MÜZE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MÜZE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Şubat 2025 Pazar

Bitti bitti bitmedi

Saat 15.00. Evin içi hava alsın diye açtığım camı, içeri temiz hava yerine zehirli karbonmonoksit mi dolduruyorum diye huylanıp kapatarak bilgisayarımın başına, bu yazıyı yazmaya oturdum. Bir ay çöreği, birkaç fıstık yedim. Fıstığın içinde pestisit yoktur, değil mi? Umarım yoktur. Ama Türkiye'den Avrupa'ya ihraç edilen Antep fıstıklarında yüksek miktarda pestisit (yetmedi, bir de aflatoksin varmış; neyse bedavadan gıda kimyageri olduk hepimiz) bulunduğu için Türkiye'ye geri gönderilen ve burada bize satışa sunulan (görünüşe bakılırsa bizi insandan sayan yok) Antep fıstıklarını haberlerde daha yeni okuduk. Portakaldan, nardan, elmadan, mandalinadan nasıl olsa pestisite bağışıklık kazanmışızdır herhalde. Yiyin gari.

Maskeleri bu sefer de hava kirliliğinden dolayı takacağız gibi görünüyor. İstanbul'da bu hafta çarşambadan beri hava kirliliği uyarıları zaten yapılıyordu. Sis, pus ve hava kirliliğinin birbirine karıştırdığı günlerde, televizyonda pek görmesek de, internette "İstanbul'da karbonmonoksit patlaması başladı, uzmanlar uyardı!" haberlerine rastlayınca, Covid bittiğinden beri dolapta duran maske kutusunu tekrar piyasaya çıkardım. Açık havada fazla dolaşmamayı ve hatta evlerdeki camı pencereyi açmamayı öneren bu haberlere bakılırsa, iş yerlerinin evden çalışma vermesi gerekir ki sokağa çıkmayalım. Tabii böyle bir şey olduğu yok; dolayısıyla her gün İstanbul'un hava kirliliğinin içine atıyoruz kendimizi. Sahiden de gözle görülür bir kirlilik vardı cuma günü ve dün, ara ara da soba dumanı gibi apaçık duyulabilen kokular çektik ciğerlerimize. Ben de bazı yerlerde yürürken maskemi taktım, ne yapayım.

Dün, Üsküdar'dan Haliç vapuruna binerek son durak olan Eyüp'teki Artİstanbul Feshane'ye, Ahmet Güneştekin'in "Kayıp Alfabe" sergisini görmeye gittim. (Yılbaşından sonra HER ŞEYE gelen zammın elbette ulaşıma gelmesi de kaçınılmazdı. Gelecekte bir romancı olur da 2025 İstanbul'undaki günlük yaşamı arka fonuna alarak yazacağı roman için interneti kurcalarsa diye tarihe sosyoekonomik not: Haliç vapuru tam 45 lira olmuş, git gel 90 lira gitti. Geçen hafta gelen zamlardan sonra İstanbul'da toplu ulaşımda bir basış 20 liradan 27 liraya çıkmıştı. Öğrenciler içinse 13,18 lira. Bazı uzun mesafeli vapurlar ise görüldüğü üzere 45 lira. Ama indiğin iskeleye bağlı olarak iade alınabiliyor. Bu iade sistemi güzel bir şey. Bence otobüslerde de olmalı. Ben belki bir durak için bineceğim -ki ben binmem, yürürüm, ama belki binenler olacak?-, niye 50 durak gitmiş gibi 27 lira basayım ki?) Malum, havalar 17-18 derece olunca, Balat'a kadar filan vapurun üst katında oturdum. Ama sis nedeniyle Boğaz'ın hiçbir güzelliği görülemiyordu, her şey örtülmüştüBoğaz demişken, bugünlerde Remzi Kitabevi'nden daha yeni çıkan, dumanı üstünde Turan Akıncı kitabı "Boğaziçi: Saraylar, Sefaretler, Yalılar"ı okuyorum da, Boğaz'a bir başka gözle bakmaya başladım. İstanbul’da yaşayanlar olarak, yaşadığımız şehrin ne kadar farkındayız? Bir hengamenin içinde yuvarlanıp giderken, yaşadığımız şehrin köklü geçmişini ve tarihi mimarisini fark etmeye mecalimiz kalmıyor çoğu zaman. Fotoğraflarla zenginleştirilen, Boğaz'daki yalıları, Osmanlı'daki Boğaziçi köylerini, koruları, sarayları, yapıları anlatan kitapla eski İstanbul'da nostaljik bir gezintiye çıkmış gibi oldum. Havalar güzelleşince kitaptan belirlediğim yerlerde yürüyüşler yapacağım, kitap bende İstanbul'u adımlama düşüncesi uyandırdı. Meraklısına duyurulur diyeyim ve bu bahsi burada kapatayım. Neyse, sonra vapurun üst güvertesinde üşüyünce alt kata, kapalı alana indim. Eyüp iskelesinden beş dakika mesafede Feshane. Taş ve metal gibi malzemelerden yapılan, insanları düşünmeye sevk eden çeşitli eserlerin sergilendiği sergi ücretsiz. O nedenle de çok kalabalıktı. Ama gitmişken düşünmeden edemedim: İnsanlara sergi girişinde telefonlarınızı topluyoruz, çıkışta alacaksınız deseler, kaç kişi yine de o sergiye gider? Eserleri incelemekten çok, görevmiş gibi çabuk çabuk fotoğrafını çekip, hızla diğer esere doğru yol alıyor çünkü çoğunluk... Bu her sergi için böyle maalesef. Anı yaşamak yerine çekip paylaşmak, çağımızın hastalığı.

