ALIŞVERİŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ALIŞVERİŞ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Şubat 2021 Cumartesi

ŞU SIRALAR KURGU ROMAN DIŞINDA NELER OKUYORUM?

Geçtiğimiz hafta bugün Kitapyurdu'ndan iş yerime sipariş ettiğim kitaplarım salı günü geldi. Çok sayıda kitap aldığım için onları eve getirmem ve açmam, yoğunluklarım nedeniyle ancak bugünü buldu desem yalan olmaz. Şimdi o siparişimde söylediğim kurgu roman dışındaki birkaç araştırma kitabını sizlerle paylaşmak istiyorum:

Diyalog - Robert McKee 

Arayış: Tarih ve Dinde Anlam - Mircea Eliade 

Neden - Mario Livio

Sipariş ettiğim kitapların geneli minimum 40 liraydı. Kağıt fiyatları ve baskı maliyetleri çok arttığı için kitaplar da bir hayli pahalandı. Çok pahalılık var, ama sonuna kadar kitap almaya devam. Bir şeyleri internetten okumayı değil, basılı olarak okumayı seviyorum. Matbu candır.


Dün bin yıl sonra ilk kez AVM'ye gittim. Pazar günü Sevgililer Günü olduğundan mıdır nedir, hiç de tenha değildi. Tabii bu durum beni biraz tedirgin etti ama alacaklarımı aldıktan sonra hızla çıktım. Yine de bir saat kalmış oldum.



Altunizade'de yürürken, yerde şöyle bir surata denk geldim! Ben kızgın bir Tenten'e benzettim. Tabii fotoğrafını çekmesem olmazdı. Ya siz kime benzettiniz?


Dolly Parton'dan Jolene de bu yazının şarkısı olsun. 

Sevgiler. 

Sosyal medyada da buluşalım: 


8 Nisan 2019 Pazartesi

KANDIRILDIK: SAÇLARIMIZA ZEHİR Mİ SÜRÜYORUZ?!

Sodyum lauril sülfat (SLS), sanayilerdeki kirli boru hatlarını temizlemekte kullanılan, çamaşır ve bulaşık deterjanlarında da bulunan köpürtücü bir temizlik maddesi... Peki bu kimyasal maddenin saçımıza, yüzümüze, elimize, dişimize sürdüğümüz şampuanlarda, sabunlarda ve diş fırçalarında ne işi var?!


Üstlerinde "doğal" yazan, çayırları, çimenleri, ormanları çağrıştıran yemyeşil şampuan, sabun, diş fırçası kutuları... Her şey bir aldatmacadan ibaret! (Tamam, zaten biliyorsunuz.)

Hemen her ürünü yeşil kutularda satılan Yves Rocher'in güya saç dökülmesini engelleyen, sözüm ona "organik" acı baklalı bir şampuanı var. Üstünde yazan böyle, ama biraz yakından bakıp etiketini okuduğunuzda, içinde sodyum lauril sülfat olduğunu görüyorsunuz! Ve sülfat, bırakın saç dökülmesini durdurmayı, olan saçlarınızın da dökülmesine neden olan bir madde! 

Eyüp Sabri Tuncer "Doğal" Sıvı Sabunu... Sensodyn diş macunu... Prozinc şampuanı... Bunların hepsinde sülfat var. Bu markaları örnek veriyorum, çünkü bunlar diğerlerine göre sağlığa daha az zararlı diye aldığımız pahalı markalar, ama yok, bunlarda bile sülfat var.

Şimdi tek tek marka ismi vermeye gerek yok, marketlerde satılan pek çok temizlik ve kozmetik ürününde zaten sülfat var... Paraben içermiyor diye satılıyor, ama hepsinde sülfat var... Yani ya paraben ya sülfat... %99'unda ikisinden biri mutlaka var!


Sülfatın çok zararı var. İnternette kısa bir araştırma yapınca görebilirsiniz. Aldığınız ürünün içindekiler kısmını mutlaka okuyun... Okuyun ama, ne fayda! Mecbur aldık, alıyoruz, bile bile de almaya devam edeceğiz... 

Marketlerde, eczanelerde bile hayatımızın içine sızmış sülfat... Satılan hemen her üründe var... Amonyum Laureth Sülfat(ALES), Sodyum Lauryl Sülfat (SLS) ve Sodyum Laureth Sülfat (SLES)... Bir şeyin içinde sülfat geçti mi, bilin ki o şey zararlı, kaçın ondan! Bitkisel olduğu iddia edilen şampuanlar ve hatta bebek şampuanları bile bunlarla dolu. Hem paraben hem sülfat içermeyeni bulmak gerekli... Tabii bulabilirseniz... 

Sırf şampuanlarımız, sabunlarımız, diş macunlarımız köpürsün, kullanana "temizleniyormuş" hissi versin diye… Zehirle temas ediyoruz farkında olmadan…

Ya ellerimizi, saçımızı sırf duru suyla yıkayacağız... Ki bunu yapmak da faydasız... Ya da kendimizi sülfatla köpürtmeye devam edeceğiz! 

Beni sosyal medya hesaplarımdan takip edebilirsiniz: 

instagram: @ofluoglumert
twitter: @ofluoglumert
facebook: @ofluoglumert 

31 Ekim 2018 Çarşamba

SPORA GİTMEK VS SPOR YAPMAK VE NE OLACAK BU GEZEGENİN HALİ?



"Spor yapıyor musun?" sorusunun günümüzde tek karşılığı aslında şu: "Bir spor salonuna gidiyor musun?"

Ben peşin peşin söyleyeyim... Hayatımda spor salonuna hiç gitmedim!

