DÜNYA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DÜNYA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2020 Çarşamba

EVDE BİR GÜNÜM


Bugünlerde koronavirüs tehdidi nedeniyle tahmin ediyor ve umuyorum ki hepimiz evdeyiz. #evdekal ve #evdekaltürkiye gibi hashtag'ler de bunu gösteriyor. Ben de blog'umda evde kalmakla ilgili mim benzeri bu soru cevabı yaparak, kendi ev hallerimi ve evde bir günümü sizinle paylaşmak istedim. İsteyen herkes yapabilir. 

Sabah kalkar kalkmaz Camdan bakarım. Su içerim. Kitap okurum. Hemen telefonuma filan bakmam. Ama roman yazıyorsam ya da kafama bir şey takılmışsa bilgisayar açarım.

Kahvaltıda olmazsa olmazlarım Çayyyyyy, reçeller, kızarmış ekmek, beyaz peynir. (Ve daha bir sürü şey ama bu dördü olmadan asla. Kahve içmem. Güne çaysız başlamam. En az üç kupa/fincan dolusu çay içerim.) 

Evin en fazla vakit geçirdiğim bölümü: Odam. Mutfak. Salon. Okuma köşem. Kütüphanemin önündeki tekli koltuk. Televizyonun önündeki L koltuk. Durduğum yerde duramıyorum gördüğünüz gibi!

Çalışırken bana eşlik eden içecek Sence? Tabii ki çay!

Evde yapılacak en keyifli aktivite Öncelikle şunu söylemek istiyorum ki; hala durumun ciddiyetini anlamayan, sokaklarda "Bana bir şey olmaz ehe ehe ehehe" ya da "Bu insanlar nereye kayboldu acaba böyle?" diye dolaşan cahiller var. Evet, var. Toplumumuzda maalesef herkes yeterli eğitim ya da bilinç düzeyinde değil. Öte yandan evde kalan kitle arasında da evde niye kaldığını tam olarak bilmeyen var. Her gün işe, daha da fenası hastaneye gidip gelmek zorunda olan çalışanlar varken "Evde sıkıldım" dememelisiniz bence. Evde kalabildiğiniz için şanslısınız. Ayrıca evde yapılacak o kadar çok şey var ki, ben şahsen vakit yettirip hepsini yapamıyorum. Roman yazmak, kitap okumak, blog'uma yazılar yazmak, sohbet etmek, konuşmak ve yemek yemek benim için bunlardan bazıları. Bu karantina günlerinin sonunda umarım obez birer Garfield kedisine dönmeyiz –ki ben ne kadar tatlı, pasta, börek, çörek yesem de kilo almayan bir insanım, siz kendinizi düşünün. :)

Şu sıralar izlediğim dizi Yok. Çünkü hayatımız diziye döndü zaten. Ama akşamları televizyondaki birkaç yerli diziye bakıyorum. Yabancı dizi olarak en son Feud: Bette&Joan bitirdim. Herkese öneririm.

Başucu kitabım Polisiye kitaplar.


Gece uyumadan mutlaka Ne WhatsApp'a ne Instagram'a... En son bir televizyona bakarım. Dişleri iyice fırçalayıp "Sabah olsa da uyansam" diye söylene söylene yatarım. Genelde 24 gibi yatıp 6.45 gibi kalkıyorum. Çocukluğumdan beri gece kaçta yatarsam yatayım hep erken kalkan biri oldum. Çok fazla uyumayı sevmiyorum, tembellik gibi geliyor. Benim için 6-7 saat yeterli. Bununla birlikte, konforlu bir yatak ve yastık zevkim var. Öyle her yerde uyuyamam. 

Karantina tedbiri kalktığında gitmek istediğim ilk yer Yaz geliyor, birkaç klasik tatil rotamı özlemle çekiyorum. Ama bu yaz belki de kimse tatil yapamayacak. Nereden nasıl şartlarla geldiğini bilmediğimiz (yerli veya yabancı hiç fark etmeksizin) turistlerle dolu deniz veya havuzlara artık nasıl güvenle girebiliriz ki? Belki de büyük bir kesim bu sene tatile gitmeyecek ya da ıssız bir yerlere kaçacak -Öyle bir yer varsa tabii. Bu yazdan çok umutluydum ama koronavirüs nedeniyle yazın tatil planlarını iptal etmek durumunda kalabilirim, herkes gibi. 

Yapmayı en çok özlediğim şey Sevdiklerime sarılmayı, tokalaşmayı ve öpüşmeyi (yanaktan) çok özledim ya! 

Koronavirüs salgını bana en çok şunu öğretti Ben zaten el yıkama konusunda fazlasıyla titiz olan, sokak-ev ayrımını çok iyi yapan, kişisel temizliğine ve etrafındaki ortamın hijyenine önem veren bir insandım. Bu açıdan aslında hayatımda bir şey değişmedi, yani çoğu insanın yeni yeni edindiği alışkanlıklar benim zaten rutinimdi. Öte yandan, koronavirüs patlak vermeseydi, tam beş yıl sabırla ve sabırsızlıkla beklediğim iki yeni romanımın yayımlanması gündemi vardı. Dolayısıyla virüs bana bu "bir türlü çıkamayan yeni kitap" gündeminden dolayı, bazı şeyler için çok da fazla beklemememiz gerektiğini hatırlattı biraz da. Hayat sadece şu an ve burada yaşanıyor, ben de sizlere şu an ve burada bir öykü anlatmak istiyorum. Hiç düşünmeden, öyle biraz demlensin demeden, yazar yazmaz bölüm bölüm yayımlayacağım bir seriye başlayıverdim. Atalay Mehmet'in Olağan Dışı Ölümünün Olağan Şüphelileri. Tanıtımını geçtiğimiz gün yayımladım, ilk bölümü de bir sonraki yazım olarak paylaşacağım. Şimdilik böyle. 

Benim evde bir günümü okudunuz. Şimdi sıra sizde... Sizin evde bir gününüz nasıl geçiyor? 

Sosyal medya hesaplarıma bakmadan geçmeyin:

19 Mart 2020 Perşembe

KARANTİNA GÜNLÜKLERİ VOL.1: EVİM GÜZEL EVİM!


