YİYECEK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YİYECEK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2021 Perşembe

PERA PALACE'TA BEŞ ÇAYI: HOŞ GELDİN 2022!


Döner kapıdan içeri girdiğiniz anda geçmişin ihtişamı ve nostaljisi, geleceğin zamansızlığıyla harmanlanarak sizi sarıp sarmalıyor adeta. Yeni yıla kısa bir zaman kala, İlham Gencer'in piyano dinletisi eşliğindeki akşamüstü çayı için Pera Palace Hotel'deki yerimi alıyorum. Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere pek çok ünlü ve tarihi ismi ağırlayan bir otel olan Pera Palace, polisiyenin unutulmaz isimlerinden Agatha Christie ve Alfred Hitchcock'un konaklamasıyla da ayrı bir öneme sahip. Bir polisiye yazarı ve çay saati sevdalısı olarak burada bulunmasam olmazdı! Yeni kitabım Uçurum Zamanı ve Ters Düz'ü de alarak çay saatine arz-ı endam ettim... 

Peki hep duyduğumuz bu Pera Palace'ın tarihçesi nedir? Dünyaca ünlü Orient Express, 1888 yılında Paris-İstanbul seferini yapmaya başladığında, trendeki yolcuların İstanbul’da konaklayabilecekleri yüksek standartlara sahip lüks bir otel bulunmuyordu. Bunun üzerine 1892 yılında yapımına başlanan Pera Palace Hotel, 1895’te düzenlenen açılış balosuyla birlikte ilk misafirlerini ağırlamaya başladı. O günden bugüne bu büyük otel kimleri ağırlamadı ki? Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere İsmet İnönü'den Kral VIII. Edward'a, Kraliçe II. Elizabeth'ten Greta Garbo'ya, Ernest Hemingway'den Jacqueline Kennedy'ye, Agatha Christie'den Alfred Hitchcock'a pek çok ünlü ve tarihi ismin kaldığı bir otel burası.




98 yaşındaki piyanist İlham Gencer'in şen şakrak enerjisi, pembe ceketi ve melodileri eşliğinde sunulan akşamüstü çayı ve ikramlık lezzetler, Pera Palace'ta haftanın her günü saat 15-18 arasında Kubbeli Salon’da konuklarını bekliyor. Açık büfe, bu fotoğraflarda gördüğünüz yiyeceklerden ibaret. Açıkçası koskoca Pera Palace'ın çay saati büfesinde daha çeşitli ve orijinal lezzetler olabilirdi. Yani simit içinde kaşar peyniri de ne? Tabii hakkını yemeyelim, güzel kişler ve çörekler de vardı. Benim gittiğim geçen hafta 195 lira olan çay saatinin bugün itibariyle 290 lira olması şokunu atlatarak, satırlarıma devam ediyorum. 

Ben de yeni kitabım Uçurum Zamanı'nın tanıtımı için zamanında Agatha Christie'nin yaptığı gibi otele girdiğimde kaybolsam mı diye düşündüm, ama şöyle ağız tadıyla "sırra kadem basmanın" bile neredeyse imkansız olduğu günümüz sosyal medya dünyasında kayboluşum istenen etkiyi yaratmayabilir diye vazgeçtim. Hem kaybolmak da ne ki, hep birlikte var olalım, çok olalım. 2022 dilerim hepimiz için önce sevdiklerimizle birlikte bol sağlıklı, sonra doludizgin aşklı, ama ayaklarımızın yere bastığı, yine de hayaller kurmaktan hiç vazgeçmediğimiz şahane bir yıl olur. Herkes kendi hayat kitabının baş karakteri, bunu asla unutmayın!




2021'e girerken yazdığım blog yazım 
2020'ye girerken yazdığım blog yazım 
2019'a girerken yazdığım blog yazım

İlk kitabım Ters Düz'ü satın almak için
Yeni kitabım Uçurum Zamanı'nı satın almak için 


Bu da, bu yazının ve yılın şarkısı olsun! (Kulüp dizi müziği)

21 Haziran 2019 Cuma

ORADA, ORGANİK BİR KÖY VAR UZAKTA!


Şehir yaşamı bizi kalabalıkla, trafikle, stresle mücadele etmeye zorlarken, doğal olana hasret bıraktığı da hepimizin malumu. Mutfak alışverişlerimizi alış veriş merkezlerinin en alt katlarındaki marketlerden yapmaya mecbur kalıyoruz. Üstelik her şeyin tadından, yapaylığından yakınıyoruz. Artık ne salatalıklar salatalık gibi kokuyor ne domatesler domates gibi… Küçük bir köye yerleşip meyveyi dalından, sebzeyi tarladan yemek hangimizin hayali değil ki? Şehir yaşantısının içine sıkışıp kaldık. Elmanın, üzümün, muzun bile ithaline kaldık. Her şey çok ama çok pahalı.

Yine de, sağlıklı beslenmenin öneminin giderek arttığı günümüzde, "organik" olan her şeye rağbet gösterdiğimiz bir gerçek. "Organik" beslenmeyle her geçen gün biraz daha fazla ilgilenir hale geliyoruz. Aslında bir zamanlar sebze meyvenin veya köy kahvaltısının önüne "organik" sıfatını getirme gereği duymuyorduk. Doğal olanı tüketmek, talep etmek lüks değildi. Market rafındaki sebze meyveye güvenle uzanır, evimize, mutfağımıza rahatlıkla sokar, soframıza huzurla koyardık. Tabii süt, yoğurt, yumurta için de bu böyleydi.

