21 Ocak 2014 Salı

TRUMP CADDE, KUSURSUZLAR, KAFA'NIN İLK HASHTAG'İ!

Trump Cadde'ye ilk gidenlerden biri de ben oldum. Aslında, daha bugün gittim. Çok beğendim! Trump Towers'ın bu projeyle birlikte yeniden canlanacağını düşünüyorum. Gitmişken, "Kayıp" dizisindeki bir oyuncuyu röportaj verirken gördüm. Kafeleriyle ve mağazalarıyla, yorumlarım ve tabii ki çektiğim özel fotoğraflarla Trump Cadde'yi en kısa zamanda detaylıca anlatacağım.

***

Perşembe'ye "Kusursuzlar"ı yazıyorum. Beyoğlu Sineması'nda, Başka Sinema'da izledim bu filmi. Şok edici finaline kadar izleyiciyi diken üstünde tutan bir psikolojik gerilim filmi "Kusursuzlar". E benim de söyleyecek çok sözüm var!

***

Sıradan bir hashtag olsun bu da: #kafadergiblogspot. Evet, yaratıcı bir şey değil; çünkü malumunuz -özellikle de şu günlerde- "kafa" adının geçmediği bir proje yok. O yüzden, "Neyin kafası?" gibi bir hashtag oluşturmak istemedim, blogumun adı olsun istedim sadece. Kafa'nın ilk hashtag'i böyle olsun bakalım. Ha bu iş de sizin başınızın altından çıktı. Umarım iki-üç tweet atarsınız da rezil olmayız! (Şaka yapıyorum, canınız sağ olsun!)

Not düşümü: İlk tweet'i ben atıyorum!


18 Ocak 2014 Cumartesi

TEK KAPAK YETER Mİ?

Tek kişilik dev kadrodan (yani sadece benden) oluşan Kafa Dergi'nin yeni yılın ilk sayısını tek kapakla geçiştireceğini mi sandınız? Yanıldınız, efendim! Buyurun işte, 6. sayımın iki kapağı olsun istedim ve ay bitmeden 2. kapağı yetiştiriverdim. Aslında ay başında ilk kapağı yaparken derginin içeriğinden hiçbir şey koymamaya özellikle dikkat ettim. Yani orada 2014 dilekleri ve ajanda yaprağındaki 2005 yazısının tezat-uyumu olsun istedim, sadece. 2. kapakta da, dergideki konuları peş peşe sıraladım gördüğünüz gibi. Ve kapakta da, dün izlediğim, hakkında söyleyecek çok söz biriktirdiğim "Kusursuzlar"ı konu edindim. Sağlam, detaylı bir yazı yakında geliyor. Şu sıralar çok yazıyorum, çünkü sizden de yazdığım hızda geri dönüş alıyorum. Yani "feedback"leriniz çok iyi. Söylesenize, Kafa'ya günde/haftada ne kadar bakıyorsunuz? Okuyup yorum bırakmadığınız yazı sayısı mı, yoksa hem okuyup hem yorumladığınız yazı sayısı mı daha çok? Belki de okumadan yorum yapanlar da vardır, deyip ortalığı karıştırarak, iyi hafta sonları diliyorum! Sorularımı yanıtlayın ama, ona göre daha çok yazayım!

Not düşümü: Bu arada o olaydan sonra malum yere ilk kez gittim, ama "rustik pizza" yedim.

Not düşümü 2: Filmi "Başka Sinema"da izledim. Ne güzel ne şirin bir yer orası, çalışanları da işlerini severek yapan kişiler... Onu da yazacağım.


17 Ocak 2014 Cuma

6. HİSSİMİN, 2583. ÖRNEĞİ...


Hep böyle oluyor.

Yani benim o günlerde ilgilendiğim, odaklandığım, üstünde durduğum konuyla ilgili bir süre sonra bir gelişme yaşanıyor. O konu bir şekilde hop diye gündem(im)e geliyor.