Karantina günlükleri vol.1: Evim güzel evim! Bugünlerde hangimizin "motto"su bu değil ki? Ne kadar evcimen bir insan olduğumu bilen bilir, eminim benim gibi pek çoğunuz da evde vakit geçirmekten keyif alıyorsunuzdur. Kendi adıma zaten yazılacak kitaplar, okunacak romanlar, dinlenecek albümler, izlenecek diziler-filmler vardı; dünya kıyamet sonrası bilim kurgu filmlerinden hallice bir yere doğru gitmese, evde kalmaktan neredeyse memnunum diyeceğim. Ama günlerce evde kalmak, insanın istediği an dışarı çıkabileceğini bilmesi dahilinde güzel. Şimdiki durumsa, kendimiz ve kendimiz dışındaki bütün insanların, canlıların sağlığı için evde kalmamız gereken günlerin kapıda olduğuna işaret ediyor. Endişe verici gelişmelerle dolu bir dönemdeyiz. Dünyamızın ve ülkemizin başına pekala on yıllık bir zaman dilimine yayılarak gelebilecek her türlü felaket, patlak vermek için bu yılın ilk üç ayını seçti. Savaşlar, saldırılar, siyasi olaylar, ekonomik çalkantılar, depremler, seller, heyelanlar, sanal hack’lenmeler yetmiyormuş gibi, bunların hepsini çıktığı ilk günden başlayarak giderek önemsizleştiren bir şey patlak verdi: Koronavirüs. Hiç hesapta olmadan, sessizce ama giderek güçlenerek dünyanın diğer bütün meselelerini unutturdu, günlük hayatımızdaki tek meselemiz haline geldi. Hepimiz canımızın derdine düştük. Hırslarımızı, isteklerimizi, kıskançlıklarımızı, öfkemizi, aşk acılarımızı, kalp kırıklıklarımızı, sağlık sorunlarımızı, ekonomik meselelerimizi, kısacası kendi kişisel hayatlarımızdaki her türlü sorunu unuttuk. Belki de insanoğlu olarak şöyle bir silkelenip kendimize gelmemizin tam vakti. Şu zor günler biter bitmez, hepimiz şapkamızı önümüze koyup düşünmeliyiz. Dünyada bu kadar savaşa sahiden gerek var mı?

Her şey durdu, hayat durdu, ekonomi bilmem ki artık nasıl düzelecek? Koronavirüs vakalarının hangi şehirlerde görüldüğü hala açıklanmıyor. Ölümlerin bile. Bir yanım, panik yaratmamaya çalışıyorlar diye düşünürken, diğer yanım, bunu tüm açıklığıyla bilmeye hakkımız olduğunu söylüyor. Türkiye sadece İstanbul'dan ibaret değil ki. Belki de Denizli'de, Trabzon'da, Manisa'da, Erzurum'da, İzmir'de, Antalya'da, Afyon'da, Kars'ta, Samsun'da, Artvin'de, Hatay'da, yani tam olarak şu an bulunduğunuz yerde koronavirüs var. Bilmiyoruz. 

Bugünlerde bol bol kitap okuyorum, kitap stoğum bitecek diye de çok korkuyorum. Yeni aldığım kitapların çoğu İstanbul'da kaldı çünkü, bilseydim hepsini yanımda getirirdim. Birkaç kitap sipariş ettim gerçi, dezenfektanla sildikten sonra paketi açtım, o kitaplardan biri de John Grisham'ın Hesaplaşma kitabı, bir polisiye. Zilyon kere okuduğum Millennium Serisi'nin üçüncü kitabını elime alıp karıştırırken, Stieg Larsson'a yapılan övgülerde gördüm onun adını. O nedenle merak ettim, bugün başlayacağım. Öncesinde de José Saramago - Kopyalanmış Adam, Sally Rooney - Normal İnsanlar ve Elena Ferrante - Karanlık Kız okudum. 

Bir mini dizi keşfettim "Feud: Bette and Joan" diye, aslında ne zamandır yazacağım burada da, ilk dört bölümden sonrasını henüz izlemedim ben de. Toplam sekiz bölümlük zaten. Birbirlerinden nefret eden Bette Davis ve Joan Crawford’un "What Ever Happened to Baby Jane?" filmini çektikleri sırada yaşadıkları rekabeti anlatıyor. İkisi de bir zamanlar Hollywood'un yıldızı olan ama birbirlerinden hiç hoşlanmayan bu iki oyuncunun, artık dönemleri geçtiğinde ve unutulduklarında aynı film projesinde yer almalarını anlatıyor. Ama drama ve entrika o biçim! 1960'lı yılların Hollywood'una ışık tutan bir dizi. Arka fonda o dönemin caz müzikleri, kostümleri, sonra her iki oyuncu da birbirinin kötü performans göstermesini sağlamaya çalışıyor. Biri yönetmeni ayartmaya çalışıyor, diğeri magazin basınına dedikodu veriyor, film sektörüne dair bir belgesel gibi yani aynı zamanda. 2017 yapımı. Nasıl dikkat çekmemiş, anlamadım... Herhalde insanlar Netflix'te olmayan dizileri izlemiyor. Ben tam tersine, hala Netflix'te olmayıp da internetin derinliklerinde olan çok kaliteli diziler olduğu görüşündeyim. Hatta o diziler çok daha iyi oluyor. 

Şu sıralar Beth Hart dinlemek çok hoşuma gidiyor. Bad Woman Blues, Caught Out In The Rain, Bang Bang Boom Boom, Trouble, Sister Dear... Hele Toruble, tam da eve kapandığımız bugünlerin şarkısı gibi: "But I just want one day in the sun / Hanging out, having fun / I didn't come to make trouble." Hart, caz ve blues arasında gidip geliyor. Gram Rabbit’e de bu aralar yine takmış durumdayım. 2004 tarihli Music to Start a Cult to, 2006 tarihli Culvitation ve 2012 tarihli Welcome to the Country albümlerini dinleyip duruyorum. Bu grup, dünyanın en az bilinen ve dinlenen en iyi müzik grubu, iddia ediyorum. O zamanlar kimse bilmezdi, hala bilmez. Grup zaten çoktan dağıldı. Öyle Spotify’da falan da boşuna aramayın, bulamazsınız. Keşke Sade'nin yeni albümü çıksa, 2010'dan beri, 10 yıldır sessizlik içinde cazın ve soul'un kraliçesi. İyi müzikler de tıpkı iyi kitaplar ve iyi filmler gibi, bir yerlerde keşfedilmeyi bekliyor. Sizin bana önerileriniz olur mu? 