Bu arada havalar sıcak dedim ama, yarından itibaren hızla soğuyor ve çarşamba günü İstanbul'a kar geliyor diyorlar. Ah, biz bu lafları çok duyduk, dediğinizi duyar gibiyim, haklısınız. Bakalım İstanbul'a bu sefer beklenen kar yağacak mı? Neyse, birkaç gündür kapattığım kombimi bugün itibarıyla tekrardan açtım. Şu an için hava hala oldukça ılık ama.

Bir yandan da kitap kulübü kitaplarımı okuyorum. Daha detaylı olarak geçtiğimiz hafta şu yazımda duyurmuştum. Bir süredir buluşma düzenleyemediğim kitap kulübümde Şubat ayında Üsküdar'da toplanıyoruz. Okuyacağımız kitaplar, Afro-Amerikan edebiyatının en önemli yazarlarından Nobel ödüllü Toni Morrison'ın iki farklı sınıftan iki farklı siyahi karakter arasındaki ilişkiyi ele alan çarpıcı romanı Katran Bebek (Sel Yayıncılık) ve Wilhelm Jensen'ın Antik Çağ'dan kalma bir rölyefi saplantı haline getiren genç arkeoloğunun peşinden İtalya'ya uzanan ve psikanalitik bir incelemeye tabi tutulan (hem de Freud tarafından) ilk edebiyat yapıtı olan novellası Gradiva: Bir Pompei Düşü (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları). 22 Şubat cumartesi günü buluşacağız. İstanbul'da yaşayıp kitap kulübüne kayıt yaptırmak isteyenleriniz olursa, şu formu doldurabilirsiniz.

Bir sonraki yazıda görüşünceye dek, kendinize çok iyi bakın!

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

En son çıkan kitabımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

11 Eylül 2019 Çarşamba

TRENLE ODUNPAZARI MODERN MÜZE'NİN AÇILIŞINA GİTTİM


Cumartesi günü, Odunpazarı Modern Müze'nin yani OMM'un açılışı için İstanbul'da Söğütlüçeşme'den kalkan yüksek hızlı tren ile Eskişehir'e gittim. Bu, hızlı trene ikinci binişimdi. Genellikle eski romanlarda ve filmlerde görmeye alışık olduğumuz, benim çok sevdiğim tren maceraları, günümüzde hem biraz nostaljik hem de sizi farklı bir döneme ait hissettiriyor... Tren, doğası ve kökeni, tarihçesi gereği hep bir parça nostaljik. Eski filmleri, kültleşmiş romanları hatırlatır hep bana. Agatha Christie'nin Doğu Ekspresi'nde Cinayet'ini mesela. Neyse ki bir polisiye romana konu/atmosfer olamayacak kadar güzel bir hava, sıcak bir cumartesi günüydü. Açılış için hazırlanan insanlarla birlikte, dört numaralı vagondaki yerimi alıyorum.