Sonra giderek bir pazarlama taktiği haline geldi bu "organik" kelimesi. "Organik" ürünler, özellikle metropolde yaşayan, doğal olana erişmesi güç olan insanlar için büyük önem taşıdığından, bu durum yeni bir sektör yaratmış durumda. Etrafımızı hormonlu besinler ve katkı maddeli gıdalar sarmışken, marketlerde, "organik" olduğunu öne süren bir sürü ürünle çevrelenmiş durumdayız! Tabii bir şeyin önüne "organik" kelimesi geldi mi, fiyatı da normalinin üç beş katına çıkıyor. Ben en büyük şoku, her yaz gittiğim Marmaris'e bağlı küçücük Selimiye kasabasında bile İstanbul'daki süper "organik" marketlerden birinin şubesinin açıldığını görünce yaşamıştım! İneklerin, keçilerin özgürce gezdiği, sebzenin ve meyvenin en doğalının yetiştiği bir Ege kasabasında bile insanlar meyvelerini bir süpermarketten almak durumunda kalıyorsa… durum ciddi demektir.

Ancak iyi haberler de yok değil: Yeniden doğal olana dönüş başladı. Dışarıya çıktığımızda artık fast food değil, salata yiyoruz (Ben zaten her zaman ev yemeklerinden yana kullanmışımdır tercihimi). İstanbul’un pek çok yerinde organik pazarlar kuruluyor. Tabii satılan şeyler ne kadar "organik" bilinmez, ama yine de ilgi büyük. "Köylü" teyzelerin sattığı, tamamen doğal olduğuna inandığımız o son karpuzu alabilmek için birbirimizle yarışıyoruz! Bir zamanlar ezik büzük ve çürük gördüğümüz için almadığımız meyveler, şimdi bizden intikam alıyor. Çünkü artık hepimiz onların peşindeyiz! Oturduğumuz yerden, internet üzerinden erişebileceğimiz pek çok organik çiftlik de var. Yine de bu stresli, kalabalık şehirde, yediğimiz her şey organik olsa bile, nefes alabileceğimiz doğal alanların sayısı çok az. 

Yoksa hepimiz Bozbalık'a mı taşınsak, ne dersiniz? 

Beni sosyal medyadan takip etmek için: 

3 Nisan 2019 Çarşamba

BİRBİRİNDEN İLGİNÇ GASTRONOMİ TRENDLERİ: BU YIL NELER YİYECEĞİZ!

Sebze ve meyve fiyatları almış başını gitmiş durumda... Mesela muzun kilosu 15 lira! En temel ihtiyacımız olan gıda ürünlerini almamız bile zorlaşmaya başladı. Ama öte yandan kafeler ve restoranlar her yerde tıklım tıklım dolu, çünkü bir şeyler yememiz içmemiz de gerek. Ve gastronomi trendleri ne yiyeceğimizi belirlemeye devam ediyor. Global olanın yerini yerelin, etin yerini sebzenin ve kahvenin yerini çayın alacağı 2019’un gastronomi trendleriyle tanışmaya hazır mısınız?

Çayın yükselişi


Uzun zamandır yeni dalga kahve akımı ve farklı demleme yöntemleriyle birbiri ardına açılan üçüncü nesil kahve mekanları, tahtını çay kafelerine kaptırmak üzere. Yalnızca siyah çay değil; yeşil, beyaz ve hatta sarı çay gibi pek çok çeşidiyle çay konseptli mekanları bu yıl daha sık duyacağız. Sağlık getiren çaylara yönelen çay markaları, otsu tada sahip olan çaylar üretmeye başlayacak. Ama ben siyah çayı daha çok seviyorum, yani bildiğimiz normal klasik çayı. Hatta bu yazımı yazarken de klavyemin yanında bana bir kupa dolusu sıcak çay eşlik ediyor. Ben kesinlikle ama kesinlikle bir çaycıyım, bunu duymayanınız kalmamıştır ve bu trend en çok beni sevindirecek gibi!

Denizden gelen atıştırmalıklar


Önümüzdeki dönemde "deniz ürünleri" zevkiniz yalnızca konserve ton balığı veya kalamar cipsiyle sınırlı olmayacak. "Denizden babam çıksa yerim!" diyenleri memnun edecek bu trend, sofralarımızı deniz yosunu cipsleri ve yine yosunlardan yapılan noodle'larla donatmaya niyetli. Yine de ben kendi adıma şimdilik almayayım. 

"Çirkin" sebze-meyve algısı değişecek


Her şeyin en güzelini paylaştığımız sosyal medya doğal, ezik, hatta neredeyse "çirkin" olan sebze ve meyveleri yemeklerimizde giderek dışlamamıza neden oldu. Ama her şeyi cilalayarak paylaştığımız bu akım bile artık doyum noktasına ulaştı ve bir şeyin en doğal hali yeniden rağbet görmeye başladı. Dünyanın yıllık yiyecek üretiminin üçte birinin çöpe gittiğini biliyor muydunuz? Bu, 1,3 milyar ton yenilebilir yiyeceğin israf edildiği anlamına geliyor. İşte bu yüzden 2019 trendlerinden biri de dünyaya karşı daha duyarlı olmamızı ve çürük meyve ve sebzelere mutfağımızda yer açmamızı söylüyor.

Instagram'lanabilir yemekler


Değişen trendlerden bahsettik ama bir yemeği yemeden önce fotoğrafını çekme döneminin sonu henüz gelmedi. Mekanlar, müşterilerini önlerine servis edilen yiyeceklerin önce fotoğrafını çekip sonra paylaşmaları için teşvik etmeye devam ediyor. Ben de özellikle yurt dışındaysam yediğim ilginç yemeklerin fotoğraflarını çekip paylaşmayı seviyorum. Ama burada görüntüden çok ilginçliğini önemsiyorum sanırım. Prag'da karşıma çıkan yosun rengindeki erimiş peynirli bezelye çorbası Instagram'ımda paylaştığım yemek fotoğraflarından biri mesela... 