Hep yazmak vardı aklımda da, "içeriksiz" bir yazı yazmaktan ve bunun saçma bulunmasından korktuğum için yazmaya cesaret edemedim. Ama artık burcumun genel özelliklerinde yazılan 6. hisse gerçekten sahip olduğumu ciddi ciddi düşünmeye başladım.

Bilmiyorum, hangisini örnek versem ki...

Mesela en son, iki gün önce birden aklıma gelen ve anılarımı tazelediğim eski bir arkadaşımla iki gün sonra sokakta karşılaştım. Bu, 6. hisse uyan bir örnek olur mu bilmem. Ama daha önce de bunu o kadar çok yaşadım ki... Çoğunlukla da, tanınmış isimlerle ilgili oluyor bu. Şimdi örnek vereceğim gibi.

Buyurun 6. hissimin 2583. örneğine...

Geçenlerde internette artık hangi linke tıkladıysam, karşıma Sevda Demirel'in Hande Ataizi'ni tokatladığı o canlı yayının videosu çıktı... Olayın yaşandığı yıl 2002. Ben videoyu ilk kez izliyorum haliyle. Yer yer şaşırarak, yer yer "Ben çocukken neler olmuş be!" diye düşünerek... Sonra olayla, olayın o dönemdeki yankılarıyla biraz daha ilgileniyorum, öylesine.

Derken bugün önümdeki gazetede de, televizyondaki programda da Sevda Demirel'e rastlayınca şok geçiriyorum! Çünkü Hande Ataizi ile ilgili konuşuyor!

İkili, bakın 2002'den 2014'e kaç yıl geçti siz hesaplayın, aynı yerde karşılaşmışlar falan ve olay yeniden gündeme gelmiş. Demirel de İkinci Sayfa programında açıklama yapıyordu.

Burada yazmakta olduğum bu yazı, artık sıradanlaşan bu tip magazin olayları ile ilgili değil. Demek istediğim, benim bu durumum. Başıma böyle şeyler çok geliyor. Artık bir nesneyi, bir insanı düşünmekten korkar oldum; çünkü biliyorum ki bir-iki gün içinde onlarla ilgili olumlu ya da olumsuz bir gelişme yaşanacak!

Yazıya küre fotoğrafını elbette espri olsun diye koydum. Öyle saçmalıklara elbette inancım yok. Ama bu 6. his olayı belki de doğrudur, siz ne dersiniz?

Ya da hadi boş verin, tesadüf deyip geçelim...

Not düşümü: E ben şimdi şekil A'da görüldüğü gibi günde iki yazı yayımlayınca, altta kalanın okunma oranı üsttekinden düşük oluyor. Ama ben bunu öylesine, hem de okulda, on dakika içinde yazdım. Televizyon dizileriyle ilgili yazdığım yazıyı okuyun siz asıl, buna önem vermeyin. Ben de şimdi okuldaki "speaking" sınavına gireyim, sonra da "Kusursuzlar"ı izleyip yeni yazıyla geleyim. Ha bu arada, sınavım iyi geçecek, "hissediyorum"!

 

YENİ DİZİLERİN TAHMİNİ ÖMÜRLERİ: KAÇ BÖLÜM SÜREBİLİRLER? #2

Bu sefer de, sezon ortasında başlayan iki yeni diziyi mercek altına aldım. Bakalım kaç bölüm sürecekler? Ama önce ilkini okumanızda fayda var.