Ama bu demek değil ki "spor yapmıyorum"!

Yürüyüş yapıyorum, bisiklet sürüyorum, yüzüyorum... 

Kendimi AVM'lere tıkıştırılmış kapalı spor salonlarında ticari amaçlarla üretilmiş ortamlara hapsetmiyorum, açık havaya çıkıyorum yani!

Bundan daha iyi spor var mı?

Spor salonlarında çılgınlar gibi spor yapmak son beş-on yıl içinde hayatımıza girdi.

Bazılarına gerçekten faydalı oluyordur ama bazıları da sadece gitmiş olmak (nasıl olsa herkes gidiyor ya) için gidip kendini kandırıyor.


Şu anda dünyada "idealize" edilmiş olan; kadınların zayıflayıp incecik olması, erkeklerinse kas yapması. 

Peki ideal beden ölçülerini kim tanımlıyor? Tabii ki endüstri. Sinema endüstrisi, reklamcılık sektörü, ilaç ve kozmetik sanayisi. Neden? Siz de bundan ticaret kokusu almıyor musun?

Eskiden de balık etli kadın olmak idealdi mesela, çünkü sağlıklı ve revaçta olan oydu! Öbürü çelimsiz, zayıf, hastalıklı olarak tanımlanıyordu. 

Erkekler için bakacak olursak; biraz sosyal medya, biraz bu kas yapan ilaçların piyasaya sürülmesi derken derken ideal olarak kaslı erkek bedeninde karar kılındı... Günümüzde spor salonuna gitmekle yetinmeyip bu ilaçları kullanıp kısa yoldan son derece tehlikeli bir şekilde karın kası yapmak isteyenler, yapanlar var... Sırf böylesi idealize edildiği için! Ama böyle ilaçları kullanıp hayatını kaybedenler de var.

Bir de bu kadınlar için sürekli bir diyette olma hali ve erkekler için de daha, daha, daha fazla kaslı olma isteğinden dolayı market raflarına sokuluveren şu az yağlı, light ürünler, protein sütleri meselesi var... 

Bunlar öyle böyle değil, çok zararlı!

Markette satılan kutu süt zaten süt değilken, bir de bunu diyet süt, light süt, proteinli süt diye ambalajlayıp sattıkları şey, çok çok daha zararlı!

Uzmanlar ve doktorlar uyarıyor zaten, diyet ve az yağlı bir şeyi hiç almayın diye... 

Dönelim kas konusuna geri... 

Kas deyince akla şu günlerde en çok gelen isim olduğu için onu örnek vereceğim.

Can Yaman...

Hayatımıza ekranlarda hoş bir sada olarak kalan Gönül İşleri ile giren Can Yaman’ın çok değil, birkaç yıl içinde geldiği nokta kaslı dev tank adam Hulk’ı aratmıyor. Zaten bununla ilgili çok sayıda caps de dönüyor sosyal medyada. Kötü bir oyunculuğunuz, ama iyi bir vücut yapınız varsa, gelsin milyon dolarlar ve instagram’da milyonları aşan takipçi sayıları!

Samimi soruyorum: Şimdilerde Erkenci Kuş’la gündemde olan Can Yaman’ın vücut şeklini siz beğeniyor musunuz? Ben çok abartılı buluyorum. Pek sevimli bir görüntüsü yok. Kas yapıp “kas”ıla “kas”ıla gezenler hiç sempatik gelmiyor.

Diyeceğim o ki, bence kendinizi spor salonlarına boşu boşuna tıkmayın...

Yürüyün, koşun, bisiklet sürün...

Kendini spor salonuna hapsetmektense, doğal havada ve gerçekten sağlıksa sağlık, sporsa spor için sporu işte o zaman yapmış oluyorsun çünkü.


Yine bu konu çerçevesinde değinmek istediğim birkaç farklı nokta daha var ki, o da kozmetik, ilaç ve yeme içme mevzularına dair. 

Mesela geçenlerde kozmetik/güzellik/bakım mağazalarından birinde yüzde elli indirim olmuştu, insanlar nasıl birbirlerinin altından üstünden atlayarak reyonları talan etmişti, hatırlıyor musunuz? 

Arkadaşlar, yapmayın. 

Şunu hiçbir zaman unutmayın ki, bu tip mağazalar aslında sizin güzellik sorununuza deva olmak için değil, o sorunlarınızı devam ettirmek için varlar. 

O “mucize” kremlerin kaç tanesi gerçekten işinize yaradı? 

Ben söyleyeyim: Hiçbiri! 

Ama siz yine de bir ümit ve içimde kalacağına alıp bir deneyeyim mantığıyla almaya devam ediyorsunuz. Hayır, yararı olmadığı gibi cilde ve sağlığa zararları var böyle şeylerin.

Aynı şekilde ilaç endüstrisi de böyle. 

Çoğu ölümcül hastalığın tedavisinin aslında çoktan bulunduğunu, ama ilaç satmak uğruna hiç açıklanmadığını, piyasaya sürülmediğini duymayanınız var mı?

Çünkü tedavi yöntemi açıklansa, o zaman o ilaçlar satmayacak... E o zaman birileri nasıl para kazanacak? 

Bunların hepsi ticaret!




Bir de, dün akşam televizyonda bir sağlık programında tartışan doktorları dinledim. Özetle hepsinin söylediği ortak şey şu: “İster vegan ol, ister etobur; nasıl olsa artık hiçbir şey sağlıklı değil, her şey ilaçlı!” 

