biraz Asi'nin yeniden çevrimi gibi duruyor bu Cesur ve Güzel. 

Kıvanç Tatlıtuğ her rolüne çok sıkı hazırlanıp kılıktan kılığa giriyor, bambaşka bir karaktere bürünmeyi başarıyor. Bu sakallı yeni imajı da onu Cesur karakteri yapmış.

Ama Tuba Büyüküstün'le nasıl bir ikili oldular diye soracak olursanız... Tuba Büyüküstün yeni kısa saçlarıyla onun yanında daha olgun duruyor sanki. Kıvanç Tatlıtuğ biraz daha küçük kalmış gibi. Nasıl bir ikili olduklarından emin olamadım ben, iyi mi kötü mü? Siz ne diyorsunuz?

En son Hatırla Gönül'de izlediğimiz Sezin Akbaşoğulları daha fragmanda bile muhteşem görünüyor! Onu izlemek çok keyifli olacak. Hele de Cahide adlı ünlü olamamış bir oyuncuyu canlandırdığını düşünecek olursak... 

Cesur ve Güzel'in casting'ini ben çok beğendim. Fragmanı çok heyecan verici duruyor ama işte biraz Avrupai görünüyor (yani küçük bir kasabada öyle gösterişli, parıltılı evler/kişiler yaşar mı). O zamana kadar siz de aşağıdaki fragmanı izleyin ve yorumlarınızı yazın. Yarın akşam izleyip yine konuşuruz.

Instagram'ınız varsa... instagram.com/ofluoglumert

Twitter'ınız varsa... twitter.com/ofluoglumert

Facebook'unuz varsa... facebook.com/ofluoglumert


26 Haziran 2016 Pazar

EĞLENCELİ VAKİT İÇİN BAĞIMLILIK YARATAN KURT ADAM OYUNU


Bu yazı blog taslaklarında tam bir yıldır bekliyor. Elbette yarım bir şekilde, tamamlanmayı bekliyor. Ben güya bir yıl önce, 2015 yazında yazacaktım bu yazıyı, ama erteleye erteleye bakın 2016 yazına geldik. Zaman da hızlı geçiyor tabii, o ayrı.

Ben bu masa oyununu geçen yaz gittiğim Almanya'da öğrendim. O kadar çok sevdim, oynarken o kadar çok eğlendim ki, oynarken gülmekten gözlerimden yaşlar geldiğini biliyorum! 

Eğer hazırsanız yaklaşın. Yaklaşın yaklaşın. Biraz daha yaklaşın. Werewolf/Kurt Adam oyununu anlatmaya başlıyorum. Ama dikkat! Uyarmadı demeyin: BU OYUN BAĞIMLILIK YAPIYOR! Ve maalesef bizim ortamlarda pek fazla bilinmediği için, oynayacak arkadaş çevresi bulmakta zorlanabilirsiniz. Bir şekilde ailenizi ya da arkadaşlarınızı kandırıp bu oyunu onlara da öğretin işte. Zaten öğrendikten sonra onlar tutturacaklar "Ne olur anlatıcı ol da oynayalım oyunu!" diye.

Anlatıcı, oyundaki karakterlerden bir tanesi. 

Şimdi, eğer sonradan, "Mert n'aptın ya, niye anlatıp heveslendirdin?" demeyecekseniz, yazıya devam edin. Ha eğer diyecekseniz, lütfen blog'u arka kapıdan terk edin. Yok yok şaka yapıyorum yahu. 

Şimdi bu oyun, yani Werewolf, yani Kurt Adam, ya da bazı ülkelerde bilinen versiyon adıyla Mafya, öyle karışık gibi görünen bir oyun ki, her ne kadar ben anlatmaya çalışsam da, oynanmadan kavranmıyor. Bana da ilk başta anlattıklarında (hem de İngilizce, düşünün) hiçbir şey anlamamıştım, ama oynadıkça öyle bir zevk aldım ki, ayrılık vakti geldiğinde, belki de en çok artık Werewolf oynayamayacağımız için üzüldüm.

Kurt Adam oyunu hem çok zevkli hem de çok eğlenceli. Hiç bitmesin istiyorsunuz. Kolay olduğu kadar dikkat gerektiren, stratejik de bir oyun. Lafı daha fazla uzatmadan anlatışa geçiyorum.

Şimdi ilk olarak, bir defterden küçük kağıtlar kesin ve karakterleri yazıp kartlar oluşturun: İki adet kurt adam kartı, bir aşk meleği kartı, bir cadı kartı, bir avcı kartı, bir küçük kız kartı ve kalanı da köylü/vatandaş kartları. Herkes bir kart seçiyor. Kartlarınızı tabii ki birbirinize göstermiyorsunuz. Ve oyun başlıyor. 