Koleksiyoner Erol Tabanca'nın kurduğu OMM, ünlü Japon mimar Kengo Kuma'nın elinden çıkan harika bir mimari tasarıma sahip. Müzenin içindekiler kadar kendi binası da görülmeye değer. Müzenin ilk sergisi "Vuslat", küratörü ise Haldun Dostoğlu. Müzede eseri olan çoğu sanatçı da Eskişehir'deki açılıştaydı. Japon bambu sanatçısı Tanabe Chikuunsai IV de, müzeye özel ürettiği dev bambu enstalasyonuyla oradaydı. OMM'da iki tane eseri sergilenen Erdil Yaşaroğlu da, eşi Begüm Kütük'le birlikte müzenin açılışındaki isimlerdendi. (Belki fotoğrafımızı instagram story'lerimde görmüşsünüzdür.) Ve daha sayamadığım nice isim...


Müze bahanesiyle, Eskişehir'e de ilk kez gitmiş oldum. Bisikletleri, parkları, Porsuk Çayı ve yaşadıkları şehirden son derece mutlu görünen insanlarıyla Eskişehir'de gerçekten aklım kaldı. Kenti turlamak için yalnızca bir saatim vardı, dolayısıyla pek fazla gezemedim. Bir program yapıp -belki gelecek baharda- Eskişehir'e mutlaka yeniden gideceğim!

Beni sosyal medyadan takip etmek için:

22 Mayıs 2019 Çarşamba

BİR MÜZE, BİR KENTİN KADERİNİ DEĞİŞTİREBİLİR Mİ?

Bu sefer biraz mimari, biraz sanat hakkında konuşmak istiyorum sizinle.

Başlıkta da yazdığım gibi, "Bir müze, bir kentin kaderini değiştirebilir mi?" diye sormak istiyorum...

Cevabı, Baksı Müzesi açıldıktan sonra binlerce insanın yolunu Bayburt'a düşürmesine bakarak, hemen verebiliriz aslında. 

İşte Baksı'nın Bayburt'a yaptığını, yıllar önce Guggenheim Müzesi, İspanya'daki Bilbao'ya yapmış.


Tarih 18 Ekim 1997... Guggenheim Müzesi'nin Bilbao’ya katkısının ne kadar büyük olabileceğini henüz kimse bilmiyordu. Prag'daki, benim de gittiğim Dans Eden Ev'i ile tanınan Torontolu ünlü tasarımcı ve mimar Frank Gehry'nin imzasını taşıyan müze, dekonstrüktivizm akımını ve fütürizmi, Nervion Nehri kıyısında adeta yeniden tanımladı.

İspanya'nın kuzeyinde, Atlantik Okyanusu'nun Biskay Körfezi'nde, Nervion Nehri'nin kıyısındaki Bilbao, bir zamanlar kendi halinde bir rıhtım şehriyken, şimdi artık sanat, turizm ve gastronominin nabzını tutan bir İspanyol kenti.

Kent, müzeyle birlikte mimari ve sanat meraklılarını kente bir mıknatıs gibi çekmeye başlamış. O zamana kadar kimse Bilbao'ya gitmezken, İspanya’yı ziyaret eden turistler artık orayı da gezilecek yerler listelerine ekler olmuş. Açıldıktan sonraki ilk üç yıl boyunca yaklaşık dört milyon turisti ağırlayan müze, kente yepyeni bir gelir kapısı sağlamış. Müzeyi görmek için Bilboa'ya gelen turistler konaklamadan alışverişe, yeme-içmeden küçük turlara varıncaya dek kent ekonomisine büyük katkı sağlamış. Kentte yaşanan turizm devriminden sonra, literatüre "Bilbao etkisi" olarak bir tanımlama bile girmiş.

