NETFLIX etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
NETFLIX etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ekim 2025 Çarşamba

İngilizler Türk dizisi çekerse ne olur: The Girlfriend

İngilizler Türk dizisi yaparsa ne olur: Bir annenin yıldızı, oğlunun yeni kız arkadaşıyla daha ilk andan itibaren barışmıyor ve oğluna kızın gerçek yüzünü göstermek için elinden geleni yapıyor. Ama çocuğun gözü kör. Biz bu hikayeyi bir yerden tanıyoruz. 6 bölümlük mini dizi The Girlfriend, Amazon Prime'da.

Sahiden de sosyopat bir kızla karşı karşıyayız. Öyle ki, ilk bölümde acaba You'nun kadın versiyonunu mu izleyeceğiz filan gibi bir hisse kapıldım ama öyle bir şey olmuyor. Anne ne yapsa, kızın maskesini düşüremiyor. Çocuk annesini bir türlü dinlemiyor.

Tabii burada dram değil, psikolojik gerilim izliyoruz. İki kadın arasındaki erkek rekabeti giderek kızışıyor, iş şiddet dolu bir hal almaya başlıyor. İftiralar, suçlamalar, yaralamalar derken iki kadından birinin son bölümden sağ çıkamayacağını dizi size baştan hissettiriyor.

Ve sıkı durun, psikopat kız arkadaşı, Bates Motel dizisinde hanım hanımcık Emma karakteriyle tanıdığımız Olivia Cooke oynuyor. Cooke orada uysal, sakin bir kızken burada son derece seksi, şeytani ve bazen kızmadan, bazense durumuna üzülmeden edemediğimiz Cherry'i başarıyla canlandırıyor.

Dizi aynı olayları hem annenin hem de kız arkaşının bakış açısından vererek, yer yer ikisine de hak vereceğimiz, ikisiyle de empati kuracağımız bir açıdan ele alıyor. Anne rolünde Robin Wright, oğul rolünde ise çıkışını bu diziyle yapan Laurie Davidson oynuyor. Gayet iyiler. Robin Wright aynı zamanda üç bölümün yönetmenliğini de üstlenmiş. Michelle Frances'in aynı adlı kitabından uyarlama olan dizinin senaryosunu Gabbie Asher yazmış.

Dizi öyle iyi bir dizi sayılmaz. Ama zaten 6 bölüm, şık sahneler ve oyunculuklar için izlenir. Sonunda, anne engeli ortadan kalktığında, oğlun da kız arkadaşının (artık karısının) gerçek yüzünü gördüğümüz sahneye yer vermeseler bozulurdum. Gel gör ki iş işten geçtikten sonra...

Yakında:

Bu yıl izlediğim en iyi film olan Pearl'ün yıldız oyuncusu Mia Goth'un da kadrosunda yer aldığı Frankenstein, 7 Kasım'da Netflix'te yayında. Mia'yı bu filme akıl eden yönetmenimiz Guillermo del Toro'ya teşekkür etmeden geçmeyelim. Filmde Oscar Isaac ve Jacob Elordi de başrollerde. Heyecanla bekliyoruz. 

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu

twitter.com/ofluoglumert

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

Kitabı sesli kitap olarak dinlemek için: https://www.storytel.com/benim-kucuk-saheserim

23 Ağustos 2021 Pazartesi

DİZİ ÖNERİSİ: WHY WOMEN KILL




Bizim toplumumuzda bir dizi
Netflix'te olmayınca yok sayılıyor. Hal böyle olunca HBO, CBS, Paramount+ yapımı iddialı dizilerden kimsenin haberi olmuyor. Why Women Kill. İlk sezonu çok iyiydi, ikinci sezonu da gayet iyi. Kara komedi, entrika, polisiye. İzleyin arkadaşlar.

Not: Bu arada şahsen ben son aylarda Netflix'te izleyecek hiçbir şey bulamıyorum. Sanırım üyeliğimi iptal ettireceğim.

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert 

29 Eylül 2020 Salı

TELEVİZYONDA YENİ SEZONUN DİZİLERİ NASIL BAŞLADI?

Koronavirüs tehdidi tüm hızıyla, hatta hızını daha da artırarak devam ederken, televizyonda yeni sezon çoktan başladı. Geçtiğimiz sezon dizilerin birçoğu sezon finali bile yapamadan pat diye mecburi koronavirüs tatiline girdiği için, bu sezon da sessiz sedasız, yeni sezonmuş gibi olmadan, diziler yeni bölümleriyle kaldıkları yerden devam ediyorlarmış gibi başladı. Koronavirüsün endişe verici durumuna baktığımızda, bu sezon evlerde her zamankinden çok vakit geçireceğiz gibi görünüyor. Hal böyle olunca, televizyon da mütemadiyen açık olacak. Diziler "seç, beğen, al" rekabetlerine çoktan başladı. Dün akşam başlayan Uyanış: Büyük Selçuklu pazartesinin, Masumlar Apartmanı salının ve Kırmızı Oda cumanın dengesini tamamen değiştirdi. Diziler birbirlerinin ayaklarını kaydıradursun, olan gerçekten de tiyatrolara oldu. O güzelim koltuklara oturup sahne tozu yutamayacağız bir süre daha. Çok üzücü...

Şimdi gelin, benim kısa yorumlarımla ekranda ne var ne yok şöyle bir bakalım.

Pazartesi

Drama olarak başladığı ekran yolculuğuna adeta bir komedi dizisi olarak devam eden Yasak Elma, 4. sezonunda da reyting listesinde hiç fena ilerlemezken, dün akşam başlayan Uyanış: Büyük Selçuklu listede 1.liği kaptı. Onu Çukur, Yasak Elma ve Sefirin Kızı izledi. Her akşam yayınlanan Master Chef'i de unutmamalı... Hiç izlemedim.

Salı

Netflix'te yayınlanan Fransız dizisi Dix pour cent'ten Ay Yapım'ın Türk kültürüne uyarladığı Menajerimi Ara, bizim toplumumuz için fazlasıyla konsept ve spesifik bir dizi olsa da, izleyicinin ilgisini çekmeyi başardı. Bir oyunculuk ajansında yaşananları anlatan dizi, oyunculuğa, dizi sektörüne dair bir ilginiz varsa kesinlikle ilginizi çekecektir. Benim içinde olduğum bir sektör olduğu için keyifle izliyorum mesela. Ahsen Eroğlu, Deniz Can Aktaş, Barış Falay, Canan Ergüder, Fatih Artman ve Ayşenil Şamlıoğlu'nun oluşturduğu ana cast'a, her hafta birbirinden ünlü oyuncular dahil oluyor. Konuk oyuncu açılışını halihazırda zaten Ay Yapım'ın oyuncusu olan Tuba Büyüküstün'le yapan ve sonrasında Çağatay Ulusoy'dan Edis'e pek çok ismi konuk eden dizi, bu açıdan izleyiciye eğlenceli vakit sunuyor ve "Acaba bu haftanın konuğu kim?" diye düşündürtüyor. Ancak öte yandan, orijinal dizinin bir sezonu sadece altı bölüm ve bu aşamadan sonra bizdeki yerel dizinin nasıl ilerleyeceği, biraz senaristlerin marifetine kalmış. Ayrıca ünlü konukların sezon boyunca devam etmesi de bir parça imkansız görünüyor. Ama dizi sektörün içinden müthiş sektör eleştirileri yapıyor: "Artık esas kızın annesi rolü için bile 30 yaşın altındaki oyuncular isteniyor!"