Hiperyerellik


Dünyada pek çok restoran artık sebze ve meyvenin olabildiğince kısa mesafeden temin edilmesini esas alan "hiperyerellik" trendinin sesini dinliyor. Pek çok ünlü restoranın şefi, yemeklerinde kullanacağı sebzeleri kendi bahçesinde yetiştirdiklerinden seçiyor. Geçtiğimiz ay röportaj yaptığım şef Refika Birgül'e de sordum bunu. O da, programlarında yaptığı yemeklerde kendi terasında ektiği sebze ve otları kullandığını ya da Kuzguncuk'un semt pazarından, bostanlarından alışveriş yaptığını anlatarak şöyle söylüyor: "Farklılıkların yaşayabilmesi, bu dünyanın kaynaklarının daha hakkaniyetli kullanılabilmesi ve lezzetli yemekler için yerelliğin var olması ve devam etmesi çok önemli."

Her işin başı sağlık 


Sağlıklı beslenme gündemde olmaya devam ederken, bizi trend niteliğindeki çeşitli diyetlerle ve yeme biçimleriyle tanıştırmaya da devam ediyor. Glütensiz, ketojenik, paleolitik, şekersiz, vegan, vejetaryen ve pesketaryen gibi farklı beslenme alışkanlıkları ve yönelimleri her geçen gün artıyor. Gelecekte diyet mutfak şefi diye spesifik bir meslek bile olabilir. Kefir ve ev yapımı turşu gibi probiyotik özelliği olan yiyecekler de önemini korumaya devam edecek.

Hazır süt, yoğurt ve kefirler aslında zararlı mı? 


Tabii market raflarından aldığımız hazır kefirler, sütler ve yoğurtların "doğal" olmadığını, antibiyotikle raf ömürleri uzatılmış yapay sütler, yoğurtlar ve kefirler olduklarını maalesef biliyoruz. Hatta şu an bu yazıyı hazırlarken tesadüfen gördüm, Buğday Ekolojik Yaşamı Destekleme Derneği üstlerinde "doğal" yazarak ürünlerini pazarlayan bazı markalara karşı bir imza kampanyası başlatmış.

Daha az et


Araştırmalar, daha az et tüketilmesi halinde pek çok hastalıktan korunacağımızı ve çevreye daha az zarar verileceğini ortaya koyuyor. Belki de yemeklerimizde etsiz yapamıyoruz ve ete ihtiyaç duyuyoruz, ama et tüketimini sınırlandırmak gerektiği de ortada. Her gün hamburger ya da pizza yemek kesinlikle hiç sağlıklı değil. Bu nedenle "geleceğin eti" olarak öne çıkan yapay etin kullanımının giderek artacağı öngörülüyor. Pek çok restoran, menüsünde bitkilerden elde edilen yapay etle ya da falafelle yapılan hamburgerlere yer vermeye başladı bile. Bu sene restoranlarda daha az et, daha çok sebze yiyeceğiz gibi görünüyor. Tabii dışarıda yediğimiz salatalarda marulların yeterince yıkanmadan önümüze konduğu da bir gerçek. Zaten dışarıda yemek yemek zorunda olmak başlı başına sıkıntılı bir durum ya, neyse...

Beni sosyal medya hesaplarımdan takip edebilirsiniz: 

31 Ekim 2018 Çarşamba

SPORA GİTMEK VS SPOR YAPMAK VE NE OLACAK BU GEZEGENİN HALİ?



"Spor yapıyor musun?" sorusunun günümüzde tek karşılığı aslında şu: "Bir spor salonuna gidiyor musun?"

Ben peşin peşin söyleyeyim... Hayatımda spor salonuna hiç gitmedim!

Ama bu demek değil ki "spor yapmıyorum"!

Yürüyüş yapıyorum, bisiklet sürüyorum, yüzüyorum... 

Kendimi AVM'lere tıkıştırılmış kapalı spor salonlarında ticari amaçlarla üretilmiş ortamlara hapsetmiyorum, açık havaya çıkıyorum yani!

Bundan daha iyi spor var mı?

Spor salonlarında çılgınlar gibi spor yapmak son beş-on yıl içinde hayatımıza girdi.

Bazılarına gerçekten faydalı oluyordur ama bazıları da sadece gitmiş olmak (nasıl olsa herkes gidiyor ya) için gidip kendini kandırıyor.


Şu anda dünyada "idealize" edilmiş olan; kadınların zayıflayıp incecik olması, erkeklerinse kas yapması. 

Peki ideal beden ölçülerini kim tanımlıyor? Tabii ki endüstri. Sinema endüstrisi, reklamcılık sektörü, ilaç ve kozmetik sanayisi. Neden? Siz de bundan ticaret kokusu almıyor musun?

Eskiden de balık etli kadın olmak idealdi mesela, çünkü sağlıklı ve revaçta olan oydu! Öbürü çelimsiz, zayıf, hastalıklı olarak tanımlanıyordu. 

Erkekler için bakacak olursak; biraz sosyal medya, biraz bu kas yapan ilaçların piyasaya sürülmesi derken derken ideal olarak kaslı erkek bedeninde karar kılındı... Günümüzde spor salonuna gitmekle yetinmeyip bu ilaçları kullanıp kısa yoldan son derece tehlikeli bir şekilde karın kası yapmak isteyenler, yapanlar var... Sırf böylesi idealize edildiği için! Ama böyle ilaçları kullanıp hayatını kaybedenler de var.