Nehrin kıyısından fütürizme bir övgü gibi yükselen bina, artık yalnızca İspanya’nın değil, tüm dünyanın en dikkat çeken sanat merkezlerinden biri.

İşte, sıradan bir kentin bir müze sayesinde adından daha çok söz ettirmesinin hikayesi... 

Yaşadığımız şehirlerde inşaat vinçlerinin, tozun toprağın, yüksek katlı gökdelenlerin değil, sanat için daha çok alanın olması dileğiyle... 

Beni sosyal medyadan da takip edebilirsiniz: 



26 Şubat 2017 Pazar

BRÜKSEL'DE NE YAPTIM? BRÜKSEL GEZİSİ VOL.1

Dikkat: Fazlasıyla Tenten, Manneken Pis/İşeyen Çocuk, çikolata, waffle, çizgi roman, French fries, müze ve Euro muhabbeti içerir!

Brüksel'e gitmek hiç aklımda yokken, bizim Hong Kongluların planına dahil olmamla kendimi Tenten'in ülkesinde bulduğumu biliyorsunuz. Evet, Belçika'dan bildiriyorum! Belçika'nın başkenti olan Brüksel'e, 17 Şubat sabahı Kopenhag'dan gittik, 21'inin akşamı da döndük. 5 gün Brüksel için gerçekten çok fazlaydı, biz biraz fazla kalmış olduk, bence 2-3 gün Brüksel için ideal. Tabii bir gün de Brugge'a gittik. Bu yazımda sizlere Brüksel'de gezilecek yerler, Brüksel'de ne yenirBrüksel'den ne alınırBrüksel'de mutlaka gitmeniz gereken yerler ve müzeleri anlatacağım. İlk kez denediğim Airbnb maceramı ve Brugge gezimi de sonraki yazılarımda detaylıca anlatacağım elbette.

Belçika yolcusu kalmasın! Arkadaşım şak diye çekti bu fotoğrafı ve doğallığa bayıldım, yüzümde resmen güller açmış! Birkaç günlüğüne İsveç SEK'inden kurtuluyorsun Mert, ama biliyorsun, Euro da can yakacak. (Not: Daha havaalanından dışarı adım atar atmaz yaktı bile, hiç merak etmeyin.


Brüksel uçak biletimizi her ne kadar ucuza almış olsak da, 
Malmö'den Kopenhag'a gitmek ve Brüksel Charleroi Havaalanı'ndan Brüksel şehir merkezine gitmek, uçak biletinin neredeyse iki katı fiyatına denk gelmiş oldu. Öncelikle, Malmö'den Kopenhag'a gitmek 89 DKK (yani bizdeki değişen karşılığına göre 45-55 lira arası). Kopenhag'dan Brüksel'e uçuş yaklaşık bir buçuk saat. Brüksel Charleroi Havaalanı'ndan Brüksel Midi'ye gitmek 57 liraya denk geliyor. Gelirken kişi başı 15 Euro verip taksiyle geldik (57 lira), dönüşte de yine kişi başı 14 Euro (53 lira) verip havaalanı otobüsünü kullandık. Ama bitmiyor. Midi de merkezi bir yer değil. Midi'den merkeze gitmek için de 2.10 Euro'luk metro bileti almanız gerekiyor. Bu bilet de 8 lira. Yani uçak bileti hariç, 225 lira gibi de havaalanından şehre-şehirden havaalanına (ve Kopenhag-Malmö arası) gitmek için vermek durumundasınız. Brüksel'de ulaşım nasıl derseniz, böyle işte, pahalı. Hoş İsveç kadar pahalı değil. Ama dediğim gibi, bir yanda SEK, diğer yanda Euro olunca kıyaslama yapmak da zor. Şimdi hiç vakit kaybetmeden madde madde anlatmaya başlıyorum, ki Brüksel'e gitmek için yazımı okuyanlar aradığını bulabilsin: 