Hayır biz ne yiyeceğiz ne içeceğiz? Et-tavuk yeme, hepsi iğneli, aşılı, kapalı ortamlarda yetişen mutsuz, sinirli inekleri yiyoruz, sütler süt değil, yoğurtlar da öyle, meyve sebze yiyeyim desen onlar da iğneli, ilaçlı, üstlerine spreyler sıkılıyor, balık diyorsun dip balıkları da denizler kirletildiği için tehlikeli, marketlerdeki paketli ürünlerden zaten uzak durmamız gerek. Ne yiyelim, aç mı kalalım? Aç kalmak cidden daha iyi gibi görünüyor.

Artık lafı iyice uzattığım yazımı kapatırken, hazır televizyon demişken, dün Zuhal Topal’la Sofrada programında denk geldiğim bir şeyi de paylaşmak istiyorum: Montajda suflörü kesmeyi unutmuşlar! Suflör kız, masada yarışmacılar kavga ederken birbirlerine söyleyecekleri lafları kulaklarına fısıldarken, talimat verirken görünüyor! Bu tam bir "ŞOK!!!" değilse nedir? Acaba ne söylüyordur? “Sen onu şuradan vur... Sen bunu söyle... Ortalığı karıştır... Bak şunu demeyi aman ha unutma... Senin elinde bu koz var, hadi onu kullan...” Kullan ki, reyting alalım anacım! Kadın da başını sallıyordu. Hayır zaten biliyoruz da, kurguda siz kesmeyi unutmuşsunuz, herhalde gözünüzden kaçmış...

Eh, bunların hiçbiri aslında bilmediğiniz şeyler değildi ama gene de yazayım dedim.

Ayın son günü de olsa araya bir yazı sıkıştırayım dedim.

Kendinize çok iyi bakın!



10 Eylül 2018 Pazartesi

YAZ SONU...


Herkese merhaba!

Bir yaz daha gelip geçti... Oysa sanki dün Temmuz'a yeni girmiştik, değil mi? Ama ben daha başından biliyordum böyle olacağını, göz açıp kapayıncaya dek geçeceğini. İşte hayat da böyle bir şey. Sürekli bir koşturmaca, bir telaş derken günler geçip gidiyor. İyi ve/ya kötü, bu yazı da geride bıraktık. Şimdi kışa hazırlanma, kışlıkları raftan çıkarma zamanı. Ben her şeye rağmen sıcağı seven bir insanım, o yüzden bu geçiş dönemleri benim için biraz zor oluyor. Palmiyeler, bisiklet, güneş, deniz tuzu hiç bitmesin istiyorum. Ama her şeyin de bir sonu var tabii. 2018 yazı da blog'da yerini alsın diyerek, iki ayımı nasıl geçirdiğimi kısaca yazayım.

Beni instagram hesabımdan takip edenleriniz görmüştür, bu yaz tatilimi yine Marmaris'te geçirdim. Çünkü Marmaris her yaz başka güzel! Dağları yemyeşil, denizi masmavi. Bu bayramdaysa son zamanların en büyük rekorunu kırdı: Tam 1,5 milyon ziyaretçiyi ağırladı. Gerçekten de plajlar, otoparklar tıklım tıklım doluydu. Şimdi neyse ki şehir o eski haline geri dönmeye başladı. Benim için de dönüş vakti yaklaştı... Ama buralar için en güzel zamanlar Eylül ve Ekim aslında. 

Sadece Marmaris değil; civar kasabaları, köyleri ve koyları da harika... Şehrin içinde İçmeler ve Armutalan, sonra Turunç, Çiftlik, Bayır, Selimiye ve Bozburun da her zamanki gibi sık sık gittiğim yerler oldu. Fazla popülerlik Selimiye'ye pek yaramadı, çok sıkış tıkış bir yer olup çıktı. Kafeler/restoranlar ne de pahalıydı bu yaz! Her şey bildiğiniz gibi öyle zamlandı ki, Marmaris’te perşembe günleri kurulan ve her şeyin en tazesini bulabildiğiniz büyük köy pazarı bile bu sene market fiyatlarıyla yarıştı. Market demişken, Migros Jet'lerin sayısıysa ilçede inanılmaz derecede arttı ve adeta bakkal gibi her iki adımda bir onlara rastlar oldunuz. Düşünüyorum da, ben de ne zaman market ihtiyacım olsa Migros'a gittim. En çok parayı yine Migros kazandı sanırım. 

Bol bol kitap okudum, bisiklet sürdüm, lezzetli yemekler yedim, alışveriş yaptım, yüzdüm ve yazdım tabii. Beni instagram'dan takip edenleriniz, özellikle de anbean paylaştığım story'lerde, tatil maceralarımın ve deneyimlerimin yanı sıra bilgisayar ekranımı da görmüştür: Yeni hikaye ve kitaplar geliyor. Yani ben yazıp yazıp bilgisayarımın masa üstünü dolduruyorum ama ne zaman, nasıl basılacaklar bilmiyorum. Mesela çok beklediğiniz Ters Düz'ün ikincisi şu an için maalesef basılamayacak gibi, çünkü yayınevleri de zor günlerden geçiyor. O yüzden, geçen sezon burada, blog'umda yayımladığım Mürekkep Kokunu İçime Çektim gibi yine buralardan bölüm bölüm mü bir şeyler yazsam/yayımlasam diye düşünüyorum. Ne dersiniz?  