Yeni başlayan Masumlar Apartmanı, Menajerimi Ara'nın reytingini fazlasıyla düşürdü. Menajerli dizi geçen haftaki bölümüyle reyting listesinde sert bir düşüş yaşadı. AB'de 8. olurken, TOTAL'de ilk 10'a bile giremedi. Masumlar Apartmanı ise her iki kategoride de 1. olarak zirveye oturdu. Hekimoğlu AB'de 4., TOTAL'de 7. olarak devamlılığını korurken, Baraj da müthiş düşüşlerle AB'de ilk 10'a bile giremezken, TOTAL'e de ancak 10. sıradan girebildi. Bu şekilde dizinin devam etmesi imkansız. 

Gerçek bir hayat hikayesi olarak lanse edilen Masumlar Apartmanı, Gülseren Budayıcıoğlu'nun romanından esinlenen dizilerden yalnızca bir tanesi. Bildiğiniz gibi İstanbullu Gelin ve Kırmızı Oda da kendisinin kitaplarından uyarlandı. Farah Zeynep Abdullah, Birkan Sokullu, Ezgi Mola ve Merve Dizdar'ı bir araya getiren dizi, yaşamı takıntılarla dolu insanların hayatını gözler önüne seren bir dram. İlk adı Çöp Apartman olan dizininin bu yeni adını ve afişini çok beğendiğimi de söylemeliyim. 

Çarşamba

Yaz dizisi olarak başlayan Fox dizisi Sen Çal Kapımı çarşamba akşamları zirveye otururken, haftaya Kanal D'de başlayacak olan Sadakatsiz'in bu listeyi nasıl etkileyeceği merak konusu... Cansu Dere ve Caner Cindoruk'u buluşturan dizi, aldatılan bir kadının öfkesini ele alacak. Her yeni dizisini merakla beklediğim MED Yapım'ın bu yeni işini de merakla bekliyorum. Sadece adı acaba Sadakatsiz değil de Sadakat mi olmalı diye sesli düşünüyorum. Vatanım Sensin'in ilk adı Vatan Haini'ydi mesela. Küçük bir algı oyunu, ama izleyiciye daha sempatik gelmesi açısından etkisi büyük. Bu arada, geçtiğimiz sezon çarşamba akşamının dizisi olan Öğretmen'e hala gün bulunamadı.

Perşembe

Mucize Doktor ve Bir Zamanlar Çukurova kızışması devam ediyor... TOTAL'de Çukurova, AB'de ise Mucize Doktor 1. oluyor. 

Cuma

Geçtiğimiz sezondan devam eden diziler arasında yeni sezonun en iyi ilk bölümü Babil'indi bence. Listedeki yeri pek parlak olmasa da (kaliteli işlerin aldığı sonuç... şaşırmadık), şahane bir bölümdü. Ozan Güven'in boşluğunu dolduran Onur Saylak kadroya yakışmıştı, Birce Akalay'ın performansı çok iyiydi. Aslı Enver, Halit Ergenç, Nur Fettahoğlu, Selahattin Paşalı hepsi öyle... Ama dizi, tıpkı Hercai ve Bay Yanlış'ta olduğu gibi, Kırmızı Oda'nın karşısında tutunamıyor. Bu üç dizinin de yakında bitmesi büyük ihtimal...

Netflix

Ve gelelim Netflix'e... Rita bittiğinden beri Netflix'te yeni bir diziye başlamamıştım. Biraz Away'e baktım. Bir de, The Home Edit diye bir ev programı keşfettim! Ünlülerin "vakitsizlikten" fırsat bulup düzenleyemedikleri gardıroplarının içini hizaya sokan bir format. Bir de sanki dünyayı kurtarıyorlarmış gibi tamı tamına altı kişilik bir ekip var. Oysa yaptıkları hepi topu bir çantayı alıp alt raftan üst rafa koymak. Tonla da para istiyorlar. Tam bir sosyete işi, tam bir "ekmek bulamayan pasta yesin" durumu. Korkarım ki bu trend yakında Türkiye'ye de gelir. Ben yazdım ya, kesin gelir.

Sosyal medyada beni takip etmek için:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

17 Temmuz 2020 Cuma

GÜNLER GEÇİYOR...


Günler geçiyor. Hiçbir şey olmuyor. Çok şey oluyor. Kitap siparişlerim geldi. Jack London'dan Martin Eden ve Deniz Kurdu, Emily Brontë'den Uğultulu Tepeler, Émile Zola'dan Thérèse Raquin, Gonçarov'dan Oblomov, Joe Dunthorne'den Denizaltı romanlarını söylemiştim. Bu altı romanın üçünü bitirdim. Martin Eden'in 2019 yapımı filmini de izleyeceğim. Denizaltı (Submarine) da 2010 yılında filme uyarlanmış, ona da bir bakacağım.

Bu ara birkaç François Ozon filmi izledim. Bunlardan biri Genç ve Güzel (Jeune & Jolie)'di. Bana tema olarak Lana Del Rey'in Sad Girl şarkısını hatırlattı. Netflix'te de Tatil (The Holiday) diye, 2006 yapımı uzun bir romantik komedi filmi açtım. Los Angeleslı Amanda ve Londralı Iris'in kalp kırıklıklarından kaçmak için birbirlerinin evlerinde yaşamaya başladıkları iki haftalık bir zaman diliminde yaşadıkları yeni kalp maceralarını anlatan film, "Ah ah, ben de böyle bir ev değiş tokuş programına katılsam da, kısmetimi bulsam bari!" diye düşünmenize yol açan, duygusal bir hikayeye sahip. Cameron Diaz, Kate Winslet, Jude Law, Eli Wallach oynuyor. Hepsi ne kadar genç. Eli Wallach değil tabii, o hayli yaşlanmıştı.

NASA'nın açıklamasının ardından zodyağa yılan burcu diye bir burç mu eklendi gündemi, burçlar değişti mi tartışmasını doğurdu. Bu, her yıl gündeme gelen klasik burç spekülasyonlarından biriydi. Aslında hiçbir şeyin değiştiği yoktu. Ben hala 21 Kasım doğumluyum, hala son gününden Akrep mi yoksa bir sonraki gününden Yay mıyım ikilemini yaşıyorum ve hala "Yay gibi gerilir, Akrep gibi sokarım" gibi bir espri yapabiliyorum. Ayrıca bu sözde yeni burç tarihlerine göre bazı burçların zaman aralığı neredeyse 1.5 gibi ekstrem bir süreyken, Akrep olmak için sadece 7 gününüz vardı! Eğer tarihler değişmiş olsaydı, ben Terazi olmuş olacaktım.