Bir de bu kadınlar için sürekli bir diyette olma hali ve erkekler için de daha, daha, daha fazla kaslı olma isteğinden dolayı market raflarına sokuluveren şu az yağlı, light ürünler, protein sütleri meselesi var... 

Bunlar öyle böyle değil, çok zararlı!

Markette satılan kutu süt zaten süt değilken, bir de bunu diyet süt, light süt, proteinli süt diye ambalajlayıp sattıkları şey, çok çok daha zararlı!

Uzmanlar ve doktorlar uyarıyor zaten, diyet ve az yağlı bir şeyi hiç almayın diye... 

Dönelim kas konusuna geri... 

Kas deyince akla şu günlerde en çok gelen isim olduğu için onu örnek vereceğim.

Can Yaman...

Hayatımıza ekranlarda hoş bir sada olarak kalan Gönül İşleri ile giren Can Yaman’ın çok değil, birkaç yıl içinde geldiği nokta kaslı dev tank adam Hulk’ı aratmıyor. Zaten bununla ilgili çok sayıda caps de dönüyor sosyal medyada. Kötü bir oyunculuğunuz, ama iyi bir vücut yapınız varsa, gelsin milyon dolarlar ve instagram’da milyonları aşan takipçi sayıları!

Samimi soruyorum: Şimdilerde Erkenci Kuş’la gündemde olan Can Yaman’ın vücut şeklini siz beğeniyor musunuz? Ben çok abartılı buluyorum. Pek sevimli bir görüntüsü yok. Kas yapıp “kas”ıla “kas”ıla gezenler hiç sempatik gelmiyor.

Diyeceğim o ki, bence kendinizi spor salonlarına boşu boşuna tıkmayın...

Yürüyün, koşun, bisiklet sürün...

Kendini spor salonuna hapsetmektense, doğal havada ve gerçekten sağlıksa sağlık, sporsa spor için sporu işte o zaman yapmış oluyorsun çünkü.


Yine bu konu çerçevesinde değinmek istediğim birkaç farklı nokta daha var ki, o da kozmetik, ilaç ve yeme içme mevzularına dair. 

Mesela geçenlerde kozmetik/güzellik/bakım mağazalarından birinde yüzde elli indirim olmuştu, insanlar nasıl birbirlerinin altından üstünden atlayarak reyonları talan etmişti, hatırlıyor musunuz? 

Arkadaşlar, yapmayın. 

Şunu hiçbir zaman unutmayın ki, bu tip mağazalar aslında sizin güzellik sorununuza deva olmak için değil, o sorunlarınızı devam ettirmek için varlar. 

O “mucize” kremlerin kaç tanesi gerçekten işinize yaradı? 

Ben söyleyeyim: Hiçbiri! 

Ama siz yine de bir ümit ve içimde kalacağına alıp bir deneyeyim mantığıyla almaya devam ediyorsunuz. Hayır, yararı olmadığı gibi cilde ve sağlığa zararları var böyle şeylerin.

Aynı şekilde ilaç endüstrisi de böyle. 

Çoğu ölümcül hastalığın tedavisinin aslında çoktan bulunduğunu, ama ilaç satmak uğruna hiç açıklanmadığını, piyasaya sürülmediğini duymayanınız var mı?

Çünkü tedavi yöntemi açıklansa, o zaman o ilaçlar satmayacak... E o zaman birileri nasıl para kazanacak? 

Bunların hepsi ticaret!




Bir de, dün akşam televizyonda bir sağlık programında tartışan doktorları dinledim. Özetle hepsinin söylediği ortak şey şu: “İster vegan ol, ister etobur; nasıl olsa artık hiçbir şey sağlıklı değil, her şey ilaçlı!” 

Hayır biz ne yiyeceğiz ne içeceğiz? Et-tavuk yeme, hepsi iğneli, aşılı, kapalı ortamlarda yetişen mutsuz, sinirli inekleri yiyoruz, sütler süt değil, yoğurtlar da öyle, meyve sebze yiyeyim desen onlar da iğneli, ilaçlı, üstlerine spreyler sıkılıyor, balık diyorsun dip balıkları da denizler kirletildiği için tehlikeli, marketlerdeki paketli ürünlerden zaten uzak durmamız gerek. Ne yiyelim, aç mı kalalım? Aç kalmak cidden daha iyi gibi görünüyor.

Artık lafı iyice uzattığım yazımı kapatırken, hazır televizyon demişken, dün Zuhal Topal’la Sofrada programında denk geldiğim bir şeyi de paylaşmak istiyorum: Montajda suflörü kesmeyi unutmuşlar! Suflör kız, masada yarışmacılar kavga ederken birbirlerine söyleyecekleri lafları kulaklarına fısıldarken, talimat verirken görünüyor! Bu tam bir "ŞOK!!!" değilse nedir? Acaba ne söylüyordur? “Sen onu şuradan vur... Sen bunu söyle... Ortalığı karıştır... Bak şunu demeyi aman ha unutma... Senin elinde bu koz var, hadi onu kullan...” Kullan ki, reyting alalım anacım! Kadın da başını sallıyordu. Hayır zaten biliyoruz da, kurguda siz kesmeyi unutmuşsunuz, herhalde gözünüzden kaçmış...

Eh, bunların hiçbiri aslında bilmediğiniz şeyler değildi ama gene de yazayım dedim.

Ayın son günü de olsa araya bir yazı sıkıştırayım dedim.

Kendinize çok iyi bakın!



10 Eylül 2018 Pazartesi

YAZ SONU...


Herkese merhaba!