Eğer uslu bir çocuk olduysanız; beni yaz boyunca Marmaris’te sabahları erkenden sahilde bisiklet sürerken, yatlı iskelelerden ıssız kumsallara o koy senin bu koy benim denize girerken ve havuz başı şezlonglarında kendini kaptırmış saatlerce kitap okurken görmüşsünüzdür. Bonus olarak da, istisnasız üç günde bir bisiklet tamircisinde ve her ay başı süpermarketin dergi reyonunda. Evet, bu yaz da yine pek çok kitabın yanı sıra bir sürü dergi aldım! Artık dergi okuyan pek kalmadı gibi, ama ben onları hala çok seviyorum. Kitap olaraksa Yürüyen Kentler’in devamı olan İhanet Altını, Cehennem Makineleri ve Karanlık Düzlük, bu yaz elimden bırakamadığım kitaplar oldu. Yazar Philip Reeve'in bilim kurguya dair gerçekten muhteşem bir hayal gücü var! Ve beni daha da sabırsızlandıran haberse, Yürüyen Kentler'i Aralık ayında nihayet sinemalarda izleyebileceğimiz! 

Sabahları altıda kalkıp palmiyeler arasında sahil boyunca bisiklet sürmeyi çok özleyeceğim. Evet, beni yakından tanıyanlar bilir, her zaman her yerde çok erkenciyim! Marmaris'te de sabahları erkenden uyanıp bisiklet sürdüm. Yani bu yaz da gelenek bozulmadı... Kahvaltı masasınaysa en geç sekiz gibi oturmuş oluyorum. Trabzon’da kızarmış ekmek üzeri tereyağı varsa, burada da süzme var! Pazardan alınan ekşimsi süzmeyi reçelle veya balla yemek nefis oluyor. Marmaris'te geceler serinlemeye başladı ama gündüzler hala çok sıcak. Tabii sıcaklarda bile beş fincan çay içmeye devam. 


Geçen yine Firdevs Hanım’la yatımızda minyatür şemsiyeli portakal suyumuzu içip, Ziyagil Köşkü'nü ele geçirme entrikaları planlıyoruz Marmaris’e karşı. Derken arka taraftan suya düşme sesi geliyor; hiç şüphesiz laf dinleyen Katya olmalı bu. Kendilerine gün doğan Mukaddes Hanım’la Ferhunde, karşılıklı gülüşüyor. Ve Zerrin kamaradan sesleniyor: "Yaz nasıl gidiyor? Eğleniyor muyuz, oynuyor muyuz anam?"

Peki sizin yaz tatiliniz nasıl geçti? Yorumlarda buluşalım!

Sosyal medya hesaplarım: 

1 Mart 2018 Perşembe

YENİ TELEFON & YENİ GÖZLÜK ALDIM!


Bu yıl geç gelen kış kendini Mart'a sakladı ve birkaç gündür süren dondurucu soğukların ardından, İstanbullular bu sabaha gözlerini karla açtı. Belli ki gece biraz yağmış ve çatıların üstü tutmuş. Beş bardak çay içmek ve kitap okuyup kitap yazmak için harika bir gün bence, sizce?

Bu yazımda sizlere yeni aldığım telefon ve gözlükten bahsedeceğim. Beni instagram'da takip edenleriniz görmüştür, story'lerde bahsetmiştim ve çok soru geliyordu. Ben de bu yazıyı yazmaya karar verdim. Öncelikle telefondan da gözlükten de aşırı memnun olduğumu söyleyeyim, şimdi detaylara geçelim. (Bu alışverişlerimi geçenlerde Trabzon'a gittiğimde yaptım bu arada. Trabzon'la ilgili bir post da gelecek.)

Gözlükten başlayalım... Şimdiye dek kullandığım gözlükler RayBan'dı. Ancak gözlükçüye girdiğimde bir gözlük gördüm ki, görür görmez çok sevdim. Markasına baktım: Italia Independent. RayBan'ın iki-üç katı fiyatı olduğunu görünce epey şaşırdım. Sonra araştırdım, meğer bizde Ray Ban kadar bilinmese de dünyada bir numara olan bir markaymış. Çok sayıda çeşidi var. Modeli, tasarımı çok hoşuma gitti gözlüğün. Baktığım RayBan'ları sevememiştim ama bunu ilk görüşte çok sevdim (üstte fotoğrafını koydum). Biraz pahalı olsa da, çok severek aldım. Cidden çok kaliteli, güzel bir gözlük. Güneş gözlükleri de var. Gözlük alırken bakmanızı tavsiye ederim. (Benim rengim kesinlikle mavi, o nedenle yine maviden yana yaptım tercihimi. Fotoğrafta siyah gibi çıkmış ama koyu mavi kendisi.)

Yeni telefonumsa Samsung Galaxy J7 Pro... Metal, ince, çok zarif ve büyük bir telefon. 5.5 inç full amoled ekranı gerçekten çok büyük. Aslında tablet kadar büyük bir telefon, bu biraz alışma süreci istiyor önceden nasıl bir telefon kullandığınıza bağlı olarak. Hoparlörünün yanda olması çok iyi. Böylece telefonu ters koyarsam hoparlörü kapanır gibi bir dertten kurtuluyorsunuz. Telefon gerçekten su gibi akıyor. Çok hızlı. Çok iyi algılıyor her şeyi. Sadece bazen Instagram takılıyor ama o da Instagram'la ilgili bir sorun diye düşünüyorum. Tasarımı çok zarif dediğim gibi. Kamerası muhteşem. Fotoğraf kalitesi çok iyi, çok detaylı ve canlı fotoğraflar çekiyor. Parmak izi okuma özelliği falan var. Ekranı ikiye bölüp bir yanda diyelim video izlerken diğer yandan instagram'da gezebiliyorsunuz. Pil ömrü gayet iyi, her gün şarja takmanıza gerek kalmıyor. 2017'nin sonlarına doğru çıktı, yani son modellerden biri ve Samsung Galaxy S8'le neredeyse aynı özelliklere sahip. Alırken J7 Pro mu S8 mi diye düşünürseniz, ben ikisini de tavsiye edebilirim. 