Sevgiler... 

Buralarda da çok konuşuyorum: 

8 Mayıs 2020 Cuma

MAD MEN


Düzenli olarak takip ettiğim CNBC-e Dergi'de görüp de Desperate Housewives'tan sonra en çok merak ettiğim ikinci dizi Mad Men'di. Merlin'i ve Gossip Girl'ü filan kaçırmadan izlerdim ama Mad Men'i sanırım hem geç yayınlandığı hem de o zamanlar küçük olduğum için izlememiştim. Desperate Housewives'ı sonrasında internetten izleyeli ve favori dizilerim arasına ekleyeli çok oldu. Mad Men de hep aklımın bir köşesindeydi ama fırsat bulamıyordum. Kısmet bu karantina akşamlarınaymış. (Bir de yine CNBC-e döneminden merak ettiğim Nip/Tuck, Breaking Bad -evet hala izlemedim- ve Dexter kaldı sanırım.) 

1960'ların Amerika'sında reklamcılık dünyasında olup bitenleri arka fonuna dönemin siyasi ve kültürel olaylarını da katarak anlatan dizi, aslında pek çok iyi dizi gibi hayatlarını takip ettiği karakterlerin psikolojilerini ele alan, derinlikli bir diziBu zamana dek hep o şahane jeneriğini biliyordum ama günlerin saçma bir rehavetle birbirini kovaladığı bu karantina günlerinde 1. sezonu bitirip 2. sezonu da çoktan yarıladım bile. Don Draper, Betty Draper, Peggy Olson, Joan Holloway, Roger Sterling, Pete Campbell... Hepsi tek tek mükemmel. Bununla birlikte dizi çok yavaş ilerliyor, pek fazla olay olmuyor, öyle ki bazen "Ben bu diziyi neden izliyorum ki?" dediğiniz bile olabiliyor. Üstelik örneğin ilk sezonda Peggy'nin sezon boyunca hamile olduğunu anlamayıp sezon finalinde birdenbire doğurması gibi gizemli ve saçma olaylar da yaşanabiliyor ama yine de bir şekilde acayip keyifle izleniyor.

Öte yandan Mad Men, Desperate Housewives'ı da içine alan, meseleye erkekleri de dahil eden daha geniş bir dünyada geçiyor gibi. Dönem farklılığını saymazsak, banliyödeki umutsuz ev kadını Betty Draper'ı pekala Wisteria Lane'deki kadınlarımızın komşuculuk ilişkileri içinde görmek mümkünBu arada Mad Men 2007-2015 yılları arasında 7 sezon olarak yayınlanmıştı. Desperate Housewives ise 2004-2012 yılları arasında 8 sezonluk bir ekran macerasına imza atmıştı. İki dizi de olaylı ve ödüllüydü. (Not: Mad Men Netflix'te var, Desperate Housewives NEDENSE hala yok. 13 Mayıs 2020 güncellemesi: Konuyla ilgili heyecanımı dile getiren şöyle bir tweet atmıştım. "Maşallah dediğim üç gün yaşamıyor" dedikleri bu olsa gerek: Mad Men, 9 Haziran 2020 itibarıyla Netflix'i terk ediyor. Damn it. Bu can sıkıcı gelişmeyi de hemen tweet'ledim tabii.)

Ben daha naif, daha siyah-beyaz yıllarda, edebiyat ve sinemanın el üstünde tutulduğu bir dönemde yaşamayı tercih ederdim. Bu denli sosyal medya çılgınlığının olmadığı, cazın hala çok popüler olduğu, analog fotoğraf makinelerinin telefon kameralarına yenik düşmediği, çizgi romanların sadece sahaflarda bulunmadığı, matbu kelimesinin anlamını herkesin bildiği, gazetelerin mürekkebinin insanların elini boyamaya devam ettiği...

Retroya, vintage'a, daktilo sesine, jazz'a, 50'li-60'lı yıllara, kitaba, dergiye, gazeteye merakımı zaten bilen biliyor. Yine yazmıştım, yine tekrarlıyorum: Sanırım ben daha naif, daha siyah-beyaz yıllarda, edebiyat ve sinemanın el üstünde tutulduğu bir dönemde yaşamayı tercih ederdim. Bu denli sosyal medya çılgınlığının olmadığı, insanların yolda karşılaştıklarında kafalarını telefonlarına gömmek yerine birbirlerine selam verdiği, cazın hala çok popüler olduğu, analog fotoğraf makinelerinin telefon kameralarına yenik düşmediği, çizgi romanların sadece sahaflarda bulunmadığı, matbu kelimesinin anlamını herkesin bildiği, gazetelerin mürekkebinin insanların elini boyamaya devam ettiği, kitapların story'ye koymak için satın alınmadığı ve fotoğrafların instagram'da paylaşmak için değil de gerçekten o an'ı ölümsüzleştirmek için çekildiği yıllar beni kesinlikle daha çok mutlu ederdi. Evet, her ne kadar sosyal medyayı son derece aktif bir şekilde kullanmam belki bunun tam tersini gösteriyor gibi olsa da, bu çağın yapaylığına uygun bir insan olamadım pek. Retro ve vintage gibi kelimeler bile beni mutlu etmeye yetiyor. Zaten seveceğim bir dizi olan Mad Man'i, bugünlerde izlediğim için daha ve daha da çok sevmiş olabilirim. Hatta, son sezonu olan 7. sezonunun fragmanına ve çalan müziğe bayıldım.


CNBC-e'nin dergisine de değinmiş oldum böylece... Aslında bir kanalın dizilerinin reklamını görmek için üstüne bir de para verip dergisini satın almak kulağa biraz tuhaf geliyor olabilir. Ama pişman değilim. Yine olsa yine alırım. Kanalın dizilerini o kadar da yakından takip etmememe rağmen ilk sayısından son sayısına dek aldığım bir dergiydi. Hala koleksiyonumdaki yeri ayrıdır.

Evet, 2020'nin ve bundan sonrasının bir bilim kurgu filminin içindeymişçesine geçeceği aşikar, koronavirüsle ya da başka herhangi bir virüsle/salgın durumuyla yaşamayı bir şekilde öğrenmemiz gerekecek. Yani eski yıllara -elbette savaşsız ve salgınsız- özlem de giderek artacak gibi görünüyor. Şimdi Carl Sagan, Isaac Asimov, Ray Bradbury, Stanislaw Lem filan ne muhabbet döndürüyordur be. 

Not: Blog panelinin teması mı değişti? Yazı şablonunu pek sevemedim ve kullanışlı bulmadım. Blogspot'ta her şey sürekli değişiyor da şu yorum kısmı niye hiç gelişemedi acaba? Mesela "yorumları beğen" gibi bir tuş da gelsin madem! 13 Mayıs 2020 güncellemesi: Blogspot sesimi duymuş olacak ki, blog paneli eski haline geri gelmiş!