Bir yaz daha gelip geçti... Oysa sanki dün Temmuz'a yeni girmiştik, değil mi? Ama ben daha başından biliyordum böyle olacağını, göz açıp kapayıncaya dek geçeceğini. İşte hayat da böyle bir şey. Sürekli bir koşturmaca, bir telaş derken günler geçip gidiyor. İyi ve/ya kötü, bu yazı da geride bıraktık. Şimdi kışa hazırlanma, kışlıkları raftan çıkarma zamanı. Ben her şeye rağmen sıcağı seven bir insanım, o yüzden bu geçiş dönemleri benim için biraz zor oluyor. Palmiyeler, bisiklet, güneş, deniz tuzu hiç bitmesin istiyorum. Ama her şeyin de bir sonu var tabii. 2018 yazı da blog'da yerini alsın diyerek, iki ayımı nasıl geçirdiğimi kısaca yazayım.

Beni instagram hesabımdan takip edenleriniz görmüştür, bu yaz tatilimi yine Marmaris'te geçirdim. Çünkü Marmaris her yaz başka güzel! Dağları yemyeşil, denizi masmavi. Bu bayramdaysa son zamanların en büyük rekorunu kırdı: Tam 1,5 milyon ziyaretçiyi ağırladı. Gerçekten de plajlar, otoparklar tıklım tıklım doluydu. Şimdi neyse ki şehir o eski haline geri dönmeye başladı. Benim için de dönüş vakti yaklaştı... Ama buralar için en güzel zamanlar Eylül ve Ekim aslında. 

Sadece Marmaris değil; civar kasabaları, köyleri ve koyları da harika... Şehrin içinde İçmeler ve Armutalan, sonra Turunç, Çiftlik, Bayır, Selimiye ve Bozburun da her zamanki gibi sık sık gittiğim yerler oldu. Fazla popülerlik Selimiye'ye pek yaramadı, çok sıkış tıkış bir yer olup çıktı. Kafeler/restoranlar ne de pahalıydı bu yaz! Her şey bildiğiniz gibi öyle zamlandı ki, Marmaris’te perşembe günleri kurulan ve her şeyin en tazesini bulabildiğiniz büyük köy pazarı bile bu sene market fiyatlarıyla yarıştı. Market demişken, Migros Jet'lerin sayısıysa ilçede inanılmaz derecede arttı ve adeta bakkal gibi her iki adımda bir onlara rastlar oldunuz. Düşünüyorum da, ben de ne zaman market ihtiyacım olsa Migros'a gittim. En çok parayı yine Migros kazandı sanırım. 

Bol bol kitap okudum, bisiklet sürdüm, lezzetli yemekler yedim, alışveriş yaptım, yüzdüm ve yazdım tabii. Beni instagram'dan takip edenleriniz, özellikle de anbean paylaştığım story'lerde, tatil maceralarımın ve deneyimlerimin yanı sıra bilgisayar ekranımı da görmüştür: Yeni hikaye ve kitaplar geliyor. Yani ben yazıp yazıp bilgisayarımın masa üstünü dolduruyorum ama ne zaman, nasıl basılacaklar bilmiyorum. Mesela çok beklediğiniz Ters Düz'ün ikincisi şu an için maalesef basılamayacak gibi, çünkü yayınevleri de zor günlerden geçiyor. O yüzden, geçen sezon burada, blog'umda yayımladığım Mürekkep Kokunu İçime Çektim gibi yine buralardan bölüm bölüm mü bir şeyler yazsam/yayımlasam diye düşünüyorum. Ne dersiniz?  


Eğer uslu bir çocuk olduysanız; beni yaz boyunca Marmaris’te sabahları erkenden sahilde bisiklet sürerken, yatlı iskelelerden ıssız kumsallara o koy senin bu koy benim denize girerken ve havuz başı şezlonglarında kendini kaptırmış saatlerce kitap okurken görmüşsünüzdür. Bonus olarak da, istisnasız üç günde bir bisiklet tamircisinde ve her ay başı süpermarketin dergi reyonunda. Evet, bu yaz da yine pek çok kitabın yanı sıra bir sürü dergi aldım! Artık dergi okuyan pek kalmadı gibi, ama ben onları hala çok seviyorum. Kitap olaraksa Yürüyen Kentler’in devamı olan İhanet Altını, Cehennem Makineleri ve Karanlık Düzlük, bu yaz elimden bırakamadığım kitaplar oldu. Yazar Philip Reeve'in bilim kurguya dair gerçekten muhteşem bir hayal gücü var! Ve beni daha da sabırsızlandıran haberse, Yürüyen Kentler'i Aralık ayında nihayet sinemalarda izleyebileceğimiz! 

Sabahları altıda kalkıp palmiyeler arasında sahil boyunca bisiklet sürmeyi çok özleyeceğim. Evet, beni yakından tanıyanlar bilir, her zaman her yerde çok erkenciyim! Marmaris'te de sabahları erkenden uyanıp bisiklet sürdüm. Yani bu yaz da gelenek bozulmadı... Kahvaltı masasınaysa en geç sekiz gibi oturmuş oluyorum. Trabzon’da kızarmış ekmek üzeri tereyağı varsa, burada da süzme var! Pazardan alınan ekşimsi süzmeyi reçelle veya balla yemek nefis oluyor. Marmaris'te geceler serinlemeye başladı ama gündüzler hala çok sıcak. Tabii sıcaklarda bile beş fincan çay içmeye devam. 


Geçen yine Firdevs Hanım’la yatımızda minyatür şemsiyeli portakal suyumuzu içip, Ziyagil Köşkü'nü ele geçirme entrikaları planlıyoruz Marmaris’e karşı. Derken arka taraftan suya düşme sesi geliyor; hiç şüphesiz laf dinleyen Katya olmalı bu. Kendilerine gün doğan Mukaddes Hanım’la Ferhunde, karşılıklı gülüşüyor. Ve Zerrin kamaradan sesleniyor: "Yaz nasıl gidiyor? Eğleniyor muyuz, oynuyor muyuz anam?"