Şu karantina günleri bahanesiyle, bilgisayarımın derinliklerinde kaybolmuş eski roman taslaklarıma da bir el atayım diyorumEvden dışarı çıkmadığımız bugünlerde, sıra dışı ve renkli karakterlerle, imkansız gibi görünen her şeyin imkanlı olduğu, kafadan çatlak, saçma sapan bir kurgu yazasım var. Ucundan kıyısından, yok aslında baya doğrudan şu koronavirüs salgını da olsun diyorum işin içinde. Hiç düşünmeden, yazar yazmaz bölüm bölüm yayımlayayım. (Tam dört buçuk yıl bekledim de ne oldu: Yeni romanımın içime sinen bir şekilde yayımlanması gündemi varken, koronavirüs patlak verdi.) Ne dersiniz? O zaman başlıyorum? 

Evde olduğumuz bugünler, blog'ları keşfetmek için de güzel bir fırsat. Benim blog'um Kafa Dergi'de de, zaten bildiğiniz gibi, Eylül 2009’dan beri, yani 10 yıldan fazla bir süredir birikmiş olan detaylı bir yazı arşivi var. Televizyondan edebiyata, popüler kültürden seyahate pek çok konu sizi bekliyor. Lütfen bugünlerde maksimum özen gösterelim. Gerekmedikçe evden çıkmayalım; kitap okuyalım, yazalım, düşünelim... Kendinize dikkat edin.

9 Mart 2020 Pazartesi

KORONAVİRÜS KAPIDA: KORONOYAK MI OLDUK?!

Ve dünya, kıyamet sonrası bilim kurgu filmlerinden hallice bir yere doğru gidiyordu... 

Son haftalarda gündemimizi fazlasıyla meşgul eden ve "Türkiye'ye geldi mi? Acaba görülüyor da gizleniyor mu? Eninde sonunda buraya da gelecek" tartışmalarıyla her geçen gün giderek daha fazla konuşur olduğumuz korona virüsle ilgili bir şeyler yazmanın zamanı geldi de geçiyor. Sonuçta blog'da yazılan her şey kalıcı oluyor, tarihe tanıklık ediyor, yıllar sonra açılıp bakılıyor. 2009'dan beri yazdığım yazılara bakıp o zamanların gündemini hatırlıyorum ben mesela. Aslında korona virüsü ile ilgili de ilk günden beri gerek twitter'da, gerek instagram'da (hikaye bölümünde), gerekse burada pek çok paylaşım yapıyorum. Yani korona virüsü daha Çin'in Wuhan kentinde görüldüğü ilk andan itibaren ciddiye alanlardan biri benim. Sonuçta günümüzün ulaşım ve seyahat dünyasında, bir salgın hastalığın dünyaya yayılmaması gibi bir şey mümkün değil. Er ya da geç, bu virüs bu toprakların da kapısını çalacak. Hatta belki çoktan çaldı da haberimiz yok.


Yılın son günü yazdığım şu yazımın üstünden çok zaman geçmeden, korona virüs patlak verdi! Okuduğunuz gibi yazımda "2000'ler, 2010'lar bitti, yarından itibaren 2020'ler başlayacak. Aman sanki ne olacak; faturalar pahalı, yaşamak pahalı, her şey pahalı, pazarda satılan muz bile artık pahalı. Yiyeceklere şüpheyle yaklaşıyoruz. Paket gıdalar kötü diyoruz ama organik olduğu öne sürülen şeylerden de artık emin olamıyoruz. Diş fırçaları, şampuanlar, sabunlar, aklımıza gelen gelmeyen her şeyin içinde zehir var. Sülfatlı şampuanlar saçlarımızda, titanyum dioksit diş macunlarımızda, deterjanlarımızda, hatta leblebi ve sakızlarda bile kol geziyor. E ne yapalım? Yalan Dünya’daki Vasfiye Teyze ses tonuyla: 'Çekecez, mecbuuuuur.' Biz de böyle bir zaman dilimine denk gelmişiz. Kötü zamanlardan geçiyoruz. Yani belki 500 veya 1807 yılında yaşayanlar için de 'eskiden her şey çok daha güzeldi' ve 'şimdiki zaman çok berbat', ama ne yapalım, bu 2019'da da öyle olmadığı anlamına gelmiyor. Sadece ülke olarak da değil, dünya olarak da bir garibiz. Siyaset, ekonomi, toplum, doğa olayları, her şey olumsuz." demiştim. Yazımı, "Gene de 2020'den umutluyuz (boşa çıktı). Yok yok, boşa çıkmasın." diyerek bitirmiştim. Çok değil, Ocak ayında dünya ve Türkiye korona virüsü konuşmaya başladı. Şubat ayıyla birlikte Çin'in ardından İran ve İtalya'da da ciddi ölüm oranlarına ulaşan korona virüs çok ciddi bir sorun haline geldi. Ve içinde bulunduğumuz Mart'ın ilk günleri itibariyle, Türkiye dört bir taraftan bu virüs tehdidiyle sarılmış durumda. Komşu ülkelerimizin hepsinde korona virüs vakaları görülüyor. Türkiye'de de korona virüs var mı yok mu diye düşünüyoruz. Ardı arkası kesilmeyen WhatsApp grublarında türlü iddialar, komplo teorileri, genetik kodlamalar ortaya atılıyor. (Evet, elim korona virüs/ü şeklinde iki türlü de yazmaya gidiyor.)