Brüksel'de gezilecek yerler 

1 - Grand Place 




Grand Place, Brüksel'in hiç şüphesiz en hareketli meydanı. Başınızı nereye çevirseniz dört bir tarafınızda pek çok tarihi bina göreceksiniz. Aynı zamanda sokakları at üstünde gezmek isterseniz böyle mini bir gezi de yapabilirsiniz. Grand Place birçok kafeye, restorana, hediyelik eşya dükkanına, waffle'cıya da ev sahipliği yapıyor. Biz Şubat'ın ortasında gittiğimizde bile çok kalabalıktı, yazın kim bilir nasıl olur... 

2 - Manneken Pis






Grand Place'tan sadece birkaç sokak ötede yer alan bu küçücük, yalnızca 61 cm olan heykel nasıl da tüm Brüksel'i birbirine katıyor bir bilseniz! İşeyen Çocuk'la selfie çektirmek için Hong Konglusundan Türk'üne, millet birbiriyle nasıl yarış ediyor bu küçücük heykelin önünde, görmeniz lazım! Orijinal İşeyen Çocuk Heykeli küçücük ama şehrin her yerinde kendisine türlü kılıklara girmiş bir şekilde rastlamanız mümkün. Çikolatacılarda işeyen çocuk çikolatalarından tutun işeyen Şirinler'li kartpostallara kadar her yerde var. Hatta, ünlü saat markası Swatch ona özel işeyen çocuklu saat bile yapmış, size o kadarını söyleyeyim. Kendisi benim pazartesi modum olur bundan sonra. 

Peh, yine mi pazartesi? 
3 - Galeries Royales Saint-Hubet

Bizdeki Kapalıçarşı'nın çok çok çok daha küçüğü gibi olan, ama gerçekten tarihi bir binaya sahip bu Brüksel çarşısı oldukça eski ve şık dükkanlara ev sahipliği yapıyor. Çarşı pazar gezmesi, çizgi roman figürleri avı, çikolata tadımı... Çikolata kaplı vitrinler tok karınları bile acıktırır, o yüzden pek fotoğraf koymayacağım. Hayır gözlerimize de yazık, dişlerimize de. 


4 - Atomium 


Şehir merkezine uzakta ve biraz ters bir yerde olan Atomium, şans eseri, bizim kaldığımız eve çok yakındı. İlk başta biraz korkunç bir görüntüsü var, sonra alışıyorsunuz. 

5 - Sablon 


Sablon da yine merkezde, parkları olan bir yer...

6 - La Boutique Tintin

Birazdan içerideki her şeyi alacaktı... 

Şimdi gelelim esas konuya!  
Brüksel'de hiçbir yere gitmesem bile buraya illa gidecektim! La Boutique Tintin'e, yani Tenten Butik'e! Aman aman Tenten meraklısı olmasam da, çizgi roman seven biriyim ve Tenten'i de seviyorum. Gerçi tam bir çizgi roman şehri olan Brüksel'e gelmelerine rağmen Tenten hakkında hiçbir fikirleri olmayan Hong Konglu arkadaşlarım Tenten'i gördüğüm her yerde heyecanlanmamı anlayamadılar. Tenten Butik'te resmen kendimi kaybettim. Bir sürü şey aldım tabii, birazdan oraya da geleceğim. Ama buraya mutlaka gidin. Grand Place yolu üstünde zaten, giderken illa önünden geçiyorsunuz.