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert

7 Nisan 2020 Salı

BETTE VE JOAN: HOLLYWOOD'UN EN KANLI YILDIZ SAVAŞININ ENTRİKALI PERDE ARKASI


Bazen iki insanın birbiriyle geçinemiyor olmasının yeterli bir açıklaması yoktur. Belki yıldızları bir türlü barışmamıştır, kanları ısınmamıştır, birinin hareketi diğerine çok itici geliyordur ya da sadece kafa yapıları uyuşmuyordur. Ama mevzubahis Joan Crawford ve Bette Davis olduğunda, böyle bir durum söz konusu bile değil. Onların birbirlerinden hoşlanmamak, hatta birbirlerinden nefret etmek için nedeni çok. Bir zamanlarki Hollywood'un en ünlü iki yıldız aktrisi, birbirlerinin ayağını kaydırmak için ellerinden geleni yapmaya yemin etmiş, en sivri kılıçlarını kuşanmış ve içinde oldukları ezeli rekabete kendilerini fazlasıyla kaptırmış halde. Böyle bir tablodan ya oluk oluk kan, ya fokur fokur kaynayan bir dedikodu kazanı ya da şöyle ağız tadıyla izleyebileceğiniz entrikası bol bir dizi çıkar. Neyse ki bugünkü yazımın konusu, üçüncüsü. 

İçinde bulunduğumuz şu koronavirüs günleriyle ilgili yazıp çizmekten fazlasıyla bıkmış bir halde, sizi biraz farklı bir zaman dilimine götürmek için bilgisayarımın başına oturdum. Her dönem için gelecek bilinmez ve belirsiz olduğu için şüphelidir, eski olansa daha güvenilir ve tatlı gelir. Bizi büyük ihtimalle korkunç bilim kurgu filmlerinden hallice bir gelecek beklediğini düşünecek olursak, biraz nostalji yapmanın kimseye zararı olmaz diye düşünüyorum. Şahsen ben de sanırım daha naif, daha siyah-beyaz yıllarda, edebiyat ve sinemanın el üstünde tutulduğu bir dönemde yaşamayı tercih ederdim. Bu denli sosyal medya çılgınlığının olmadığı, insanların yolda karşılaştıklarında kafalarını telefonlarına gömmek yerine birbirlerine selam verdiği, cazın hala çok popüler olduğu, analog fotoğraf makinelerinin telefon kameralarına yenik düşmediği, çizgi romanların sadece sahaflarda bulunmadığı, matbu kelimesinin anlamını herkesin bildiği, gazetelerin mürekkebinin insanların elini boyamaya devam ettiği, kitapların story’ye koymak için satın alınmadığı ve fotoğrafların instagram’da paylaşmak için değil de gerçekten o an’ı ölümsüzleştirmek için çekildiği yıllar beni kesinlikle daha çok mutlu ederdi. Evet, her ne kadar sosyal medyayı son derece aktif bir şekilde kullanmam belki bunun tam tersini gösteriyor gibi olsa da, bu çağın yapaylığına uygun bir insan olamadım pek. Retro ve vintage gibi kelimeler bile beni mutlu etmeye yetiyor. Özellikle de şöyle ağzıma layık retro esintili bir dizi buldum mu, kaçırmadan içine dalıveriyorum. Bu, Alfred Hitchcock'un Psycho'sunun öncesindeki olayları anlatan ve modernize edilmiş şekliyle günümüzde geçmesine rağmen yine de buram buram vintage kokan (beş sezonluk dizide karakterlerin ellerine akıllı telefon alıp birbirleriyle mesajlaştığı sahne sayısı beşi geçmez) Bates Motel ya da farklı tarihlerde yaşamış üç farklı ev kadının aslında aynı dertten mustarip olduğunu gözler önüne seren, blog’umda sizlere daha önce tanıttığım Why Women Kill gibi bir dizi olabileceği gibi, bir zamanlar Hollywood'da yaşamış iki ünlü yıldızın çekişmesini anlatan yarı belgesel türündeki Feud: Bette and Joan gibi bir dizi de olabilir pekala.

9 Ocak 2020 Perşembe

ATİYE'Yİ NEDEN BEĞENMEDİM?


Netflix'te bir yandan zarif, retro ve jazzy hislerle The Crown'u izlemeye devam ederken, diğer yandan Rita'nın 5. sezonunu beklerken, öte yandan Spinning Out'a başlayıp başlamamayı düşünürken ve iki kitabını da okuduğum You'nun yeni sezonunu "Acelesi yok, nasıl olsa bir ara başlarım!" diye geçiştirirken, sırf Beren Saat nasıl olmuş merakımdan ilk bölümüne bakayım dediğim Atiye'yi geçtiğimiz cuma gecesi "bitse de gitsek" diye diye bitiriverdim. Yazıyı yazmam biraz gecikti, çünkü düşüncelerimi toplayıp üstünde dumanı tüten çay fincanıyla bilgisayarımın başına oturmam yeni yıl coşkusu, kitap alışverişleri, başka yazılar, İstanbul trafiği ve instagram paylaşımları filan derken bugünü, sabahın (yazıyı yazdığım sırada) bu hayli erken ve karanlık saatini buldu. Lafı fazla uzatmadan, konuya direkt girmek istiyorum: Netflix'in ikinci Türkiye yapımı dizisi Atiye'yi beğenmedim. Hakan: Muhafız'dan daha iyi olduğu kesin, ama yine de 10 üstünden 6'dan fazla veresim gelmiyor. Elbette belli bir merak duygusuyla sekiz bölümlük ilk sezonu izleyip bitirmenizin önünde hiçbir engel yok, ama ben aradığımı –yine– bulamadım. Bir kere dizinin konusu orijinallikten uzak ve klişe, klişe, klişe. Dünyada milyon kez yapılmış ve artık ezbere bildiğimiz "seçilmiş kişi" hikayesinin yeniden ısıtılıp önümüze sunulmasından başka hiçbir şey yok. Hakan: Muhafız'da "seçilmiş kişi" Çağatay Ulusoy iken, bu sefer şanslı kızımız Beren Saat! 