Bu aralar şehir içinde uçakla sık sık seyahat ediyorum. Hatta şu yazımda da yazmıştım. Şimdi yine Trabzon'dayım ve televizyonda korona virüs haberlerini gördükçe, acaba İstanbul'a dönmeyi erteleyebildiğim kadar ertelesem mi diye düşünmüyor değilim (dediğime bakmayın; bu yazıyı yazarken uçak biletimi aldım bile). Televizyondaki açık oturumlarda tam bir panik havası esmeye başladı zira. Havaalanlarında, uçakta, otobüste maske takmak işe yarıyor mu temalı konuşmalar yapılıyor. Kimisi maskenin yararlı olacağını söylerken, kimisi de "maskeyi hasta olan insanın takması gerekir ama hasta olmayan için maske hiçbir işe yaramaz" diyor. Hatta bazı uzmanlar, maske takınca yüzünüz terler (ki bir kez taktım, cidden acayip terletiyor), elinizi gözünüze götürme ihtimaliniz artar, bu nedenle mikroplar daha beter yayılır diyerek maske takmayı kesinlikle uygun bulmadıklarını söylüyor. Yani herkes gibi benim de maske konusunda kafam karışmış durumda. Yine de maskemi ve el dezenfektanımı almış durumdayım. Eskiden ne güzeldi, evlere misafirliğe gelenlere ya da hasta ziyaretlerinde kolonya dökülürdü. Bakın, hiçbir şey boşuna değilmiş! İşte o kolonyo şimdilerde korona virüse karşı tekrar hatırlanıyor! Bildiğiniz gibi koronaya karşı en etkili yöntem, ellerinizi sabunlu suyla sık sık yıkamak. Ki bu benim zaten günde 1537 kez yaptığım bir şeydi, yani bu açıdan bir endişem yok. Yine de kişisel önlemlerimi iki katına çıkarmış durumdayım. Geçen hafta eczaneden küçücük bir el dezenfektanı aldım mesela. Fiyatı sekiz liraydı. Aynısından bugün bir tane daha aldım, on altı lira olmuş! Korona virüs turizm, ulaşım gibi sektörlere darbe vururken kendi pazarını oluşturup müşterileri kazıklamaya devam ediyor. Maske fiyatları da her geçen gün artıyor, almadıysanız ne olur ne olmaz diye edinin derim ben. (Ocak ayının sonlarında, Hong Kong'daki arkadaşlarımın bana yazıp "Türkiye'den maske gönderebilir misin" diye sorduklarını size söylemiş miydim? Oralarda bulunmaz olmuştu! Şimdilerde durum ne, bilmiyorum.) Televizyon, gazeteler, her yer gösteriyor: Avrupa ülkelerinde bile korona görülen şehirlerde marketler talan edilip tuvalet kağıdı sıkıntısı filan yaşanıyorsa, Türkiye'de korona virüs vakaları görüldükçe neler olacağını düşünmek bile istemiyorum. 


Bir de malum, biz samimi bir toplumuz. Biriyle karşılaştığımızda, onu en son bir saat önce bile görmüş olsak sarılıp öpüşmeden rahat duramıyoruz. Ben de bu anlamda çevremde sıcakkanlı bir insan olarak bilinirim, ama bugünler sarılma günleri değil! Artık kafamda "Bu hafta kaç kişiyle öpüştüm, kaçını atlatabildim, kaçının sadece elini sıktım?" diye çetele tutar oldum! Öpüşmekten kaçabilsen de tokalaşmaktan kaçılmıyor. Biri sana elini uzattığında elini korkuyla geri çekmen hoş karşılanmıyor. Hala koronanın ciddiyeti ülkemizde tam olarak anlaşılabilmiş değil. Umarım herkes ellerini sık sık yıkıyordur, ne diyeyim. 

Bununla birlikte bu "salgın" gündeminin her sektöre olduğu gibi moda sektörüne de etkileri olacağını düşünüyorum. Gucci, Versace gibi büyük moda devlerinin şık korona virüs maskeleri yapacaklarını tahmin ediyorum. Lady Gaga gibi ünlüler taksın diye. Türkiye'de de "hangi ünlüler maskeye 5 bin tl verdi" haberleri çıkar. Bekleyin görün. Bu virüs yüzünden umarım Rene Magritte'in "Aşıklar" tablosundaki gibi olmayız. 

Dünkü Kadınlar Günü sebebiyle Berna Laçin'in attığı bir tweet vardı. "Sevgili eşim mimozalar getirmiş. Bu çiçekleri toplayanlar üzerine hapşırdıysa korona çiçeğin hücre içine girmiş midir, ben de koklarken içime çekersem? Korona çiçekte yaşar mı? Adamı çiçek getirdiğine pişman etmiş olabilirim!" Bu benim de sık sık düşündüğüm bir şey. İşte tam da bu noktada koronoyak olduk diyorum! Hala haftanın bazı günleri gazete, arada bir dergi ve mütemadiyen kitap satın alıyorum. Matbaadakiler koronaysa ve üzerlerine hapşırdıysa, ben o kitabı açınca üzerime korona zerrecikleri yayılır mı endişesi taşımıyorum desem yalan olur. Korona virüs eşyadan bulaşır mı? 

Benim de şansıma bakar mısınız: Tam, dört yıldır çıkmasını beklediğim yeni kitabımın çıkması gündemi var, bu sefer de hiç hesapta olmayan korona virüs çıktı! İnsanlar evlere kapanır, dışarıda hayat durur mu dersiniz? Büyük ihtimalle bir şey olmayacak, henüz sonu gelmeyen dünyamız daha uzun yıllar dönmeye devam edecek. Ama daha şimdiden dünya genelinde 4 bin kişinin ölümüne yol açan bir virüs salgını da öyle görmezden gelinecek, sakince karşılanacak bir şey değil. Pek çok gelişmiş Avrupa ülkesinde bile korona virüs yüzünden ölümler başladıysa, ben bu virüs Türkiye'ye girdiği an kendimi eve kapatmayı düşünüyorum! Yarı şaka yarı gerçek. Koronoyaklık işte, n'aparsın?

Sosyal medya hesaplarım:
instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert 

1 Şubat 2020 Cumartesi

ŞU SIRALAR NEDEN SIK SIK TRABZON'A GİDİYORUM VE NE YAPIYORUM?