Şu anda piyasadaki en iyi Android telefon diyebilirim Samsung Galaxy J7 Pro için. Hatta en iyi telefon bile olabilir! Ben zaten iPhone sevmiyorum. Hep Samsung kullandım. Yeni telefon alırken de yine Samsung'dan vazgeçmedim. Her gün yeni bir özelliğiyle tanışıyorum, daha yeni aldığım için henüz hepsini keşfedemedim ve açıkçası zamanım da olmadı. Ekranı çok büyük ve ince, bu biraz alışma süreci gerektiriyor tekrar belirteyim. Bilmeyenler iPhone sanıyor ama değil efendim, Samsung. 

Yani yeni bir gözlük alacak olanlara Independent'ı, telefon alacaklara da Samsung Galaxy J7 Pro'yu kesinlikle öneririm.

Kısacası ben şu sıra epey yenilendim!

Peki siz hangi model telefon kullanıyorsunuz?

Diğer hesaplarıma da gelsenize:

twitter: @ofluoglumert
instagram: @ofluoglumert
facebook: @ofluoglumert 

18 Nisan 2017 Salı

İSVEÇ'TE NORMAL BİR GÜNÜM NASIL GEÇİYOR?

Herkese merhaba! İsveç'te Erasmus hayatım son sürat devam ediyor. Zaman o kadar hızlı geçiyor ki, hiçbir şey anlamadan çoğu bitti azı kaldı! Nisan bile bitti bitecek neredeyse... Bu yazımda sizlere okula gitmediğim veya bir yere gidip gezmediğim, son derece boş, rutin, normal bir günümde odamda neler yaptığımı anlatacağım.

06:30: Günüm başlıyor! Yeryüzündeki her noktada her türlü erkenciyim, huyum kurusun! İsveç'te bile uykucu biri olamadım... Her sabah 06.30-7.00 arası kalkıyorum. Hele havalar gittikçe erken aydınlanmaya başladı, yakında 5'te falan kalkarsam hiç şaşırmayın.

07.30-08.00: Kahvaltı! İsveç çok pahalı bir ülke, normal bir taze ekmek 20 SEK civarı yani 7-8 liraya denk geliyor ama ekmek buradaki kahvaltılarımın olmazsa olmazı. Çünkü hem çok lezzetliler hem de bizdeki ekmekler gibi undan ibaret değiller. Normal bir kahvaltım şöyle bir şeye benziyor:



08.00-11.00: Bu saatlerde genelde odamda oluyorum. Bilgisayar keyfi. Bazen yazı yazıyorum, bazen roman (burada çok yazamıyorum sanırım), bazen internette geziniyorum, dizilerimi izliyorum vs...



11.00-13.00: Bisikletimle dışarı çıkıyorum. Şuraya gideyim diye düşünmeden, bisikletime atlayıp gidiyorum. Malmö İsveç'in üçüncü büyük şehri olmasına rağmen her yer birbirine çok yakın, o nedenle hemen hemen şehirde tur atıp dönmüş oluyorum. Şehir Kütüphanesi ve Triangeln'deki alışveriş merkezine her hafta mutlaka gidiyorum. Harika dekorasyon mağazaları var burada. Market alışverişim varsa yapıyorum, ki burada hemen hemen her gün illa bir markete gitmem gerekiyor!








13.00-15.30: Yine yurtta olduğumu varsayarsak, yazı vs. diyelim. Yoğurt-reçel-müsli yiyor olabilirim.


15.30-17.00: Yemek diyelim. Markette dondurulmuş balıklar da satılıyor; somon, morina balığı gibi...

17.00-23.00: Çok değişebilir ama madem odamdayım dedim, o zaman çay saatimi asla atlamam! Zencefilli İsveç cookie'leri eşliğinde... Veya çikolata topları... Yani bisküvi, tatlı illa yerim çayın yanında! Kitap okurum, müzik dinlerim, yerli-yabancı dizi izlerim. Şimdilerde eski dizilerden olan Umutsuz Ev Kadınları'na taktım. Songül Öden'in Yasemin videoları acayip komik, izleyip izleyip duruyorum. Yeni dizilerden Cesur ve Güzel'i kaçırmıyorum. Hayat Şarkısı, Anne de baktığım dizilerden. 




Ve şu anda kar yağıyor! Bu fotoğrafı bir saat önce, bisiklet sürerken çektim: 


Her şeyin "en"lerini yaşıyorum! İki yıl önce Almanya'nın güneyindeki Waldenburg köyüne gittiğimde son yüzyılın en sıcak yazı yaşanmış, bu rekor günlerce haberlere konu olmuştu (o günlerle ilgili yazılarımı şu linkte bulabilirsiniz). Gerçekten muhteşem bir sıcak vardı. Şimdi İsveç'teyim ve şansıma son yüzyılın en soğuk nisan ayı yaşanıyor! Aslında havalar ısınmıştı ama bir anda tekrar buz gibi soğudu: Şu anda kar yağıyor! Bu gördüğünüz de İsveç'le Danimarka'yı birbirine bağlayan Öresund Köprüsü efendim... Brrr, hadi ben kaçtım! 

Daha fazla fotoğraf ve anlık fotoğraflar için beni instagram başta olmak üzere diğer sosyal medya hesaplarımdan da takip edebilirsiniz! Bloglarınızdan tanıdığım sizleri instagram'da vs. görmek çok güzel. 