Werewolf bir köyde/kasabada geçiyor. Kurt adamlarla köy halkının mücadelesini anlatıyor. Ama bu oyunda herkes oyuncu değil. Şöyle ki, bir adet hikaye anlatıcısı var. Bu kişi, oyunun başında herkese rastgele bir kart seçtiriyor. Herkesin rolü oyunun başında belli oluyor. Hikaye anlatıcısı da oyun boyunca herkese talimatlar veriyor. Oyun, gece ve gündüzden oluşuyor. Gece diliminde, kurt adamlar ve diğer özel karakterler görevlerini sırasıyla yerine getiriyorlar. Diğer herkesinse gözleri kapalı. Kimse kimsenin hangi karakter olduğunu bilmiyor. Gece sessiz olmak çok önemli. Kimse ses çıkarmıyor, kaş göz işaretiyle anlaşıyor. Gülmek falan da yok. Sessiz olacaksınız ki kimin hangi karakter olduğu anlaşılmasın. Bu gerçekten çok önemli.

Gece sona erdiğindeyse, gündüz oluyor ve mahkeme aşaması başlıyor. Ama neyse, çok hızlı gittim. Şimdi yavaş yavaş, karakterleri tanıtayım. İşte gece olup herkes gözlerini kapattığında, anlatıcının talimatıyla sırasıyla gözlerini açan karakterler (anlatıcı, "aşk meleği, gözlerini aç" ya da "aşk meleği, şimdi gözlerini kapat" şeklinde oyunu ilerletip talimatlarda bulunuyor): 

Önce aşk meleği uyanıyor ve iki karakter seçip onlara aşk oku atıyor. Bu karakter çifti kız-erkek şeklinde seçilebileceği gibi, kız-kız ya da erkek-erkek olarak da seçilebiliyor. (Sabah, birinin öldürüldüğü açıklandığında otomatikman diğeri de aşkından ölecek.)

Sonra kurt adamlar uyanıyor ve önce birbirlerini tanımak için masada birbirlerini bulmaya çalışıyorlar. Sonra da öldürmek üzere bir kişiyi seçiyorlar. 

Sonra cadı uyanıyor. Hikaye anlatıcısı, cadıya kurt adamların seçtiği kişiyi gösteriyor. Cadı, kurt adamın seçtiği kişiyi kurtarabilir, onu kurtarmayıp başka birini öldürebilir (bu durumda sabah köyde iki kişi ölmüş olacak) ya da hiçbir şey yapmayabilir.

Bu esnada, küçük kız çaktırmadan oyun boyunca gözlerini açık tutup kimlerin kurt adam olduğunu görebilir. Ama kendini belli etmemeli yoksa kurt adamlar ilk önce onu öldürür.

Ve sabah oluyor. Artık herkes gözlerini açabilir. Hikaye anlatıcısı, eğer gece öldürülen biri varsa onun/onların kim olduğunu açıklıyor. Eğer öldürülenlerden biri avcı ise, kartını gösteriyor ve o da son nefesiyle silahına sarılıp bir başkasını vurabiliyor. Yani avcı ölmeden önce kendisiyle birlikte bir kişiyi daha öbür tarafa götürebilir.

Gündüz olduğunda mahkeme aşaması başlıyor ve kimlerin kurt adam olabileceği tartışılıyor. Bunlar tabii ki hiçbir dayanağı olmayan tartışmalar. Çünkü gece boyu herkes öyle sessizdi ki, kimin hangi karakter olduğunu kimse anlamadı. Kurt adamlar da gündüz normal insana döndükleri için köylüleri kandırarak hayatta kalmaya ve hatta masum insanları suçlayarak onları zan altında bırakmaya çalışırlar. Yani anlayacağınız blöf, yalan söyleme, başkasını suçlama, rol yapma ve gözlem gibi yetenekler bu oyunda başarılı olmak için son derece önemli. Gündüz olduğunda oyundaki her oyuncu bir başkasını suçlayabiliyor ve suçlanan kişiler için bir oylama yapılıp en çok oy alan oyunda ölüyor. İnsanların oyunu kazanmak için tek şansları işte bu kısımda doğru tercihleri yapıp idama kurt adamları yollamak. 

Bu oyun, kurt adamlara karşı köy halkının hayatta kalma mücadelesine dayalı. Oyunun ilk başında oyun yöneticisi (bu kişiyi bir nevi TV'lerdeki yarışma sunucusu, reality show sunucusu gibi düşünebilirsiniz) herkese karakter kağıtlarını dağıtıyor ve herkesin rolü oyun başında belli oluyor. Kısacası, oyun için hikaye anlatıcı olmazsa olmaz. O bu oyunu oynama zevkinden mahrum kalıyor gibi görünse de, aslında onun rolü de çok eğlenceli. Çünkü herkes uyurken ortalıkta gözü açık gezinebilen tek kişi o ve herkesi gözlemleyebiliyor. Tabii oyuncu olmak da zevkli ama hikaye anlatıcılığını da herkes yapamaz. 

Eğer bir sorunuz olursa, seve seve cevaplamaya hazırım. Çünkü anlatınca çok karışık durduğunun farkındayım. Ama emin olun oynadıkça çok sevecek ve oynamalara doyamayacaksınız! Bu yazın oyunu bu olsun! Sahilde, kumsalda, balkonda, terasta her yerde keyifle oynansın! Oynadıkça da Mert hatırlansın!

instagram.com/ofluoglumert 
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert 

Hayal Kurmak, Yürümek, İzlenimler

"Hem bir hayal, dostum, bir umut değildir; onunla yetiniriz; hatta, imkansız olduğuna inandığımızda onu daha güzel buluruz, çünkü o zam...