Peki sizin yaz tatiliniz nasıl geçti? Yorumlarda buluşalım!

Sosyal medya hesaplarım: 

22 Haziran 2018 Cuma

GÜNÜBİRLİK ÇAMLIHEMŞİN MACERAM


Trabzon'dan günübirlik Çamlıhemşin macerası harika geçti! 

Gün köyün en meşhur pastanesinden aldığımız nefis çörekler, keteler ve Laz börekleriyle başladı; hatırladığımda en son onuncu fincan çayımı içiyordum. 

Hava tüm hafta boyu yağmurlu diyordu ama Çamlıhemşin'e gideceğimiz için mi ne şans bizden yanaydı, güneşli ve acayip sıcaktı. 

Zil Kale'ye çıkıp vadiye tepeden baktık.

Palovit Şelalesi'nin görkeminde ve gölgesinde serinledik. 

Buz gibi Fırtına Deresi'ne ayaklarımızı soktuk. 

Çat Köyü'nde çatalımızı bol tereyağlı kuymağa doladık. 

Kaçkar Dağları Milli Parkı'nda Türkiye'nin tek şimşir ormanını gördük. 

Ve ben, günü nehir üstünde cambazlık yaptığım zipline ile sonlandırdım! 

Her yaz Güney sahillerine inmeden önce, Kuzey'in tadını çıkarmak gerek... 

Bu muhteşem günün hatıraları silinmesin diye, detayları instagram hesabım @ofluoglumert'te Çamlıhemşin story'lerimde profilime kaydediyorum. Beni takip etmeyi unutmayın!

instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert 

Not: Trabzon'un sahili çok bozuldu. Deniz dolduruldu, hala da dolduruluyor, doğal kıyı şeridi yok edildi, kumsalların yerinde şimdi iş makinelerinin toz toprağı var. Rize de değil ama Rize'nin dağları, Çamlıhemşin, Çat vb için nispeten hala el değmemiş diyebiliriz. 

1 Haziran 2018 Cuma

PRAG GEZİ REHBERİ VOL. 3: GÜNÜBİRLİK KARLOVY VARY GEZİSİ

Prag caz kulüpleri, bohem yaşam tarzı, Franz Kafka’dan Nazım Hikmet’e, Atatürk’e sayısız ismin hatırası ve kafeleriyle, Avrupa’nın yükselen yıldızı. Caz melodilerinin arka fondan hiç eksik olmadığı bir şehir burası... Vltava Nehri kıyılarında taze bir nefes almanın şimdi tam zamanı. Sizler için hazırladığım Prag gezi rehberinin üçüncü ve son yazısı karşınızda! İşte günübirlik Karlovy Vary turumdan notlar... 

Herkese merhaba! Şu yazımda sizlere  Prag'da ne yapmalı, nerelere gitmeli, nereleri gezmeli gibi konularda bilgi vermeye çalışmış, şu yazımda da Prag'da nerede ne yemeli sorularına cevaplar vermiştim. Şimdi de Prag'a iki saat mesafede olan Karlovy Vary'yi anlatacağım kısaca. Böylelikle Prag dosyası da kapanmış olacak. 


Prag'dan Karlovy Vary'e giderkenki yol üstünde sapsarı kolza çiçekleri... . Sarı kolza çiçekleri, yol boyunca size eşlik ediyor. Prag'dan bunalanların hafta sonu evleri de yolda yanlarından geçtiğiniz küçük köylerde gözümüze çarpıyor. Almanların "hütte" evleri, Çeklerde "chata" olarak karşımıza çıkıyor (bilgi için babama teşekkürler).


Prag’a gelmişken, Karlovy Vary'e de günübirlik bir kaçamak yapmadan olmazdı… Prag'dan yaklaşık iki saat uzaklıkta bir yer olduğu için günün yarısının yollarda harcanacağı anlamına geliyordu bu; ama nihayet vardığınızda, bu yolu gitmeye fazlasıyla değen bir yer olduğunu anlıyorsunuz. Gerçekten de söylendiği gibi yemyeşil bir yeryüzü cenneti burası. Şifalı kaplıcaları ve sıcak suları var. Çeşmelerinden akan sıcak suları bazı hastalıklara şifa oluyormuş, ben tadı nedeniyle pek içemedim. "Kralın banyosu" anlamına gelen Karlovy Vary kimleri ağırlamamış ki... 1918 yılında Atatürk yaklaşık bir ay kadar burada kalmış, kaldığı otelin kapısında bugün onun adı yazıyor. 


Biz şansımıza soyluların buluşma gününe denk geldik! Her tarafta başlarında silindir şapka olan beyefendiler, saçlarına çiçek kondurulmuş hanımefendiler vardı! Soylu olsun veya olmasın, sokakta yürürken giyimine özen gösteren insanlara bayılıyorum. Pahalı/marka giyinmekle hiç alakası olmayan, tamamen önce kendine ve sonra başkalarına saygıyla alakalı bir şey bu. Temiz ve özenli olan tarz sahibi insanlar beni çok çekiyor. Bir saç bandı, bir kasket, bir kolye, bir saat... Bunlar, bir insana ait önemli ipuçları bence.


Karlovy Vary’den dönerken buraya özgü bardaklardan, porselenlerden, kremlerden ve yiyecek içeceklerden almayı ihmal etmemek gerek. Hava bir ara kapandı ama yağmur yağmadı. Harika bir bahar gününü geride bıraktık… Bakmayın Karlovy Vary’nin güzel, küçük bir kasaba olduğuna, sessiz sakin bu kasaba aynı zamanda Film Festivali ile de biliniyor. Hatta bu yıl da Haziran sonunda düzenleniyor film festivali. Son olarak, James Bond’un Casino Royale filminin görkemli otel sahnelerinin bu küçücük Karlovy Vary’de çekildiğini de not düşerek yazımı sonlandırayım. Umarım yazım yolu buralara düşeceklere faydalı olur. 