Dizi, Şengül Boybaş'ın yazarı olduğu Dünyanın Uyanışı adlı bir kitaptan uyarlama. Kitabı ben de diziyle eş zamanlı olarak okudum, ancak Atiye adlı bir kadının Göbeklitepe'ye gidip "kendini keşfetmesi" dışında diziyle kitap arasında pek bir ortak nokta yok. Dizi, kitaptaki pek çok şeyi kullanmamış, görmezden gelmiş, yok saymış; açıkçası iyi de yapmış, çünkü kitaptaki olaylar ve karakterler, bir diziye konu olacak kadar çeşitli değil. Bir kere kitapta Mehmet Günsür'ün canlandırdığı Erhan yok, onun yerine yabancı arkeolog Jack var. Herhalde böylesinin izleyiciye soğuk geleceği düşünüldüğü için Jack'i Erhan yapmışlar. Atiye'nin, Melisa Şenolsun'un canlandırdığı Cansu diye bir kız kardeşi yok, abisi var. Cansu ise "fırlama" bir apartman komşusu ve ona Göbeklitepe macerasında eşlik ediyor. Kitapta Atiye'nin eski sevgilisi Murat, dizide Metin Akdülger'in canlandırdığı Ozan'a dönüşüyor ve eski değil, baya halihazırdaki sevgilisi. Dahası, Atiye mistik semboller çizen bir ressam değil, bir plazada çalışan bir iş kadını. Ve yine dahası, Atiye'nin ailesi şehirli, modern bir aile değil, Tokat'ta bir köyde yaşayan bir aile. Böyle böyle pek çok farklı detay var. Eh, normal. Kitaplardan diziye uyarlamalarda böyle şeyler oluyor.


Tıpkı Hakan: Muhafız'ın uluslararası bir platformda İstanbul'un reklamını yapması gibi, Atiye'nin de çıkış noktası itibariyle Göbeklitepe'nin reklamı olarak planlandığı bir sır değil. Henüz çok başında olduğumuz yerli Netflix dizileri Türkiye'yi dünyaya tanıtmak gibi bir amaç edinerek, sahne çekimlerinde ülkenin gelenek ve kültürüne ait sembolleri de sıkça kullanıyor. Ancak dizi arada derede kalmış. Ne Göbeklitepe hakkında şöyle tatmin edici bir bilgi öğrenebiliyorsunuz ne de Göbeklitepe bir figüran olmaktan kurtulabiliyor. Aslında şunu da düşünmeden edemiyor insan: Ülkemizde o kadar çok tarihi kent var ki, mesela Sagalassos Antik Kenti veya Çorum'daki Hattuşaş'ın bir diziye fon olabilecek çok daha geniş planları, manzaraları ve buluntuları var. Göbeklitepe henüz çok küçük bir alan, zaten dizide de adı hep geçmesine rağmen aslında sadece birkaç sahnede karakterler Göbeklitepe'ye gidiyor. Onun dışında dizi büyük çoğunlukla İstanbul'da ve sonlara doğru da Nemrut'ta geçiyor. Göbeklitepe'nin adı var, ama kendi yok. (Bu arada İstanbul'daki evi dikkatli izleyiciler hemen tanıyacaktır. Cesur ve Güzel'de kentin dışındaki aile çiftliklerinde yaşayan Sühan'ın yani Tuba Büyüküstün'ün Nişantaşı'ndaki şehir evi ve daha başka pek çok dizide de karakterlerin gizli saklı görüşmelerini yaptığı ev olan bu şık ev, burada da Atiye'nin ailesinin evi olarak karşımıza çıkıyor. Ne evmiş!)


Atiye benim zaten öyle dört gözle beklediğim bir iş değildi. Projenin merkezindeki Beren Saat ve sevdiğim diğer oyuncular bile beni heyecanlandırmaya yetmemişti. Ama yani bundan daha ruhsuz ve donuk bir ilk üç bölüm de beklemiyordum! İlk üç bölüm beklentimin oldukça altında kaldı. Aslında genel izleyici yorumlarında da bu tip şeyler gördüm. Karakterleri sevemedik, ne olduğunu anlamadık (hoş sonraki bölümlerde de anlamadık, çünkü birazdan değineceğim üzere pek bir şey de olmuyor veya o kadar hızlı oluyor ki, hiç inandırıcı gelmiyor). Beren Saat'in canlandırdığı ressam Atiye'yi anlamadan tanımadan başladı hikaye. Hatta bazı yorumlarda da okuduğum gibi, Atiye şımarık bir ressam gibi çiziliyor gerçekten de. Bazen aklı başında bir kadın gibi davranıyor, bazen liseli bir kız gibi. Bu Atiye kaç yaşında, hayattaki istekleri, arzuları ne? Atiye bile kendini tanımıyor gibi... Karakter kendinden bihaberken, izleyici o karakteri nasıl anlasın, nasıl inandırıcı bulsun? Çok üzgünüm ama ben bulamadım. 

Neyse ki, ilk üç bölümün donukluğu ve ruhsuzluğu, sonraki beş bölümde bir parça daha azalıyor. Biraz karakterlere bakacak olursak; Mehmet Günsür, hep aynı tip üniversite hocası rollerine sıkışıp kaldı gibi mi ne? Fi'de de yine hem müzisyen hem üniversite hocası olarak izlediğimiz Günsür, bu dizide de hem arkeolog hem de hoca olarak karşımıza çıkıyor. Tamam, bu rolleri iyi canlandırıyor ama aynı oyuncuyu her seferinde benzer karakterlerle görmek de bir yerden sonra sıkıyor... 

Melisa Şenolsun'a Atiye'nin kız kardeşi Cansu rolü yakışmış. Ben onu başrollere değil de bu tip ikinci kız ya da ana karakterin kız kardeşi/düşmanı/rakibi rollerine daha çok yakıştırıyorum (Başıma bir iş gelmeyecekse Serenay Sarıkaya ile ilgili de aynı düşüncelere sahibim).



Dizide oyunculuğuyla en, en, en beğendiğim isim kesinlikle Başak Köklükaya. Ne Beren Saat ne diğerleri... Başak Köklükaya, dizideki kilit rolüyle, kilit sahnelerdeki performansıyla göz dolduruyor. Atiye'nin birtakım sırlar saklayan annesi Serap'ı öyle iyi canlandırıyor ki Köklükaya, Beren Saat'i ya da Mehmet Günsür'u falan değil, hep onu izlemek istiyorsunuz. Ne var ki, bu Serap karakteri yan rolde olduğu için, onu çok kısıtlı sahnelerde görebiliyoruz. Bence ikinci sezonda siz Atiye'yi Matiye'yi boş verin, Başak Köklükaya'nın canlandırdığı Serap'a odaklanın! Onun dizisini yapın! Zira oradan daha heyecan verici hikayeler çıkacak, belli.

Beren Saat'in Fatmagül'ün Suçu Ne'deki rol arkadaşlarından olan Civan Canova'nın burada babası rolünde olduğunu da yazmadan geçmeyelim... 

Dizinin iki ana karakterini de, onları canlandıran isimlerin hatırına izliyoruz. Neredeyse iki boyutlu kalmış bu karakterlerin içi yeterince doldurulamamış... Senaryo gereği oradan oraya sürüklenirken, karakterlerin asıl amaçlarını, dertlerini, meselelerini anlayamıyoruz. Onlarla şöyle bir baş başa kalıp soluklanamıyor, "Dur ya, bi' sakin" diyemiyoruz. Dahası, onlar da kendileriyle baş başa kalamıyor. Normal bir insanı şoktan şoka uğratacak olağanüstü olaylar, travmalara sürükleyecek duygusal fırtınalar dizideki karakterler tarafından o kadar sıradan bir şekilde karşılanıyor ki, siz izleyici olarak inandırıcılıktan uzaklaştıkça uzaklaşıyorsunuz. İzlediğiniz hikayedeki karaktere inanamıyorsunuz. Çok kısa sürede çok olağanüstü şeyler yaşanıyor ve karakterler "Fırına ekmek almaya gittim" normalliğinde tepkiler veriyor. 