“Cinayet”: Bir önceki yaz mevsiminin tüm sıcaklığına inat izlediğimizde içimizi ürperten ve bir sonraki sahnesini iple çektiğimiz “Çıplak Gerçek” adında bir dizi vardı, hatırlıyor musunuz? Hani Hazal adında bir genç kız kaybolunca onun nerede olduğunu bulmak için ailesi, arkadaşları ve polisler arasında başlayan ilişkiler ağını gözler önüne seriyordu. Oyuncu kadrosunda kusur yoktu, senaryo ve çekimler çok iyiydi. Alışık olmadığımız bir formatta ilerleyerek on altı bölüm sürmüştü; ama ne on altı bölüm! Sonuç olarak dizi tadını damağımızda bırakarak ve bitmesi gereken yerde bitmişti. Sezon başında izleyiciyle buluşan “Kayp”ta da buna benzer bir polisiye örgüsü var: Zengin bir ailenin oğlu olan Kerem'i bir gece polisler alıp götürüyor ve ondan bir daha haber alınamıyor. Halihazırda devam etmekte olan bu dizide de tıpkı “Çıplak Gerçek”teki gibi aile ve polis arasındaki ilişkiler ağı işleniyor. Bu tip daha pek çok dizi varken, yani Türk televizyonları belki de hiç olmadığı kadar polisiyeye doymuşken, “Cinayet”in ekran yolculuğuna, hem de benzer bir polisiye örgüsüyle şu günlerde başlaması ona baştan burun kıvırarak yaklaşmamıza neden oluyor. Yabancı bir dizinin “yerli uyarlaması” olan “Cinayet”te olaylar, Komiser Zehra cinayet masasındaki son görevini bitirdikten sonra nişanlısıyla Bakü’ye gitme planları yaparken Gonca adlı bir kızın öldürülmesiyle başlıyor. Ormanda öldürülen Gonca’nın haberini alınca Zehra planlarını iptal edip onun yerine gelen Komiser Yılmaz ile birlikte bu olayı çözmek zorunda kalıyor. Ve klasik senaryo gereği, birbirlerinden hiç mi hiç hoşlanmıyorlar. Öldürülen kızın ailesi ve polis arasındaki ilişkiye bir de başarılı bir politikacıyı katarak gerilim üçgeni oluşturmayı hedefleyen dizinin çok da alışılmadık bir senaryosu yok. Ancak Zehra’yı canlandıran Nurgül Yeşilçay’ın performansı kesinlikle önünde eğilmeye değer. Yeşilçay her zamanki gibi yeteneğini konuşturuyor. Ona eşlik eden Yılmaz yani Engin Altan Düzyatan da yanına gayet yakışmış. Danimarka yapımı bir dizinin Amerika versiyonunu örnek alarak “uyarlamanın uyarlaması”nı bizlerle buluşturan “Cinayet”teki karakol ortamı şimdilik benzerlerinden sıyrılıyor. Bir süredir ekrandan uzak kalan yüzleri buluşturması da “Cinayet”in artılarından. Ne var ki polisiye veya gerilim türünde ilerleyen, yani er ya da geç bir yere bağlanması gereken dizilerde "uzatmalar" izleyiciye pek cazip gelmiyor. Aşk faktörünü kullanarak hikaye bir yere kadar daha devam ettirilebilir, ama reytingler düşünce dizi yayından kaldırılabilir (Bu ekranlar böyle işleri çok gördü). Bence “Cinayet”in ömrü, eğer yeterince izleyiciye ulaşmazsa gösterişli bir yarım sezon; ulaşırsa zaten yoluna devam eder. Aman bir “Arka Sokaklar” vakası daha olmasın da!