8 Mart 2017 Çarşamba

BRUGGE'DA NE YAPTIM? BRÜKSEL GEZİSİ VOL.2

Brüksel gezimizin ilk ayağını anlattığım yazımı biliyorsunuz. Bilmeyenleri önce o yazıma alalım. Şimdi, günübirlik gittiğimiz Brugge gezisini anlatmaya başlıyorum! Brugge'da ne yapılır, Brugge'da nerelere gidilir, Brugge'dan ne almalı, Brugge'da nerede waffle yemeli gibi soruların cevabını bu yazımda vermeye çalışacağım... 

Öncelikle, internette araştıranların (bizim de) gördüğü Brugge fotoğrafları hep günlük güneşlik fotoğraflar... Bizse Brugge'a Şubat ortasında bir pazar günü gittik. Haliyle beklediğimizden de farklı bir tabloyla karşılaştık. Kışın Brugge nasıl olur diye soranlar için şu cevabı verebilirim, yine de güzeldi. Ama eminim baharda ve yazın çok daha güzel olur. Yani Burgge'dan çiçekli böcekli bahar fotoğrafları koyamadığım için üzgünüm, Google, beni affet. Ama Brugge gerçekten dedikleri kadar varmış! Huzurlarınızda, kışın kapalı ve hafif yağmurlu bir günde Brugge neye benziyor temalı fotoğraflar ve yazım...


Brugge bu kutu gibi renkli evleriyle meşhur... Aslında Avrupa'da her yerde böyle evler var. Kopenhag'da, İsveç'te de... Tabii Brugge son zamanlarda iyice popüler, hatta biz kışın, kötü bir havada gitmemize rağmen yine çok kalabalıktı. 

Brugge'a Belçika'dan trenle 1 saatten daha az bir sürede gidebiliyorsunuz. Tren bileti, gidiş dönüş 12.50 Euro. Ki havaalanına sadece tek yön 15 Euro'ya gittiğimiz düşünülürse, aslında uygun (ama tabii ki yine çok pahalı). 


Adeta Venedik... 







Brüksel'de waffle'lardan waffle beğendim... Bu da Brugge'da yediğim waffle (3,50 Euro)... Ve aldığım magnet... Brugge'da herhangi bir kafede waffle yiyebilirsiniz, hemen hemen hepsi aynı. Ayrıca görüntüleri tatlarından daha güzel, söylemeden geçemeyeceğim. 


Brugge'da da bir sürü çikolatacı var... 


Hoş bir şapkacı... Renkli kasketlere bayıldım! 


Tenten'in Belçika'nın her yerinde bir sürü mağazası var... Bu Kastafiore magnetini Brugge'daki bir mağazadan, gözlük şeklindeki metal kitap ayracını (7,50 Euro) da yine Brugge'da bir dekorasyon mağazasından aldım... Almasaydım aklım kalacaktı. Ayrıca kitap ayracı koleksiyonu yaptığımı da bilmeyenler için söyleyeyim.

Maceralarım ve yazılarım sürecek! Takipte kalın! 



26 Şubat 2017 Pazar

BRÜKSEL'DE NE YAPTIM? BRÜKSEL GEZİSİ VOL.1

Dikkat: Fazlasıyla Tenten, Manneken Pis/İşeyen Çocuk, çikolata, waffle, çizgi roman, French fries, müze ve Euro muhabbeti içerir!

Brüksel'e gitmek hiç aklımda yokken, bizim Hong Kongluların planına dahil olmamla kendimi Tenten'in ülkesinde bulduğumu biliyorsunuz. Evet, Belçika'dan bildiriyorum! Belçika'nın başkenti olan Brüksel'e, 17 Şubat sabahı Kopenhag'dan gittik, 21'inin akşamı da döndük. 5 gün Brüksel için gerçekten çok fazlaydı, biz biraz fazla kalmış olduk, bence 2-3 gün Brüksel için ideal. Tabii bir gün de Brugge'a gittik. Bu yazımda sizlere Brüksel'de gezilecek yerler, Brüksel'de ne yenir, Brüksel'den ne alınır, Brüksel'de mutlaka gitmeniz gereken yerler ve müzeleri anlatacağım. İlk kez denediğim Airbnb maceramı ve Brugge gezimi de sonraki yazılarımda detaylıca anlatacağım elbette.

Belçika yolcusu kalmasın! Arkadaşım şak diye çekti bu fotoğrafı ve doğallığa bayıldım, yüzümde resmen güller açmış! Birkaç günlüğüne İsveç SEK'inden kurtuluyorsun Mert, ama biliyorsun, Euro da can yakacak. (Not: Daha havaalanından dışarı adım atar atmaz yaktı bile, hiç merak etmeyin.


Brüksel uçak biletimizi her ne kadar ucuza almış olsak da, 
Malmö'den Kopenhag'a gitmek ve Brüksel Charleroi Havaalanı'ndan Brüksel şehir merkezine gitmek, uçak biletinin neredeyse iki katı fiyatına denk gelmiş oldu. Öncelikle, Malmö'den Kopenhag'a gitmek 89 DKK (yani bizdeki değişen karşılığına göre 45-55 lira arası). Kopenhag'dan Brüksel'e uçuş yaklaşık bir buçuk saat. Brüksel Charleroi Havaalanı'ndan Brüksel Midi'ye gitmek 57 liraya denk geliyor. Gelirken kişi başı 15 Euro verip taksiyle geldik (57 lira), dönüşte de yine kişi başı 14 Euro (53 lira) verip havaalanı otobüsünü kullandık. Ama bitmiyor. Midi de merkezi bir yer değil. Midi'den merkeze gitmek için de 2.10 Euro'luk metro bileti almanız gerekiyor. Bu bilet de 8 lira. Yani uçak bileti hariç, 225 lira gibi de havaalanından şehre-şehirden havaalanına (ve Kopenhag-Malmö arası) gitmek için vermek durumundasınız. Brüksel'de ulaşım nasıl derseniz, böyle işte, pahalı. Hoş İsveç kadar pahalı değil. Ama dediğim gibi, bir yanda SEK, diğer yanda Euro olunca kıyaslama yapmak da zor. Şimdi hiç vakit kaybetmeden madde madde anlatmaya başlıyorum, ki Brüksel'e gitmek için yazımı okuyanlar aradığını bulabilsin: 