7 - Çizgi Roman Müzesi 


Comic Museum Brussels ya da The Belgian Comic Strip Center ya da kısacası Çizgi Roman Müzesi, 7 Euro'ya giriş yapılan (26,50), saat 18'de kapanacak olan ama sonra gidemem diye 17'de gittiğim müze. Biraz alelacele gezmiş oldum ve pek bir şey anlamadım ama gezmesem de aklımda kalacaktı. Tabloda, üçüncü kuşaktan beşinci Mertovski'yi görmektesiniz. Şaka şaka, bizim Tenten'in Kaptan Haddok'u. Belçika çizgi romanları deyince bizim aklımıza hep Tenten geliyor, ama aslında Şirinler, Red Kit, Asteriks de Belçikalı. Daha az bilinenlerden Gaston, Spiru, Corto Maltese de buralı, hatta Corto Maltese grafitilerine de Tenten'inkiler kadar rastlamak mümkün sokaklarda... Brüksel, bir çizgi roman severin kesinlikle gelmesi gereken bir yer. Brüksel'e gelip de çizgi roman kültürünü keşfe çıkmadan olmaz. Ama grupça gezdiğimiz için müzenin ancak günün sonuna kalmış olması gibi, yine aynı sebepten dolayı, gördüğüm pek çok kitapçı ve mağazaya da giremedim. Brüksel'e bir ara tek başıma tekrar mı gitsem, ne dersiniz? 








Müzede de Tenten Butik gibi bir mağaza vardı ve pek çok Tenten figürü satılıyordu. Ama aynı figürler her nedense biraz daha pahalıydı. Ben de bir daha Tenten Butik'e gidemeyebilirim diye alacaklarımı oradan almak istedim. Bu mağaza da müze gibi 18'de kapanacaktı ve işte o yüzden müzeyi yarıda kesip bir heyecanla Tenten figürleri almak üzere mağazaya koştum ve doya doya Tenten alışverişimi yaptım! (Gerçi sonra Tenten Butik'e gittim tekrar, neyse, aldıklarımı yazının sonunda göstereceğim.)

8 - Müzik Enstrümanları Müzesi 

Zurnanın zırt dediği yerde, Müzik Enstrümanları Müzesi'ndeyim...

Doğrusunu söylemek gerekirse, Müzik Enstrümanları Müzesi Çizgi Roman Müzesi'nden çok daha güzeldi. Çünkü Brüksel bir açık hava çizgi roman müzesi gibi zaten, o yüzden ilk müze beni pek tatmin etmedi sanırım. Ama Müzik Enstrümanları Müzesi gerçekten çok büyük ve detaylıydı, tarihten bugüne çok ilginç enstrümanlar vardı
Ne var ki, yine yeterli zamanımız yoktu, havaalanına gitmeden önce yalnızca 40 dakika falan gezebildik müzeyi. Giriş 6 Euro (23 lira) diye sizler için notumu da düştükten sonra, hemen anlatmaya başlayayım. Burada tarihten bugüne bir sürü enstrüman var ve size verilen kulaklıkla hemen hemen hepsinin sesini dinlemeniz mümkün. Vazo ve sünger ikilisinden oluşan bir enstrümandan tutun, deniz kabuğuna kadar ilginç pek çok "enstrüman" vardı. Bass clarinet yine beni etkiledi. Ama bakınmama rağmen fagot göremedim, belki de ben bulamadım vaktimiz az olduğu için. Neyse, buraya mutlaka gidin derim ben. Zaten bana da Çizgi Roman Müzesi'nde konuştuğum 3 Türk kadın "Burası güzel değil, Müzik Enstrümanları Müzesi'ne mutlaka git" demişti. 40 dakikacık da olsa, burayı görme fırsatı bulduğum için şanslıyım. 





Brüksel'de ne yenir, ne yemeli? 