Şu sıralar havalardayım. Havalardayım diyorsam, öyle havalara girdiğimi kastettiğimi sanmayın lütfen. Hoş beni havalara sokacak bir şey olduğu da yok, ama olsa da girmem, beni tanıyorsunuz (tanıyorsunuz, di mi?). Uçakla seyahat halindeyim demek istiyorum. Kuş misali. İstanbul-Trabzon, Trabzon-İstanbul arası gidip geliyorum. O şehirler arası uçuşlar hep 1 saat 15 dakika sürüyor da, İstanbul'da havaalanından eve gelmek uçak yolculuğunun kendisinden çok daha uzun ve zahmetli oluyor. 

Buluşmak için arayan arkadaşıma "Ama ben yeni Trabzon'a geldim" diyebiliyor, "Şu filmin galasına gelmek ister misiniz?" davetini "Keşke iki saat önce haber verseydiniz, ben uçağa biniyorum" diyerek geri çevirebiliyorum. Ya da tam tersi bir şekilde, "Seninle görüşmem gerek ama sen şehir dışındasındır şimdi"cileri, "Yok yahu, İstanbul'dayım ben, o şehrin tam da içindeyim!" diyerek şaşırtabiliyor, “Gelince bana bi' 'alo' desene" tayfasını "Gitmedim ki, buradayım"la sevindirebiliyorum. Yani havalarda geziyorum şu sıra derken kastettiğim tam da bu. İnsanların da kafası karışıyor, bu Mert nerede, şu an şu yazıyı nereden yazıyor, şu paylaşımı nereden yapıyor, "Arasak mı - Aman boş ver şehir dışındadır o şimdi", olan bana oluyor.

Gıcık Pegasus'u yine gide gele zengin ettik. 

Ama bazen de böylesi o kadar iyi geliyor ki. Hayalet gibi. Kimse senin tam olarak nerede olduğunu bilmiyor. Bu "kafama esti" seyahatleriyle ilgili cazip gelen bir şeyler var. Kayda değer bir yere de gitmiyorsun aslında, ülke içinde arı gibi uçuşup duruyorsun. O his güzel zaten. Hazırlanmadan, pat diye gidebilme lüksü. Şimdi yani, İngiltere'ye, Fransa'ya, İsveç'e filan gitsen iyi kötü bavul hazırlıyorsun, eşe dosta duyuruyorsun, e duyurmak zorundasın, başına bir hal gelmediğini bilsinler; hava atman gerektiğinden söylüyorsun ya da (bak gene "hava" kelimesi geçti). Oysa sürekli gidip geldiğin bir rotada seyahat edince, valiz bile almadan, bir küçük el çantanla taksiye biner gibi kafanın istediği anda o yere gidebiliyorsun. Biliyorsun nasıl olsa; orada o şehir, asla sırtından bıçaklamayacak eski bir dost gibi seni bekliyor. Onun kucağı öyle tatlı geliyor ki, oh yatayım da beni okşasın, sırtımı sıvazlasın, şöyle iki tatlı sözle gönlümü alsın istiyorsun.

İnsanın kafası dağılıyor, öteki şehirde şöyle bir ferahlayıp sonra beriki şehre geri dönüyor. Oradayken burayı, buradayken orayı özlüyor. Hatta bu şehirlere bazen üçüncü, dördüncü, beşinci bir şehir daha ekleniyor. Uçuş hatları çoğalıyor. Bazen yurt dışındaki bir şehir de olabiliyor bu. Bu tip kısa seyahatlerde bir tek kitaplarımı yanımda taşıyorum, bir de yazmak için dizüstü bilgisayarımı. O bilgisayarı X-ray'den geçerken illa temiz çantasından çıkarttırıp o lağımdan hallice (evet, bilimsel araştırmalara göre, tuvaletlerden daha çok mikrop varmış o kutularda!) kutulara tek başına koyduruyorlar, çünkü koydurmazsalar olmaz! Ah, bir de düşüncelerimi tabii. Yani bir de onları yanımda taşıyorum. Onlar her yere benimle birlikte geliyorlar. Düşünürken düşünürken ve diğer yolcuların hikayeleri hakkında kafamdan tahminler yürütürken, zaman geçiyor ve bir de bakmışım ki, uçak tanıdık bir şehre çoktan inmiş bile. Bu arada ille de uçak yolculuğu değil kastettiğim; araba, otobüs, tren de olabilir pekala.

Kitap ayracı koleksiyonumun küçük bir bölümü... 

Ocak ayını sevmedim. Neresinden bakarsan bak, sevmedim. Hangimiz sevdik ki? Dünyanın hali de ortada. Dolayısıyla ben Ocak'ı 2020'nin bir demo sürümü kabul ederek, yeni yılı Şubat’tan başlatmak istiyorum. Hazır bugün de 1 Şubat. Olur, di mi?

Hele şu koronavirüs. Baya ciddi. O ünlü kitabın adını "Koronavirüs Günlerinde Aşk" olarak değiştiriyorum. Bu virüs yüzünden hepimiz Galip Derviş gibi olacağız, demedi demeyin. Ülke ve dünya kıyamet sonrası filmlerine döndü, dönüyor... Bir de niye korona virüsü değil de koronavirüs, onu da anlamadım. İngilizceden direkt çevirince öyle oluyor diye, basın bu adı kullanıyor. Bu virüs başımıza ciddi anlamda bela olacak gibi hissediyorum. Umarım yanılırım. 

Geçen, İstanbul'da olduğum akşamlardan birinde, Bennu Abla ile (Bennu Yıldırımlar) bir tiyatroya gittik. Onun tiyatronun kapısından çıkarken gördüğü taksiye adeta bir Fransız filminden fırlamışçasına "Taksi!" diye elini zarifçe kaldırıp seslendiği sahneyi asla unutmayacağım. Epey güldük sonrasında. Ve benimle ilgili söylediği güzel sözleri de... Duymam gerekenleri duydum. (Yarın da Başka Sinema'dan bir filme gidiyoruz. Bal Ülkesi adlı bir belgesel.) 

Neyse konu dağılmasın, Trabzon'dan birkaç doğa fotoğrafı paylaşayım da gözümüz gönlümüz açılsın... 


İnsan, bir ressamın paletinden çıkmış tablo gibi bu manzaraların gerçek olduğuna inanamıyor. Hala kar yağmamış olsa da (gerçi bu fotoğraflar, Aralık ayının sonundaki gidişimden; şu an Trabzon'da yükseklere kar yağdı, ama o zaman inanılmaz ılık bir hava vardı), sonbahar-kış geçişindeki doğanın renkleri muazzam. 