“Saklı Kalan”: Sezon ortasında başlayan bir diğer dizi olan “Saklı Kalan” ilk bölümü yayımlandıktan sonra sessiz sedasız yayından kaldırıldı. Mı? Şimdilik dizinin ikinci bölümü yayınlanmadı, ama Show Tv’nin belki de en iddialı dizilerinden biri olan “Saklı Kalan”, eğer ilk bölümündeki enfes kurgusunu devam ettirecekse, ekranlara acilen geri dönmeli. Melis Birkan’ın harika bir şekilde Defne ve Gülce ikizlerini canlandırdığı ve “Öyle Bir Geçer Zaman Ki”nin Hasefe Hanım’ı Meral Çetinkaya’nın önemli bir karakteri oynadığı “Saklı Kalan”ın konusu da ilginç: Holding patronu Murat Cevher’in hayatı eşi Süreyya ve kızıyla gayet yolunda gitmektedir. Defne ile karşılaşıp ona aşık olan Murat’ın eşi Süreyya intihar edince Defne de Murat’ın evli olduğunu öğrenir. Genç kadrosunda Özgür Çevik ve Burak Sağyaşar gibi isimlerin de rol aldığı dizide Neslihan Yeldan’ı da izliyoruz. Yeldan’ın belki de en akılda kalıcı performansı “Sahra” dizisinde canlandırdığıydı. Kısacası, “Saklı Kalan” eğer kendinden emin bir şekilde ekranlara geri dönerse, bence iki sezon devam etmesi kesin olan bir iş.
Not düşümü: Yarın heyecanla beklediğim "Kusursuzlar"a gidiyorum. Onu da yazarım!

14 Ocak 2014 Salı

VAR MI BLOG'DAN GÜZEL SOSYAL MEDYA? E YOK GİBİ!

Kullanılan başlıca internet hesapları facebook, twitter ve instagram. Ama eğer blog'unuz varsa, bence bunlardan hiçbirini kullanmanıza gerek yok. "Hadi canım!" demeyin, kendimden örnek vereyim.

İlk blog'umu 2009'un Eylül ayında açtım. 2013'ün Ağustos ayında da Kafa Dergi'yi ve Ters Düz'ü oluşturdum. Emin olun ki, blog'unuz olunca gözünüz ne twitter'da tweet'lemeyi, ne facebook'ta birbirini dürtmeyi, ne de instagram'da bakınmayı arıyor. Çünkü blog, bunların hepsini kapsayan bir "sosyal medya". Üstelik 140 karakter, 6 saniye gibi kısıtlamaları da yok. Fotoğrafınızı paylaşın, yazınızı yazın... Üstelik herkese açık! Yok onu ekleyeyim, bunu ekleyeyim derdi yok. İsteyen gelsin, baksın kardeşim. Çünkü blog'un mantığı bu. Tabii kendi kimliğini gizleyip yazan da var. Ama ben buna gerek duymuyorum, çünkü zaten paylaşmayı seven biriyim. Dosta düşmana duyuruyorum yazdıklarımı, çünkü kötü bir şey yazmıyorum. (Hem gizlensem de bir süre sonra dayanamayıp, "O benim! Benim işte!" deyip ortaya çıkıveririm, açık ederim kendimi.)

O kadar zaman internete sadece blog'um için girdikten sonra, bu yıl, bakın daha bu yıl, 2013'ün Eylül'ünde twitter ve facebook hesapları oluşturdum. O da zorunluluktan. Hatta facebook'ta blog'umun sayfası gibi bir şey var. Çünkü bir de oraya dağılmama hiç gerek yok, çünkü zaten blog'da yazdıklarımı yazacağım oraya da. Ne gerek var? Facebook'u sırf okul dergisinin yazışmalarını takip etmek için açtım. Twitter'ı da başta Kafa adına açtım, sonra onu pasif bırakıp kendi adımla açtım. Çünkü buna mecbur kaldım. O biraz daha gerekliymiş çünkü. Kısacası şu anda severek (ve sık sık) güncellediğim bir blog ve arada sırada sığdırabildiğim 140 karakterlik düşüncelerimi paylaştığım bir twitter adresim var. Başka da bir şeyim yok!


Siz de bir blogger'sanız eğer, bilirsiniz: Blog dünyası daha özel. Tumblr'la kesinlikle aynı kategoride değil mesela. Blog yazıları, yazanın elinden çıkıp okuyanın yorumlarıyla daha da zenginleşiyor. Aylar, hatta yıllar sonra bile okunuyor. Mesela 2009'da yazdığım, benim bile unuttuğum bir yazıma hala yorum yapanlar var. Bundan daha "üretken" ne olabilir ki? Bizim aramızda ayrı bir paylaşım var. Blog'u olan herkes bilir bunu.