Brüksel'de gezilecek yerler 

1 - Grand Place 




Grand Place, Brüksel'in hiç şüphesiz en hareketli meydanı. Başınızı nereye çevirseniz dört bir tarafınızda pek çok tarihi bina göreceksiniz. Aynı zamanda sokakları at üstünde gezmek isterseniz böyle mini bir gezi de yapabilirsiniz. Grand Place birçok kafeye, restorana, hediyelik eşya dükkanına, waffle'cıya da ev sahipliği yapıyor. Biz Şubat'ın ortasında gittiğimizde bile çok kalabalıktı, yazın kim bilir nasıl olur... 

2 - Manneken Pis






Grand Place'tan sadece birkaç sokak ötede yer alan bu küçücük, yalnızca 61 cm olan heykel nasıl da tüm Brüksel'i birbirine katıyor bir bilseniz! İşeyen Çocuk'la selfie çektirmek için Hong Konglusundan Türk'üne, millet birbiriyle nasıl yarış ediyor bu küçücük heykelin önünde, görmeniz lazım! Orijinal İşeyen Çocuk Heykeli küçücük ama şehrin her yerinde kendisine türlü kılıklara girmiş bir şekilde rastlamanız mümkün. Çikolatacılarda işeyen çocuk çikolatalarından tutun işeyen Şirinler'li kartpostallara kadar her yerde var. Hatta, ünlü saat markası Swatch ona özel işeyen çocuklu saat bile yapmış, size o kadarını söyleyeyim. Kendisi benim pazartesi modum olur bundan sonra. 

Peh, yine mi pazartesi? 
3 - Galeries Royales Saint-Hubet

Bizdeki Kapalıçarşı'nın çok çok çok daha küçüğü gibi olan, ama gerçekten tarihi bir binaya sahip bu Brüksel çarşısı oldukça eski ve şık dükkanlara ev sahipliği yapıyor. Çarşı pazar gezmesi, çizgi roman figürleri avı, çikolata tadımı... Çikolata kaplı vitrinler tok karınları bile acıktırır, o yüzden pek fotoğraf koymayacağım. Hayır gözlerimize de yazık, dişlerimize de. 


4 - Atomium 


Şehir merkezine uzakta ve biraz ters bir yerde olan Atomium, şans eseri, bizim kaldığımız eve çok yakındı. İlk başta biraz korkunç bir görüntüsü var, sonra alışıyorsunuz. 

5 - Sablon 


Sablon da yine merkezde, parkları olan bir yer...

6 - La Boutique Tintin

Birazdan içerideki her şeyi alacaktı... 

Şimdi gelelim esas konuya!  
Brüksel'de hiçbir yere gitmesem bile buraya illa gidecektim! La Boutique Tintin'e, yani Tenten Butik'e! Aman aman Tenten meraklısı olmasam da, çizgi roman seven biriyim ve Tenten'i de seviyorum. Gerçi tam bir çizgi roman şehri olan Brüksel'e gelmelerine rağmen Tenten hakkında hiçbir fikirleri olmayan Hong Konglu arkadaşlarım Tenten'i gördüğüm her yerde heyecanlanmamı anlayamadılar. Tenten Butik'te resmen kendimi kaybettim. Bir sürü şey aldım tabii, birazdan oraya da geleceğim. Ama buraya mutlaka gidin. Grand Place yolu üstünde zaten, giderken illa önünden geçiyorsunuz.






7 - Çizgi Roman Müzesi 


Comic Museum Brussels ya da The Belgian Comic Strip Center ya da kısacası Çizgi Roman Müzesi, 7 Euro'ya giriş yapılan (26,50), saat 18'de kapanacak olan ama sonra gidemem diye 17'de gittiğim müze. Biraz alelacele gezmiş oldum ve pek bir şey anlamadım ama gezmesem de aklımda kalacaktı. Tabloda, üçüncü kuşaktan beşinci Mertovski'yi görmektesiniz. Şaka şaka, bizim Tenten'in Kaptan Haddok'u. Belçika çizgi romanları deyince bizim aklımıza hep Tenten geliyor, ama aslında Şirinler, Red Kit, Asteriks de Belçikalı. Daha az bilinenlerden Gaston, Spiru, Corto Maltese de buralı, hatta Corto Maltese grafitilerine de Tenten'inkiler kadar rastlamak mümkün sokaklarda... Brüksel, bir çizgi roman severin kesinlikle gelmesi gereken bir yer. Brüksel'e gelip de çizgi roman kültürünü keşfe çıkmadan olmaz. Ama grupça gezdiğimiz için müzenin ancak günün sonuna kalmış olması gibi, yine aynı sebepten dolayı, gördüğüm pek çok kitapçı ve mağazaya da giremedim. Brüksel'e bir ara tek başıma tekrar mı gitsem, ne dersiniz? 