Sık sık telefon değiştiren insanlardan biri asla değilim. Zaten tüketim çılgınlığını ne kadar gereksiz bulduğumu siz biliyorsunuz. Ancak, 1.5 yıl önce aldığım telefonum yere düşüp ekranı kırılınca ve düzelmeyince, üzüle üzüle yeni bir telefon almam gerekti. Yine Samsung aldım. Samsung'dan vazgeçmiyoruz efendim. Bu açıklamayı yapıyorum çünkü bu fotoğrafı da yeni telefonumun değişik objektifiyle çektim. Ondan böyle değişik bir fotoğraf oldu. 


Doğa yerinde, her şey yolunda...


Bu fotoğraftaki odunların sıcaklığına ise bayıldım, resmen oduncu olasım geldi. 

Peki şimdi gelelim, aklınızdaki o soruyu yanıtlamaya: Bu fotoğrafları Trabzon'un neresinde çektim? Elbette şehir merkezinde değil. Şehir merkezi İstanbul'dan farksız olan Trabzon'da bile doğayla buluşmak için dağlara doğru yolculuk yapmanız gerekiyor. Fotoğraflar, Trabzon'un Maçka ilçesindeki bir köyden... Bozbalık Üçlemesi'ni yazarken bana ilham veren bu nefis yere aşık olduğum doğrudur. 

Hani geçtiğimiz Haziran ayında (yarım yıl önce!), üçlemenin ikinci kitabının çıkacağını şu yazımda paylaşmıştım. İşte orada da bu Maçka'da çekildiğim fotoğrafları kullanmıştım. İkinci kitabımın çıkması şu an için biraz hayal oldu... Yayıncılık sektörü son birkaç yıldır çok kötü bir dönemden geçiyor ve yazdıklarımla ilgilenen yayınevleri bile (ki bunlardan bazıları büyük-güçlü yayınevleri) bir üçleme basmak istemiyor (malum, Bozbalık "Üçlemesi"). Adındaki "üçleme" kelimesi bile onları ürpertmeye yetiyor. Bunu bir risk olarak görüyorlar. Benden tek kitaplık bir roman bekliyorlar, elbette tek kitap olarak yazdığım/yazmakta olduğum romanlar da var ancak benim önceliğim ve isteğim, Bozbalık Üçlemesi'nin okurla buluşması. Yani Ters Düz'ün devamı, kitabı parayla bastırmadığım sürece çıkacak gibi görünmüyor. Ki böyle bir şeye de gerek var mı bilmiyorum.

Az çok yıllardan beri şahsi tecrübe ve gözlemlerimden anladığım kadarıyla durum şu: Bu ülkede oyuncu olmak isteseydim elli defa olmuştum, yazar olmak istediğim için yazar olamıyorum? Ya da yazar olmanın ön şartının şarkıcı, oyuncu, magazin figürü, sosyal medya fenomeni olmakta arandığı bu zaman diliminde yaşamak benim suçum mu?

Sözlüklere bu kelimeyi eklemek istiyorum: "Tupturuncu"!

Merak edenleriniz için söyleyeyim; bu yazıyı İstanbul'dan yazıyorum. Ben İstanbul'da yaşıyorum, ancak bazen hafta sonlarında veya çeşitli fırsatlarda Trabzon'a kaçıyorum. Bu arada, 20'lik dişlerimin çekilmesi gerektiğini öğrendim (ve bu pek hoşuma gitmedi). Aslında ağrı sızı yok ama çekilmesi gerekiyormuş. Dişini çektiren varsa, yorumlarda tecrübelerini alabilirim. Bu işlemi de büyük ihtimalle Trabzon'a gidip yaptıracağım.

Şimdilik havadisler kısaca böyle... Her zamanki gibi upuzun bir yazı oldu ve beni buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederim. Gündelik hayatıma, kitap/dizi-film/yemek tavsiyelerime blog'u beklemeden daha detaylı ve yakından tanık olmak için, beni instagram'da story'lerden de takipte kalabilirsiniz. Sevgiyle kalın!  

Sosyal medya hesaplarıma göz atmak isterseniz:

31 Aralık 2019 Salı

ESKİYEN YILIN ARDINDAN, YENİ YILIN KAPISINDAN...

Aşk, ilişkiler, insanlık, sosyal medya, teknoloji, 2020'ye adım atmak üzereyken dünyanın halet-i ruhiyesi... Ve olmazsa olmaz yeni yıl dilekleri...

Ayraç koleksiyonumdan bir kesiti bu yazıya fon yaptım.

Daha dün gelmişti 2019... Biz daha ara sıcaklarını bekliyorduk ki, baş şefin gelip "Tatlınızı da bitirdiyseniz, sizi şu kapıdan uğurlayalım" demesi gibi takvimler 31 Aralık'ı gösteriverdi. İşte, 2020 geldi. Yeni bir sayı. 2-0-2-0. 2020. "Vay canına".
Öyle pek uzay çağı gibi değil, ilginç icatların ve uçan arabaların yapıldığı, Mars'ta evlerin inşa edildiği de yok. Tekerleğin ya da radyonun icadı gibi çığır açacak hiçbir şey yok –tabii internet var, o da elle tutulmuyor ki. Kafamızı telefon ekranına gömdük, habire aplikasyon geliştirip duruyoruz da, bana öyle geliyor ki sanki bir parça yerimizde sayıyoruz, bilmem siz ne dersiniz? Zaten bence ileride, radyasyonun zararlı etkileri anlaşılacağı için insanlık veya en azından insanlığın ciddi bir kısmı, ilkel yöntemlere geri dönecek. Televizyon, telefon, bilgisayar veya herhangi başka bir elektronik sistem bulundurmak ve kullanmak yasaklanacak ya da belki hoş karşılanmayacak, ayıplanacak; düşünsenize, böyle bir dünya ne ilginç olurdu! "Eski çağlarda" insanların kullandığı sosyal medya, özellikle de "instagram" denen şey, gelecekteki insanlar için hayret ve şaşkınlık sebebi olacak. Bir neslin kendini bu kadar anlamsız bir şey için heba etmiş ve "selfie" adı verilen yakından çekilmiş ölü surat fotoğraflarının hala internette (uzay boşluğunda, diyelim) dolaşıyor olması, asla anlaşılamayacak. Öte yandan hiç icat yapılmamış olan yıllarda insanların kendilerini aslında var olmayan ve dokunulamayan, tadılamayan, işitilemeyen, adına da internet denen bir sistem için paralayıp durması, "geçmiş çağların" karanlık gizemlerinden sadece biri olarak kalacak. (Gelecekte böyle bir dünyada geçen kısa bir bilim kurgu öyküsü de yazmıştım, bilgisayarımda duruyor).