Her sabah uyandığımda ilk blog'a bakarım hatta ben. Yazım beğenilmiş mi, okuyanda nasıl hisler uyandırmış gibi... Twitter'a ve facebook'a bakmam bile. Aklıma gelirse, akşam bakarım. Hemen de çıkarım, yine blog'a dönerim.

Facebook'ta, instagram'da gereksiz yere takılacağıma her şeyimi burada paylaşıp bir seferde bitiriyorum ben işi. En iyisi de bu. Bana ulaşmak isteyen de ulaşıyor zaten. Sadece bilmediğim, tanımadığım takipçilerim yok; ailem, akrabalarım, arkadaşlarım da takip ediyor beni. Ama yorumları takipçilerim yapıyor. Tanıdıklarıma yorum yaptırmıyorum ki hile olmasın. ":)"

Kısacası blog benim için çok özel bir alan. Ölene kadar buradayım ben!


12 Ocak 2014 Pazar

140 KARAKTERLİK TESPİTLER #3

Tespitlere geçmeden önce müjdemi isterim! Çok sevdiğiniz yazı dizimin ikincisini yazıyorum. Perşembe günü yayımlamayı planlıyorum. (Tabii "Şunu da yaz, Mert!" dediğiniz her şeyi yazacağımı da belirtmek isterim.)
Sevgili okurlarım/takipçilerim, nasılsınız? Hayatınız nasıl gidiyor? Yuvarlanıp gidiyor musunuz yoksa düz bir çizgide mi ilerliyorsunuz? Hepsini yazın, tek tek okuyacağım.
Bu arada hava ne kadar güzel, değil mi? Gerçi güneşe aldanmamalı, neticede kış ayındayız ve rüzgar sert esiyor. Ama dışarı çıkıp biraz hava almalı.
***
İlk iki tespit: 1 ve 2. Şimdi de yeni tespitler:
Her hücrem, Karaköy'den Barbaros Bulvarı'na yaptığım gidiş-dönüş yürüyüşün yorgunluğunu hissediyor. Ben hepsininkini hissediyorum.
Evinde mutlu olmayan veya olamayan kişi hiçbir yerde mutlu olmaz veya olamaz. İyi akşamlar veya şimdiden günaydınlar!
2 yüzlü insanlardan uzak durmak gerektiğini söylediği halde 2 yüzlü davranan insanlara artık 4 yüzlü diyorum.
Bu yıldan beklediğim bazı şeyleri iç sesimden dinlediniz...
Otel koridorları için çirkin ve zevksiz tablolar üreten firma... seni bulacağım!
Eski yılın son günü ve yeni yılın ilk günü olması da benim şansım.
Her yılın son gününü hasta olup olmama denkleminde geçirmem, ama bunun mutlu sona bağlanması gelenekselleşti!
Kar kürelerini, düşen kar taneleri içimi ürpertmediği için seviyorum. Hepinize sımsıcak bir yıl diliyorum!
I can't make up my mind if... (Boşluğa benim için her şey konulabilir!)
Tam üç kez başlar gibi yapıp reklama dönen diziler istemiyoruz!
Hava kararınca benim de güneşim batıyor.
Bilgisayar başında yazarken, çizerken gece olmuş. Ben gece olmuşum. (02.00)
Paragraf kelimeye ihanet ettiğinde... Benim intikamımdan korkun.
Blog varken gözüm başka hiçbir sosyal medyayı görmüyor. Ama yine de meraklısına: Twitter adresim

5 Ocak 2014 Pazar

VAPURDA MÜZİKLE DİNLENDİK, KARAKÖY'DE DEM'LENDİK


Çok güzel ve sürprizlerle dolu bir pazar günü yaşadım.