Karakterlerin İstanbul-Göbeklitepe arasında aparmanın altındaki bakkala iner gibi sürekli gidip gelmesi de kafa karıştırıyor. Yahu bu yerler o kadar yakın mı birbirlerine? Ama görünüşe göre öyle, çünkü karakterler ışınlanır gibi gidip gelebiliyor. Atiye ile Erhan'ın birbirlerinin hayatlarına bu kadar çabuk girebilmesini de pek inandırıcı bulamadım. 

Cidden etkileyen (özellikle de Başak Köklükaya sayesinde) bazı dramatik sahnelerde şunu düşündüm: Fantastik-mistik hikayeler çekmek yerine, bizim dünyayı da kasıp kavurduğumuz dramatik hikayelerimizle daha gerçekçi, şöyle tokat gibi çarpan bir hikaye anlatsak çok daha iyi olmaz mı? Çünkü cidden, işin içine böyle gizemli işaretler, bir görünüp bir kaybolan kabuslar, mağaralarda hayaletlerle konuşmalar, alnının ortasında yıldız desenleri filan olan küçük kız çocukları girince, biz sanki pek inandırıcı olamıyoruz gibi. Yani Netflix'e dizi çekiyoruz diye, "İlle de fantastik!" diye diretmenin ne alemi var?

Uzun lafın kısası, başta da söylediğim gibi, Netflix'in ikinci Türk yapımı dizisi Atiye'yi beğenmedim. Beklediğimiz olaylar, klişeler... Beren Saat'i yıllar sonra -dijital de olsa- ekrana döndüren dizi bu muydu, haberler çıktığından beri biz bunun için mi bekledik diye düşünmeden edemedim. Atiye, altına girdiği iddiayı dolduramıyor, içi boş kalıyor. Ayrıca dizinin sezon finali anı gelip çattığında da daha Atiye'nin olayının ne olduğu, hikayenin nereye doğru gideceği hala belli değil. Ki bu büyük bir sorun. Beklentinin çok altında bir ilk sezon. İkinci sezonu izlemek için en ufak bir motivasyonum yok, Başak Köklükaya'dan başka (o da projenin içinde olmaya devam ederse). 

Atiye'nin neye benzediğini buldum: Atiye benim küçük bir çocukken el kamerasıyla o anda yazıp oynayıp çektiğim filmlere benziyor. Sonrasını düşünmek yok. Sadece o an aldığın zevk ve heyecan var. O kadar. 

Eğer siz de Atiye'yi izlediyseniz veya izlemeyi düşünüyorsanız, yorumlarınızı merakla bekliyorum. Kendinize iyi bakın. 

instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert

5 Aralık 2019 Perşembe

UYKU VE RÜYALAR LABİRENTİ


Beni yıllardır okuyanlarınız bilir. Çok erkenci biriyimdir. Kaçta yatmış olursam olayım, sabah 6-7 gibi kalkarım genelde. Hiçbir sebebi yoktur bunun. Sadece, gün başladıktan sonra hala yatakta olmak istemem.

Bölük pörçük uyudum dün gece (ya da bu gece mi demeliyim). Yani uykumu pek iyi alamadım. Yüzüstü veya yan yatarım ben genelde, yani öyle çivi gibi sırtüstü yatmayı hiç beceremem (becerebileniniz var mı?), bu gece onda bile asla rahat edemedim. Döndüm durdum. Bir uyandım saat tam 05.00. Benim kalkmam için BİLE erken bir saat. Uykuya tekrar dalmam, dön o yana dön bu yana, onu düşün şunu düşün, iki saat sürmüş olabilir. Tabii artık kış havası, hava da erken aydınlanmadığından, tekrar uyumuş olmalıyım. 

Zaten tuhaf tuhaf rüyalar gördüm. Uyku ve rüyalar labirentiyle dolu bir gece geçirdim yani. Günlük hayatta bilinçaltıma sızmış olması muhtemel olaylar yüzünden değişik rüyalarda, sahnelerde gezindim. Netflix'te izleyecek dizi bulamayınca birkaç korku dizisinin fragmanına bakmıştım. Aslında, çok sevdiğim Bates Motel'e benzer dizileri göster tuşuna basmıştım ama Bates Motel bir korku dizisi olmamasına, psikolojik drama-gerilim olmasına rağmen, onunla alakası olmayan korku filmlerini karşıma çıkardı Netflix algoritması. Yani rüyamda onları görmüş olabilirim (bazanın altında dışarı çıkmak için dönüp duran birileri vardı sanki). Bir de, bugün gelmesini beklediğim bir kitap siparişi var. sanırım onunla ilgili olarak odalarla dolu uzun bir koridor, kilit altında muhafaza edilen kitaplar ve yarı karanlık odaların birinden çıkıp koridordaki bir çekmeceden kendine kitap çıkaran birini gördüm. Ben de koridorda duruyordum; yanımdan geçip gitmesine rağmen, beni fark etmedi.

Ve böylece uyandım. Hava hala aydınlanmamıştı. Aman, yeter, dedim. Kalktım kahvaltımı yaptım. Şimdi üçüncü kupa dolusu çayımı içiyorum. Bugün Bennu (Yıldırımlar) Abla ile film günü yapacağız yine. Benim merak ettiğim Ve Sonra Dans Ettik'e gideceğiz. Film yorumlarımı ilk etapta Instagram story'lerden ve twitter sayfamdan yaparım, merak edenleriniz takip edebilirsiniz.

Görüşmek üzere...

instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert

24 Ekim 2019 Perşembe

NORDİK SEMALARINDAN İKİ NEFİS DİZİ ÖNERİSİ: BATAKLIK VE RİTA

"Yabancı diziler de hep birbirinin aynı" diyerek sıkılmaya başladıysanız ve izleyecek dizi bulmakta zorluk çekiyorsanız, Netflix'te izleyebileceğiniz, Nordik semalarından iki nefis dizi önerisiyle karşınızdayım! Onları izlerken Instagram story'lerimde paylaştım ama blog'da şöyle uzun uzadıya yazıp kayıtlara geçirmeden rahat edemem, biliyorsunuz. 