Neyse, ne diyorduk, 2020. Tüm hızıyla geçip gitmesine seyirci kalacağımız, nasıl bittiğini anlamayacağımız, çabucak eskiteceğimiz yepyeni bir yıl daha. Yok yok, ne eskimesi yahu! Daha gelmeden ne bu düşünceler? Yeni alınmış son model bir telefon, bir ev, bir araba kadar umut dolu bekliyoruz 2020'nin gelişini, daha dur.

Bunun altına "2019'dan kaçmaya çalışırken ben." yazacağımı sanıyorsanız, çok yanılıyorsunuz.

Artistlik olsun diye hiç "Bu yıl çok kötü geçti", "2019’da ben (yerde yatan obez kedi fotosu). Temsili." falan diye paylaşmayacağım. Gayet de iyi geçti bu yıl. Hatta baya iyi geçti. İstediğim pek çok şey oldu. Yani bunların büyük bir kısmı istemeden oldu. Beni acayip sevindiren, heyecanlandıran harika olaylar, karşılaşmalar, buluşmalar, tanışıklıklar, dostluklar... Kendi adıma başarı dolu bir yıl geçirdiğimi söyleyebilirim (Bir insanın "Ben başarılıyım" demesi ukalalık sınıfına girer mi acaba? "Ben akıllıyım" demedikten sonra, bir yıl değerlendirme yazısında kişinin yılın geneline baktığında “başarılı bir yıl geçirdiğini” söylemesinin bir sakıncası olmaz sanırım.) Hayallerimden bazıları oldu. Birkaçı da olmadı, hatta en çok istediğim şey yine olmadı, ama olsun(du). Şimdi tek tek yazmayacağım ne olup ne bitti diye, aslında her yıl olduğu gibi bu yıl da en güzel blog’um tuttu arşivimi, duygularımın düşüncelerimin arşivini. Zaten neleri kastettiğimi sıkı okurlarım biliyordur, anlıyordur.

Her paragrafta yeni bir konuya geçtiğim bu yazı biraz karışık olmuş gibi olacak ama, yazımda bir teşekküre yer vermeden geçmek istemiyorum. Bildiğiniz gibi 2019, blog’umun da 10. yaşını kutladığım yıl oldu. 2009'dan beri tam 10 yıldır, düzenli olarak blog'uma yazılar yazıyorum. Zaman içinde pek çok okurum, takipçim, yorumcum oldu –yani sizler. Bir önceki uzun yazıma ("Yazmak üzerine") gelen detaylı, zeki ve gülümseten yorumlarınız karşısında hayran hayran bakakaldım, nasıl sevindim! Sadece o yazım için değil, genel olarak blog’um ve yazılarımın aldığı geri dönüşler için konuşuyorum. Upuzun bir yazının okunup yine upuzun bir şekilde yorumlanmasına, günümüzün "sosyal medya" şartlarında pek rastlanmıyor. Bu nedenle çok mutlu olduğumu söylemek isterim. Sadece benim okurlarım-takipçilerim olan sizler için de söylemiyorum bunu. Zaten her defasında söylediğim bir şey var: Blog'ların okur kitlesi çok başka. Sosyal medyanın aksine, uzun yazıları okuyan, yazıp düşünmeye önem veren insanlar var burada. Buradaki tek bir yorum bile benim için çok kıymetli. Zahmet edip uzun bir yazıyı okuyup bir de o yazıya yorum yazmak, blog dünyasında çok şey ifade ediyor. Tabii büyük çoğunluk, yazıları sessiz sedasız okuyanlar. Onların da varlıklarını hissediyorum. Bazen öyle birkaç mail ve mesaj kutuma mesaj da geldiği de olur. "Seni/sizi bunca zamandır takip ediyorum, hiç yorum yapmadım, ama şu yazın/ız beni yorum yapmak için harekete geçirdi..." diye başlayıp, uzun uzun iç döken o yorumlar, mesajlar...

"Yazmak üzerine" adlı yazımın bahsini biraz da şu yüzden açtım: Tabii ki hiçbirinizi tanımadığım gibi onu da tanımıyorum, ama sanırım yaşı da bir hayli genç olan İrem'in, –yani benden de genç demek istiyorum– yazdığı şey beni çok sevindirdi: "Ben de ilk kitabımı yazmaya başladım. Özellikle de siz örnek aldığım kişilerden birisiniz." Birilerine ilham olabilmek, örnek olabilmek ne kıymetli, ne mutluluk verici bir şey... Umarım bir gün daha fazla kişiye ulaşıp örnek olabilirim... Yeni yılda da ben sırf yazı yazmayı sevdiğim için buralarda olmaya, aklıma geleni, kafamdan geçeni yazmaya devam edeceğim...

Bu yıl yine cazdan popa, güzel şarkılar dinledim, pek çok yabancı şarkıcı keşfettim. Belki 750-800 tane yeni kitap aldım, eve yeni bir (hatta belki iki) kitaplık yaptırmak şart oldu. Kitaplıklarımdan taşan kitaplar odaların çeşitli köşelerinde kuleler gibi yükseldi. Toplam 120 civarında kitap okudum; aşağı yukarı bir ayda 10 kitap. E benim AVM AVM kıyafet mağazası gezeyim, yok üç tane bot, beş tane mont alayım merakım yoktur, alırım tabii, temiz ve şık giyinmeyi severim de, ama yani genelde severek yapmam bu alışverişleri. Böyle kitaptı, kırtasiye ürünüydü, ev dekorasyonuydu, daha çok severim. Olan paramı gene onlara harcarım. Ha seyahat etmeyi de çok severim, fırsat buldukça gezerim ama tabii Euro'nun dışı da içi de sizi bizi yakar. Güzel ve lezzetli yemeklere de bayılırım, hoş bayılmayan da yoktur diye düşünüyorum.