Beni sosyal medyadan da takipte kalmayı unutmayın: 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert 

12 Mayıs 2018 Cumartesi

PRAG GEZİ REHBERİ VOL. 2: NEREDE NE YEMELİ?

Prag caz kulüpleri, bohem yaşam tarzı, Franz Kafka’dan Nazım Hikmet’e, Atatürk’e sayısız ismin hatırası ve kafeleriyle, Avrupa’nın yükselen yıldızı. Caz melodilerinin arka fondan hiç eksik olmadığı bir şehir burası... Vltava Nehri kıyılarında taze bir nefes almanın şimdi tam zamanı. Sizler için hazırladığım Prag gezi rehberinin ikinci yazısı karşınızda! Bahşiş isteyen garson kız verdiğimiz bahşişi az bulunca ne yaptı? Maruz kaldığım sokak yiyeceği "trdelnik"le ilgili neden söylendim? Prag'da hangi kafe hayal kırıklığı yarattı, hangi kafe benden on üstünden yirmi aldı? Prag'da en çok sevdiğim restoran hangisiydi? Peki nerenin tuvaletinde dahiyane bir fikirle karşılaştım? Karlovy Vary'de sokakta kimlerle karşılaştım? Hepsi ve daha fazlası için keyifli okumalar! 🍽️

Herkese merhaba! Bir önceki yazımda sizlere Prag'da ne yapmalı, nerelere gitmeli, nereleri gezmeli gibi konularda bilgi vermeye çalışmıştım. Bu yazımdaysa Prag'da nerede ne yemeli konusunda tavsiye ve deneyimlerimi paylaşacağım. Sanırım öncelikle en sevdiğim yerden başlamam gerek.

Bistro Caprova: 9/10 

Prag'ın gizli hit'i neresi diye soracak olursanız, size hiç düşünmeden Bistro Kaprova derim! Listemde yoktu, sokakta yürüyorken önünden geçerken ışıltısına kapılıp içeri girdik.

Son derece şık bir yer burası... Prag'da Prag'a özgü yöresel yemek yapan bir yer pek yok, zaten Prag'ın öyle zengin bir mutfağı da yok. Bistro Kaprova da dünya mutfağı yapan bir yer. Çorbaları ve balıkları nefis. Yemekten önce getirdikleri ekmekler de öyle. Biraz pahalı bir yer, ama buna değer.


Ekmek ve zeytinyağı tam bir İtalya esintisi taşıyordu ve çok hoşuma gitti. Üstünde iri tuz taneleri olan bu yağlı ekmeğinin tadı hala damağımda. (Gerçi hesap gelince, bu ekmek sepetinden de para almış olduklarını gördüm.)

Adeta bir yosun görünümünde olan, erimiş peynirli bezelye çorbası nefisti. Aslında ilk başta sadece peynir geldi, ben bir an için “çorba buysa aç kaldık” diye kalakalmışken, şef garson şov yaparak gelip katımsı, yeşil bir sıvıyı tencereden peynirin üstüne dökerek çorbayı tamamladı. Kaprova’nın geometrik şekilli yamuk tabaklarına bayıldım. Bu çorba 22-23 lira civarında olmalı.

Somon balığı... Şu sunumun şıklığına bakar mısınız? Yemeklerinin sunumuyla ve lezzetiyle, mekanın atmosferi ve dekorasyonuyla Prag’a gelince kesinlikle uğranması gereken bir restoran burası. Az önce içtiğim çorbaya benzer yeşil sıvı, somon balığının zemininde de vardı ama tatları birebir aynı değildi. Bu tabakta gelen somon balığı 80 lira.

Size Kaprova biraz pahalı demiştim. Ama gerçekten buna değen bir yer. Üstelik üst katında güzel bir kitap bölümü de var. Yani eğer yolunuz Prag'a düşerse, Kaprova'ya mutlaka gidin. Tuvaletlerinde elinizi yıkadıktan sonra kutulamak yerine baya evdeki havlular gibi olan havlulara silip sonra da havluyu çöpe atıyorsunuz. Ben böyle bir konsepte Türkiye'de rastlamadım. Bence dahiyane bir fikir.

Prag'da bahşiş olayı 

Bahşiş isteyen garson kız verdiğimiz bahşişi az buldu! Prag'da gittiğiniz bir restoranda, hatta sadece kahve içtiğiniz bir kafede bile, bahşiş bırakmanız bekleniyor. Garsonlar hesabı getirdiklerinde “Bahşiş dahil değildir, bahşiş bırakmak ister misiniz?” diye soruyor. Böyle diyen bir yerde yaklaşık 10 lira bahşiş bıraktığımızda garson kız burun kıvırdı, “This is nothing” dedi (yorumu size bırakıyorum)… Bazı yerlerde de hesap istediğinizde fişin üstünde iki fiyat geliyor. Biri bahşişsiz, diğeri kendi kattıkları bahşişli fiyat. Tabii ki bahşişliyi ödemenizi bekliyorlar. Eğer vermezseniz soruyorlar. Yani “gönlünden ne koparsa ver abi” olayı Prag’da pek hoş karşılanmıyor ve yapılmıyor. Prag’daki garsonlar size vereceğiniz bahşişin miktarına kadar ayar çekmeyi seviyorlar. 