BATAKLIK: İSVEÇ GENÇLİK DRAMASI, MAHKEME SÜREÇLERİ, POLİSİYE


Bu Nordik dizilerinden ilki, gençlik dramasını suç ve polisiyeyle harmanlayan bir İsveç dizisi olan Störst av allt, yani Quicksand, yani Bataklık. Başrollerini İsveçli oyuncular Hanna Ardéhn ve Felix Sandman'ın paylaştığı dizi, tadı damağınızda kalacak 6 bölümden oluşan bir mini dizi. Aynı zamanda Netflix'in ilk orijinal yapımı İsveç dizisi olma özelliği taşıyan Bataklık, İsveç gençlerinin hayatına ve İsveç'teki mahkeme süreçlerine ışık tutan nefis bir drama

Stockholm'deki bir lisede yaşanan bir silahlı katliam vakasıyla başlayan dizi, flashback'lerle olayların o noktaya nasıl geldiğini anlatıyor. Lise öğrencisi Maja, okulun kötü çocuğu ve zaman içinde sevgilisi olan Sebastian'ı öldürür. Peki ama bu trajik olayın nedeni nedir? Polisler tarafından götürülerek mahkeme süreci boyunca küçük bir hücrede tutulan Maja'nın gözünden, olayın zeminini hazırlayan süreçleri izlemeye başlıyor ve olay günü tam olarak neler yaşandığını öğrenmeye çalışıyoruz. Dizi bu açıdan The Sinner'ı da andırıyor.


Diziyle ilgili en güzel şey, daha önce bir Norveç dizisi olan Skam'de de gördüğümüz gibi, İskandinav ülkelerinin gençliğine dair çok şey söylemesi ve oyuncuların, güzel mi çirkin mi diye fiziksel görünüşüne bakılmadan seçilmiş olması. Maja'yı canlandıran Hanna da Sebastian'ı oynayan Felix de bizim televizyon dizilerimizde kendilerine "başrol" olarak yer bulacak tipler değil. Maja'nın dişleri çarpık, suratı sivilceli, lekeli ama bu o kadar doğal ve olması gerektiği gibi ki... Dizinin doğallığı, inandırıclığı ve gerçekçiliği de tam da burdan geliyor.


Gözünüzde tıpkı bu karedeki gibi bir damla yaşla (kim bilir, belki de birden çok) bitireceğiniz Bataklık, gençlik dramasından ve polisiyeden hoşlanıyorsanız bayıla bayıla izleyeceğiniz bir İsveç mini dizisi. 

RİTA: DANİMARKA USULÜ NEFİS BİR DRAMEDİ (KOMEDİ + DRAMA)


Bu dizinin adını daha önce duyan, bilen, gören var mı bilmiyorum... Çünkü ben bu diziyi, Bataklık'ı izledikten sonra benzer bir Nordik dizisi ararken tesadüfen keşfettim ve "Bunca zamandır neredeydin sen?!" diyerek, ilk iki sezonunu bir hafta içinde kendimi durduramayarak bitiriverdim! Şimdilerde 3. sezondan gidiyorum ve toplamda 4 sezon olan diziyi bitireceğim diye üzüntü yaşıyorum. Ama hayır... Dizinin 5. sezonu yolda! Tuttuğum altın mı oluyor ne? 2012-2017 yılları arasında Danimarka televizyonunda yayınlanan ve son iki sezonunda Netflix'le iş birliğine giden Rita, 2020 yılında 5. sezonuyla geri dönüyor! Hatta dizinin çekimlerine tam da bugünlerde başlandı! Bunun tam da benim diziyi keşfedip izlediğim zamana denk gelmesine kaç puan?

Her sezonu toplam 8 bölüm olan Rita'yı kısaca özetlemek gerekirse, diziye adını veren açık sözlü ve kafasına koyduğunu yapan orta okul öğretmeni Rita'nın hayatını ele alan bir drama-komedi dizisi, yani dramedi olduğu söylenebilir. Bu bir komedi dizisi değil. Hayattaki olayları olduğu gibi anlatan, yer yer gülümsetip yer yer hüzünlendiren bir dizi. Ancak bu dizide başta Rita olmak üzere, hiçbir karakter normal değil!



Aslında Rita tam bir anti kahraman. Okulun müdürüyle ilişki yaşıyor, kafasına esince öğrencisinin velisiyle de ilişki yaşıyor, gıcık olduğu bir öğrenciye haddini bildirmekten hiç çekinmiyor. Ama onun esas derdi, velilerle. Hatta okulun ona kafayı takmış olan rehberlik öğretmeni Helle'nin "Neden öğretmen oldun?" sorusuna, "Çocukları ebeveynlerinden koruyabilmek için" cevabını verecek kadar da bağlı öğrencilerine. Kısacası şeytan tüyü olan bir kadın Rita, onu çok kısa sürede seveceğinize eminim.


Rita'yı başarıyla canlandıran Mille Dinesen diziyi tek başına bile sırtlanıp götürebilecek bir karakter. Ama ona pek çok başarılı yan karakter eşlik ediyor ve diziyi izlemeye doyum olmuyor. Rita çocuklarıyla yaşayan bir kadın, bir anne. Dizinin odak noktasındaki karakter o olsa da, onunla sezonlar ilerledikçe zaman zaman aynı evde kalıp zaman zaman ayrı eve çıkan çocukları Ricco, Jeppe ve Molly de hayatlarına dahil olduğumuz karakterlerden. 


Rita'nın okuldaki çevresi de evlere şenlik. Okula şortla gelen ve pek de okul müdürü gibi durmayan Rasmus, Rita'ya takmış olan rehberlik öğretmeni Helle ve okula yeni atanmış acemi öğretmen Hjørdis, okulda gördüğümüz başlıca karakterlerden. Rita'daki en gözde karakterlerden biri olan Hjørdis'in 2015 yılında tek sezonluk da olsa kendi spin-off dizisinde başrol oynadığını da belirtelim. Lise Baastrup, yanlış yapmaktan ve insanları kırmaktan çekinen, Rita'nın tam tersi bir karakter olan Hjørdis'i harika bir performansla sergiliyor. Rita'nın ilkokuldan orta okula dek pek çok öğrencisi de, bölümlerin temasına bağlı olarak öne çıkıyor. Kısacası dizide Rita'nın hem kendi ailesiyle hem sevgilileriyle hem de öğrencileriyle olan ilişkisi işleniyor.

Rita'nın okuldaki öğretmenlerle olan ilişkisi. Hangimizin iç sesi bazı insanları görünce kimi zaman böyle demiyor ki? Rita'nın sıkıntısı, bunu yüksek sesle ifade etmesi. :)

Rita'nın büyük oğlu Ricco, daha ilk sezonda yuvadan uçup kendi ailesini kuranlardan. 

Rita'nın küçük oğlu Jeppe. 

Helle'ye hayat veren Ellen Hillingsø, adeta Tülay Günal'ın Danish versiyonu. 
İkisinin de hastasıyız. (Dizinin şimdiye dek izlediğim en iyi bölümü olan 2. sezon 7. bölümle birlikte, Helle beklediğim atağı yaparak dizi içinde farklı bir konuma geliyor. Ona da spin-off dizi istiyorum ben ya!)