Evet, ne diyorduk? 2020. Uçan arabalar, komşunun evine yahut dünyanın bir ucuna ışınlanmalar hala yok ama 2020 diye bir yıla geldik işte. 2000'ler, 2010'lar bitti, yarından itibaren 2020'ler başlayacak. Aman sanki ne olacak; faturalar pahalı, yaşamak pahalı, her şey pahalı, pazarda satılan muz bile artık pahalı. Yiyeceklere şüpheyle yaklaşıyoruz. Paket gıdalar kötü diyoruz ama organik olduğu öne sürülen şeylerden de artık emin olamıyoruz. Diş fırçaları, şampuanlar, sabunlar, aklımıza gelen gelmeyen her şeyin içinde zehir var. Sülfatlı şampuanlar saçlarımızda, titanyum dioksit diş macunlarımızda, deterjanlarımızda, hatta leblebi ve sakızlarda bile kol geziyor. E ne yapalım? Yalan Dünya’daki Vasfiye Teyze ses tonuyla: "Çekecez, mecbuuuuur." Biz de böyle bir zaman dilimine denk gelmişiz. Kötü zamanlardan geçiyoruz. Yani belki 500 veya 1807 yılında yaşayanlar için de "eskiden her şey çok daha güzeldi" ve "şimdiki zaman çok berbat", ama ne yapalım, bu 2019'da da öyle olmadığı anlamına gelmiyor. Sadece ülke olarak da değil, dünya olarak da bir garibiz. Siyaset, ekonomi, toplum, doğa olayları, her şey olumsuz. Hadi diyelim dış dünyada olup biten her şeye kulaklarımızı tıkamayı, gözümüzü yummayı başardık, bireysel olarak kendi dünyamızda da işler yolunda mı sanki? Kime güveneceğimizi bilmiyoruz. Bilmiyorum teknoloji mi veya teknolojiyle gelen gösteriş merakı mı, ama bir şeyler bizden samimiyeti ve güvenilirliği çaldı. Aşk yaşayacak doğru düzgün, derinlikli insan bulamamaktan bile yakınır hale geldik (herkesin bunu dert edindiği yok tabii). Evet, o insan mutlaka bir yerlerde var, belki köşe başında, belki bulunduğumuz yerden bin kilometre uzakta, ama nerede, nasıl karşılaşacaksın ki onunla? Hem de tek yaptığın saatlerini boş boş sosyal medyada geçirmekken! Filmlerdeki gibi koridorda çarpışıp kitaplarını devirdiğin kız sana "Merhaba, tanışalım mı?" değil, "Önüne baksana, öküz!" diyecek (çok affedersiniz, o kız adına sizden özür diliyorum). Ki zaten koridorda (hangi koridorsa o) kitap taşıyan birileriyle çarpışma ihtimalin de pek kalmadı.


Her şeyde olduğu gibi, ilişkilerde de bir yapaylık var. Yeni yılda 1-3-5 günlük, sığ, hiçbir derinliği olmayan, söz gelimi tanışır tanışmaz "instagram’da beni eklesene" türü arkadaşlıklara kapılarımı tamamen kapatıyorum. Zaten hep kapalıdır benim geçici ve yüzeysel ilişkilere kapılarım, ama bu sefer kilidi de değiştiriyorum, çünkü çok zorlayanlara açıyordum o kapıyı. Bazı kızlar; çok yüzeyselsiniz. Karakterleriniz beş para etmez. Genel kültürünüz yok. Tek bildiğiniz şey son çıkan iPhone modeli ve doğru selfie'yi hangi açıdan çekilmeniz gerektiği. Bir de dibi gelmiş saçlarınıza yaptığınız saç boyası. Zariflikten uzaksınız. İstediğiniz kadar güzel olun. Ruhunuz boş ya, işte en çok da bu yüzden bence acayip iticisiniz. Bazı erkekler; tek bildiğiniz şey spor salonuna gidip "daha, daha ve daha çok kas" çalışmak. Bir de metal kolye modası çıktı şimdi, onu boynuna asmayanı dövüyorlarmış gibi. Ayrıca hepinizin oyuncu olması gerekmiyor. Biraz kendinizi geliştirin, hobi falan edinin. Hep ve hep kızlara değil, azıcık da sanata yönelin mesela.
Bazen bir kız ne kadar güzel, bir erkek ne kadar yakışıklı olursa olsun, "o kişinin" dışı hiçbir şeye yaramaz, çünkü içinde kalp yoktur. Zarafet, ruhsal güzellik ve dünya algısı... Asıl önemli olan budur. İşte günümüzdeki insanlık (elbette genel olarak konuşuyorum) bunu kaybettiği için, ilişkiler kaybediyor, ilişkilerde kaybediliyor. Neyse ki benim çevremde, benden yaşça büyük de olsa örnek alabileceğim bu tarz kaliteli, zarif ve romantik ilişkiler var. Ama onlara baktıkça da aklıma şu soru geliyor: Ben böyle bir aşk bulabilecek miyim? Ya da önümde böylesine iyi örnekler varken, bulduğum beni ruhsal açıdan ne kadar tatmin edecek? Dahası, edebilecek mi?

Bilemiyorum...

Hangimiz bilebiliyoruz ki?

Hayat devam ediyor.

Gene de 2020'den umutluyuz (boşa çıktı).

Yok yok, boşa çıkmasın.

Samimi, içten insanların yolları kesişsin, onlar birbirini bulsun.

Hayatlarımızda hep kalıcı dostluklar ve güvenilir aşklar olsun.

Olsun ya.

Olacak!

Du' bakalım.


Sosyal medya hesaplarıma göz atmak isterseniz:

Hayal Kurmak, Yürümek, İzlenimler

"Hem bir hayal, dostum, bir umut değildir; onunla yetiniriz; hatta, imkansız olduğuna inandığımızda onu daha güzel buluruz, çünkü o zam...