1 - Waffle


Geldik en çok merak edilen konuya! Brüksel'de ne yemeli? 1 numarada tabii ki Waffle var! Peki Brüksel'de waffle'ı nerede yemeli? Biz hemen her gün waffle yedik, hepsi de kendine göre farklı ve güzeldi. Yani kesinlikle şurada yemelisiniz diyemem. Mesela ilk olarak Vitalgaufre Belgian Quality'de yedik. Ben kendinden vanilyalı waffle aldım, yani hiçbir şey ekletmeden, 2.45 Euro.(9,50 lira) Ama aslında 1 Euro'ya sade waffle alabileceğiniz yerler de var. Öyle alanlar da var. Ama ben üstüne bir şeyler ekleterek almayı seviyorum. Mesela bir alttaki fotoğrafta waffle 1 Euro'ydu ama muz, çilek ve Nutella eklettim, 4.50 Euro oldu (17 lira). Brugge'de de krema ve reçelli waffle'ı 3.50'a (13.50) almıştım. Tespit: Brüksel'de waffle'ın tadından çok görünüşü güzel diyebilirim.





2 - French Fries / Patates Kızartması 


Aslında French fries yani patates kızartmasının Brüksel'le özdeşleşmiş olmasını hala anlayabilmiş değilim, çünkü bildiğiniz yağlı, zararlı patates kızartması işte... Tabii ki zararlı her şey gibi lezzetli mi lezzetli, ama klasik kızartma. Fritland'in önünde bir saatten fazla kızartma kuyruğunda bekledik, kesinlikle çılgınlıktı! Daha da çılgın olanı, önümde yaşlı bir teyzenin bile kızartma kuyruğunda olmasıydı.


Eklettiğin her sos 0.80 Euro, evet, mayonez ve ketçap için bile para veriyorsun Brüksel'de. İlk yediğim sade kızartma 3 Euro'ydu. Sonra Dila Chez Papy Resto Snack'e gidip Andalouse soslu yemeden dönmememi söyledi, ondan yedim, orada da 3.20 Euro'ydu mesela. (Andalouse sos hardallı baharatlı gibi değişik bir sos, sevdim, ama meğer daha önce de yemişim.) Belçika'da olmanın zararları... Bol bol waffle, çikolata ve yağlı patates kızartması.


3 - Çikolatalar, bagetler ve diğer şeyler 



Lezzetli bir çorba ve peynirli baget sandviç, 4 Euro... 






Brüksel'den ne alınır?


Maison Dandoy ve Passion Chocolat, çikolatanın yanı sıra bisküvi ve onlar her ne kadar elmalı/zencefilli ekmek dese de bize göre baya kek/pasta olan bu "ekmekler" konusunda da önde gelen çikolata dükkanlarından. Passion Chocolat'tan aldığım bu küçük ekmek sadece 2.95 Euro idi ve tadı inanılmazdı, ama bitti! Ben de Dila'ya tavsiye verdim: "Dila hala nasıl bu elmalı ekmekten hiç yemedin, hemen dene!" 

Aman aman Brüksel'de akşam mı olurmuş... Önümüzde esrarengiz sokak lambaları yanar, ikide bir tramvaylar mı geçermiş... Manzarama çay, peynirli sandviç ve kruvasan kaldırıyorum o halde!



Çikolata, hediyelik eşya kısmını geçtikten sonra, kesinlikle Tenten veya başka bir çizgi roman figürü almalısınız diyorum! Ben irili ufaklı Tenten figürleri, Kastafiore'li magnet, Tenten dosyası, Brugge'da bir tasarım mağazasından gözlük şeklinde metal kitap ayracı aldım. EURO tabii ki can yaktı (sadece ayraç 7.50 Euro, yani 28,50 liraydı öyle söyleyeyim), ama Brüksel'e de kaç kez gidilir ki? İşte Belçika ganimetleri... (Bi' kısmını yedim.) Brüksel'dekitümTentenleritopladım-tabiikikitapayracıdaaldım-gözlükşeklindekibuayracınasılalmazdım

Brüksel şehir merkeziyle ilgili anlatacaklarım bunlar... Ama Brüksel macerası bitti mi? Tabii ki hayır! Daha sizlere ilk Airbnb deneyimimi ve Brugge'u anlatacağım... Takipte kalın! 




Dünya Kupası ve Kariyer Mesajı

Kim demiş 40'lar başarı zirvesine oturmak için çok geç diye? Vozinha'nın cevabı sahadan geliyor. Başarı hikayeleri anlatılırken gene...