Dizinin açılışı ve müziği de ayrı bir muhteşem!

Kısacası önümüz hafta sonu, önümüz kış... Dizi izlemek gayet iyi bir "battaniye altı ekinliği". Eğer siz de Netflix'teki birbirinin aynı olan dizilerden sıkıldıysanız, tavsiye ettiğim bu iki kaliteli Nordik diziye başlayabilirsiniz. Diğer dizi tavsiyelerimi nerede bulacağınızı da biliyorsunuz.

İyi seyirler!

Sosyal medya hesaplarıma göz atmak isterseniz:

3 Eylül 2019 Salı

4 YENİ YABANCI DİZİ

WHY WOMEN KILL 


Bayıla bayıla izlediğimiz Desperate Housewives'in yapımcılarından, 15 Ağustos'ta başlayan ve henüz sadece üç bölümü yayınlanan bir dizi: Why Women Kill. Aşklar, aldatmalar, entrikalar, henüz kimin öldüğünü bilmediğimiz bir cinayet ve kara komediyle dolu dizinin Marc Cherry'nin elinden çıktığı her türlü belli.


Başrolde üç ev kadını ve dizi üç farklı dönemde geçiyor: 1960'lar, 1980'ler ve 2019. Dizi bu açıdan This Is Us ve Desperate Housewives'taki formülü bir araya getirmiş gibi. 1960'lardaki kocasına sadık ev kadını Beth Ann rolüyle Ginnifer Goodwin ve Desperate Housewives'ta Eva Longoria'nın oynadığı Gabrielle'in 1980'lerdeki versiyonunu andıran Simone ile Lucy Lui, üçlü ana cast'taki iki koltuğun hakkını fazlasıyla veriyor. Oynadıkları karakterlerde fazlasıyla inandırıcı, samimi ve başarılılar. 2019 yılındaki Taylor'u canlandıran Kirby Howell-Baptiste'e ise şimdiye dek izlediğim üç bölüm için pek fazla ısınamadığımı belirtmeliyim. Bunda senaryonun da etkisi var: 1960 ve 80'lerde geçen hikaye hayli gerçekçiyken, dizinin günümüzde geçen kısmı pek de sürükleyici değil.

Dizinin enerjisini ve klişe olmakla birlikte fikrini (üç farklı zamanda geçen üç farklı aldatma) o kadar sevdim ki, keyifle izliyorum. Tam bir soap opera, pembe dizi. Bu Amerikan dizisinin bir iki yıl içinde bize uyarlandığını görürseniz şaşırmayın. Zira radarına takılırsa bir yapımcı Türk televizyonlarındaki adaptasyonu için kolları kesinlikle sıvayacaktır. Fragmanını aşağıya bırakıyorum.


THE SINNER


Polisiye dizi olayına farklı bir açıdan yaklaşan The Sinner, katilin bilindiği, ancak cinayetin neden işlendiğinin bilinmediği bir vakayı ele alıyor. Başrolünde Jessica Biel'in oynadığı dizi, bir yaz günü Cora Tannetti'nin göl kıyısında kocası ve çocuğuyla güneşlenirken bir anda birini öldürmesinin ardındaki nedenleri işliyor. Psikolojik bir yanı olan dizi merak uyandırıcı. Sonunda "acaba ne çıkacak" diyorsunuz. 

THE ACT


Anne-çocuk arasındaki ilişkiyi ele alması bakımından Bates Motel'in kadın versiyonu olarak özetleyebileceğim dizi, aşırı koruyucu bir anne olan Dee Dee ile küçük kızı Gypsy'nin karanlık ve dramatik hikayesini ele alıyor. Tekerlekli sandalyeye bağlı ve kurallarla yaşayan hasta Gypsy, annesinin ondan sakladıklarını öğrenince, iş bir cinayete kadar varıyor. Peki olaylar bu noktaya nasıl geldi? İçinde hem polisiye hem de drama ögeleri barındıran The ActJoey King ve Patricia Arquette'in olağanüstü performansıyla göz dolduruyor. Kadroda yan rollerden biriyle de olsa Chloë Sevigny'nin bulunması da cabası. 

WHAT/IF


Oscar'lı ünlü oyuncu Renee Zellweger'in Anne Montgomery adında güçlü, zengin, cazibeli ve şeytani bir kadını muhteşem bir şekilde canlandırdığı What/If, bir Türk dizisi klişesiyle başlıyor: "Ahlaksız teklif"le. Tabii bizim dizilerimizde "ahlaksız teklif" kurbanları genelde kadınlar olur, ama burada bir adam oluyor. Ya da karısıyla birlikte olduğunu düşünürsek bir çift. Anne Montgomery, tıbbi teknoloji startup'ı için para arayan Lisa'ya 80 milyon dolar teklif ediyor. Ama küçük bir şartla: "Kocanı bir geceliğine bana ver, parayı al." Lisa ve Sean, kararsızlıklarının ardından, Anne'in teklifini kabul ediyor ve hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı dizimiz başlıyor. Tahmin edilebilir ve yavan senaryosunun yanı sıra, dizinin çıkış noktasında da ciddi dramatik boşluklar var. En üstü kapalı şekilde söyleyecek olursam: Anne Montgomery tüm bunları Lisa Donovan'a neden yaptı? Gerekçesi neydi? Değer miydi? Bu sorulara hiç tatmin edici yanıtlar alamadan dizi bitiyor. Yine de iki kadın başrol oyuncusu, entrikalar, şık sahneler, harika müzikler ve genel olarak yaratmayı başardığı atmosfer diziyi bir şekilde izlettiriyor. 

KÜÇÜK BEYAZ YALANLAR 2


Bir de bonus olarak, bu filmden bahsedip yazıyı bitireyim. Geçenlerde Başka Sinema'da canım Bennu (Yıldırımlar) Abla ile izlediğim Küçük Beyaz Yalanlar 2, Fransız sinemasının tanınan oyuncularını bir araya getiren bir seyirlik. İlkini ikimiz de izlememiştik. Ama zaten buna gerek de yokmuş. Fransa'nın Atlas Okyanusu sahillerindeki Bordeaux kıyısında yazlık bir evde (ki tesadüf bu ya, bu ay Atlas Glober'a yazdığım seyahat rotalarından biri tam da burasıydı) geçen hikaye, Marion Cotillard'dan François Cluzet'e, Benoit Magimel'den Pascale Arbillot'a tanınmış oyuncuları aynı kadroda buluşturuyor. Uzun, keyifli masalar... Kahkahalar, gözyaşları... Film bir yere de bağlanmadan bitiyor. Yaz sonunun hüznüne uygun, rahat, telaşsız bir film.

Sosyal medya adreslerim: 

Hayal Kurmak, Yürümek, İzlenimler

"Hem bir hayal, dostum, bir umut değildir; onunla yetiniriz; hatta, imkansız olduğuna inandığımızda onu daha güzel buluruz, çünkü o zam...