Trdelnik sorunsalı 


Trdelnik nedir? Bir çeşit tatlı. Çeklerin kalın şişlerde döndüre döndüre pişirdiği şekerli bir şey. Ama açıklıyorum: Bu trdelnik denen şey kesinlikle zorlama, kesinlikle uydurmasyon. Üstelik bunu ben değil, konuştuğum Çekler söylüyor! Onların böyle bir tatlıları yokmuş, meğerse bu trdelnik son birkaç yılda çıkmış! Ama Old Town bölgesinde her adım başı bir trdelnikçi olduğu için ben de maruz kaldım ve mecburen yedim. Sonuç: meh, yani burun kıvıran emoji. 


Bildiğin Nutellalı ekmek ya da waffle falan yani bu. Ortalama sade bir trdelnik 70 krona, içine eklemeler yaptıkça 150-160 krona kadar yolu var/çıkıyor. Yani ortalama bir trdelnik 14-15 lira. Waffle gibi işte. 

CAFE SLAVİA 


Nazım Hikmet’in gittiği Cafe Slavia hayal kırıklığı oldu… Ortam da, çalışanlar da beklediğimiz gibi değildi… İlgisiz ve soğuklardı... Kahvesi de kötü… Dondurması fena değildi… Zaten Slavia'yla ilgili beğendiğim tek şey dondurması oldu ama o da zaten Prag'da her yerde dondurma böyle güzel, çünkü hazır. Duvarda Hikmet’in fotoğrafını ara ara bulamadık! Garsonlar da bilmiyor. En sonunda bir köşede bulduk, küçücük bir Google resmi…Yani Google'da Nazım Hikmet yazınca çıkan resimlerden birini basıp duvara asmışlar. Onu da zorla bulduk. Cafe Slavia tam bir hayal kırıklığıydı. Eğer ille de gitmek istemiyorsanız, Prag gezinizde burayı kesinlikle es geçebilirsiniz. Zira bir aşağıda tanıttığım Cafe Cafe'ye övgüler geliyor birazdan.

CAFE CAFE 10/10 


Cafe Cafe'ye aşık oldum... Muhteşemdi! 


Buraya on üstünden yirmi veriyorum! Hangi kekini yediysek çok iyiydi, tadı damakta kaldı yani! Son derece şık ve nezih bir yer. Prag’ın en iddialı yeri. Rezervasyonsuz gitmeyin. Bistro Kaprova'yı öğle ve akşam yemekleri için, Cafe Cafe'yiyse sabah kahvaltıdan sonra veya kuşluk vaktinde çay içmek için gönül rahatlığıyla tercih edebilirsiniz. Ben beyaz çay içtim. Prag'da siyah çay bulmak gerçekten sorun çünkü.

Çaysız kaldım!

Otelin kahvaltısı çok güzel ama şöyle bir sorun var ki normal siyah çay bulunmuyor. Yok, demleme çay aradığımı sanmayın sakın, poşeti bile yok. Bergamotlu earl grey koymuşlar ve bu benim için büyük bir sorun çünkü asla sevmediğim bir kokusu ve tadı var ve kahvaltıda siyah çay yerine bergamotlu earl grey içmemi benden kimse beklemesin. 🙃 Kısacası kekler, reçeller, ekmekler, peynirler kuru kuruya iniyor boğazımdan aşağı. Tamam çok acıtasyon yaptım ama öyle yani. Peki benim gibi güne çaysız başlayamayanlar burada mı? Elbette normal siyah çaydan bahsediyorum. 

Ristorante Pizzeria Giovanni 4/10

Old Town'daki Ristorante Pizzeria Giovanni'yi de pek beğenmedim. Zaten Old Town'daki restoranlar genelde hep turist tuzağı ve özensiz yerler oluyor, bu hangi şehrin Old Town'ına giderseniz gidin genelde böyledir. Yemekleri de çok kötüydü. Ama haksız mıyım? Şu pizzaya bakın... Domates çorbası gibiydi içi! Üstelik hamuru da hiç ince değildi, tabak gibi kalındı. 



Hotel U Zlateho Stromu Restaurant

Burası da Old Town'daki turist tuzağı yerlerden biri... Sakın ha gitmeyin. Üstelik o kadar çok şey yiyip içtikten sonra, sokağın karşı tarafındaki trdelnik'çiden alıp geldiğim trdelnik'imi burada yememi çok gördüler. Garson kız yanımıza gelip "Bu bizim yiyeceğimiz değil, burada yiyemezsiniz!" dedi. Üstelik masada sadece ben yiyordum. Ve orada zaten yiyeceğimizi yemiştik. Ben de, "Sizde trdelnik var mıydı?" dedim. Cevabı biliyordum, tabii ki yoktu. Öyle olsa onlardan alırdım zaten, değil mi? Ama kız yine de onu orada yememe izin vermedi, trdelnik keyfimi bana zehir etti. O nedenle Hotel U Zlateho Stromo'nun restoranına 0 puan veriyorum...

Prag'da hemen her köşe başında rastlayabileceğiniz kurabiye dükkanları var. Zencefilli kurabiye adam, 5 lira. Apfelstrudel'leri de saymıyorum artık, onlardan da bol bol yedik çünkü burada hemen her kafede var bu kek. Uzun lafın kısası, özellikle Cafe Cafe ve Bistro Kaprova'ya gitmenizi şiddetle öneririm... 


Prag'da ne yemeli ne içmeli yazımın sonuna geldik... Bir sonraki yazıda size Karlovy Vary'i anlatacağım!

Diziler, Filmler... Ne İzlesek?

The Shards 80'ler modası Instagram üstünden pazarlanırken ve insanlar da gönüllü üreticiler olarak 80'ler fotoğraflarını keyifle pa...