Öğle vakti bindiğimiz vapurda ben, annem ve babam yan yana oturduk.

Vapurun hareket etmesine az kala karşımıza üç adam gelip oturdu, ellerinde çalgılarıyla.

Biz üç kişiyiz, onlar üç kişi. Karşılıklı oturuyoruz.

Belli ki sokak müzisyenleri ve şimdi şehrin bir semtinden başka bir semtine gidiyorlar... Ama önümüzde canlı konser verecekleri aklımızın köşesinden geçmemişti.

Derken mandolin ve gitar kılıflarından çıktı, mandolin çalan adam aynı zamanda tuhaf ve anormal ince sesiyle şarkı söylemeye başladı. Bunu hiç beklemeyen bizler de haliyle şaşırdık, hem de hemen önümüzde çalınıp söylenen şarkıyla mutlu olduk.

İkinci şarkıya başladıklarında, hiçbir şey çalmayan üçüncü adam salonu gezip gitar kılıfına para toplamaya başladı. Babam verirken, şaka amaçlı bir istek parçada bulundu. Onlar da bu şakaya güldüler. Ama paraları topladıktan sonra vapurun üst kısmına çıktılar. E bu kadar mıydı yani, diye üzüldüm ben.

Vapurdan indikten sonra, Karaköy'deki Dem'e gittik. Benim ikinci gidişimdi bu, ilkini şu yazımda anlatmıştım. Annemlerin ilk gidişiydi. Öğle olduğu için hiç yer yoktu, akşamüstü tekrar uğradık; dışarıda, kaldırımın en köşesindeki masada yer bulduk. Böylece Dem'in güzel iç dekorasyonunun bir parçası olamasak da Karaköy'ün ıssız sokaklarını izledik. Sohbetimizle de içimizi ısıttık.

Biz menüde Kenya'dan geldiği yazılan siyah çay Milima'dan içtik, bir de iki çeşit cheesecake yedik: Frambuazlı brownie ve bademli. Bu sefer çaydan pek ayrıcalıklı bir tat alamadım, belki de siyah olduğundandır. Ama iki pasta da kesinlikle on numaraydı.

Yeni yılın ve yeni ayın ilk yazısı da böylece gelmiş olsun. Bu yıldan beklediğim somut şeyleri iç sesimden listeleyeyim:

1. On birinci sınıfta yazdığın romanı kitaplaştırma işlemlerini durdur. Hemen "Ters Düz"ün romanını yazmaya başla ve bitir.
2. Bloglar için takipçilerden gelen geri dönüşlere göre haftada iki ya da üç yazı yaz (Bir de keşke daha çok vakit olsa!)
3. Okul dergisine yazmayı da unutma.

("Mert, hep yazıyorsun da derslerin ne alemde?" diye soranlarınıza: Notlarım ve sınavlarım çok iyi arkadaşlar, okul yazmamı ya da yazmam okulumu hiç etkilemiyor. Aksine dengeliyor.)

Bir de soyut şeyler var tabii:

1. Anlayışsız insanlar keşke birazcık anlayışla tanışsa. Ama olmuyorsa da, sen biraz daha anlayışlı olup onların anlayışsızlıklarını alttan alacaksın. Sinirlenmeden, streslenmeden, saygısızlıklarına göz yumarak...
2. Özlediğin kişiler yanımda yokken onların hasretine dayan.
3. Günün birinde yalnız kalma durumuna alış. (Sanırım bu yine bir sonraki yıla ertelenecek!)

Ne dersiniz? Beklentilerimi karşılayabilecek miyim sizce?






Edebiyat Dünyasından Son Dedikodular...

Edebiyat dünyasının gündemi bazen en heyecanlı magazin haberlerini aratmıyor. Kitabını yapay zeka ile yazdığı iddia edildiği için prestijli ...