Müzede de Tenten Butik gibi bir mağaza vardı ve pek çok Tenten figürü satılıyordu. Ama aynı figürler her nedense biraz daha pahalıydı. Ben de bir daha Tenten Butik'e gidemeyebilirim diye alacaklarımı oradan almak istedim. Bu mağaza da müze gibi 18'de kapanacaktı ve işte o yüzden müzeyi yarıda kesip bir heyecanla Tenten figürleri almak üzere mağazaya koştum ve doya doya Tenten alışverişimi yaptım! (Gerçi sonra Tenten Butik'e gittim tekrar, neyse, aldıklarımı yazının sonunda göstereceğim.)

8 - Müzik Enstrümanları Müzesi 

Zurnanın zırt dediği yerde, Müzik Enstrümanları Müzesi'ndeyim...

Doğrusunu söylemek gerekirse, Müzik Enstrümanları Müzesi Çizgi Roman Müzesi'nden çok daha güzeldi. Çünkü Brüksel bir açık hava çizgi roman müzesi gibi zaten, o yüzden ilk müze beni pek tatmin etmedi sanırım. Ama Müzik Enstrümanları Müzesi gerçekten çok büyük ve detaylıydı, tarihten bugüne çok ilginç enstrümanlar vardı. 
Ne var ki, yine yeterli zamanımız yoktu, havaalanına gitmeden önce yalnızca 40 dakika falan gezebildik müzeyi. Giriş 6 Euro (23 lira) diye sizler için notumu da düştükten sonra, hemen anlatmaya başlayayım. Burada tarihten bugüne bir sürü enstrüman var ve size verilen kulaklıkla hemen hemen hepsinin sesini dinlemeniz mümkün. Vazo ve sünger ikilisinden oluşan bir enstrümandan tutun, deniz kabuğuna kadar ilginç pek çok "enstrüman" vardı. Bass clarinet yine beni etkiledi. Ama bakınmama rağmen fagot göremedim, belki de ben bulamadım vaktimiz az olduğu için. Neyse, buraya mutlaka gidin derim ben. Zaten bana da Çizgi Roman Müzesi'nde konuştuğum 3 Türk kadın "Burası güzel değil, Müzik Enstrümanları Müzesi'ne mutlaka git" demişti. 40 dakikacık da olsa, burayı görme fırsatı bulduğum için şanslıyım. 





Brüksel'de ne yenir, ne yemeli? 

1 - Waffle


Geldik en çok merak edilen konuya! Brüksel'de ne yemeli? 1 numarada tabii ki Waffle var! Peki Brüksel'de waffle'ı nerede yemeli? Biz hemen her gün waffle yedik, hepsi de kendine göre farklı ve güzeldi. Yani kesinlikle şurada yemelisiniz diyemem. Mesela ilk olarak Vitalgaufre Belgian Quality'de yedik. Ben kendinden vanilyalı waffle aldım, yani hiçbir şey ekletmeden, 2.45 Euro.(9,50 lira) Ama aslında 1 Euro'ya sade waffle alabileceğiniz yerler de var. Öyle alanlar da var. Ama ben üstüne bir şeyler ekleterek almayı seviyorum. Mesela bir alttaki fotoğrafta waffle 1 Euro'ydu ama muz, çilek ve Nutella eklettim, 4.50 Euro oldu (17 lira). Brugge'de de krema ve reçelli waffle'ı 3.50'a (13.50) almıştım. Tespit: Brüksel'de waffle'ın tadından çok görünüşü güzel diyebilirim.





2 - French Fries / Patates Kızartması 


Aslında French fries yani patates kızartmasının Brüksel'le özdeşleşmiş olmasını hala anlayabilmiş değilim, çünkü bildiğiniz yağlı, zararlı patates kızartması işte... Tabii ki zararlı her şey gibi lezzetli mi lezzetli, ama klasik kızartma. Fritland'in önünde bir saatten fazla kızartma kuyruğunda bekledik, kesinlikle çılgınlıktı! Daha da çılgın olanı, önümde yaşlı bir teyzenin bile kızartma kuyruğunda olmasıydı.


Eklettiğin her sos 0.80 Euro, evet, mayonez ve ketçap için bile para veriyorsun Brüksel'de. İlk yediğim sade kızartma 3 Euro'ydu. Sonra Dila Chez Papy Resto Snack'e gidip Andalouse soslu yemeden dönmememi söyledi, ondan yedim, orada da 3.20 Euro'ydu mesela. (Andalouse sos hardallı baharatlı gibi değişik bir sos, sevdim, ama meğer daha önce de yemişim.) Belçika'da olmanın zararları... Bol bol waffle, çikolata ve yağlı patates kızartması.


3 - Çikolatalar, bagetler ve diğer şeyler 



Lezzetli bir çorba ve peynirli baget sandviç, 4 Euro... 






Brüksel'den ne alınır?


Maison Dandoy ve Passion Chocolat, çikolatanın yanı sıra bisküvi ve onlar her ne kadar elmalı/zencefilli ekmek dese de bize göre baya kek/pasta olan bu "ekmekler" konusunda da önde gelen çikolata dükkanlarından. Passion Chocolat'tan aldığım bu küçük ekmek sadece 2.95 Euro idi ve tadı inanılmazdı, ama bitti! Ben de Dila'ya tavsiye verdim: "Dila hala nasıl bu elmalı ekmekten hiç yemedin, hemen dene!" 

Aman aman Brüksel'de akşam mı olurmuş... Önümüzde esrarengiz sokak lambaları yanar, ikide bir tramvaylar mı geçermiş... Manzarama çay, peynirli sandviç ve kruvasan kaldırıyorum o halde!



Çikolata, hediyelik eşya kısmını geçtikten sonra, kesinlikle Tenten veya başka bir çizgi roman figürü almalısınız diyorum! Ben irili ufaklı Tenten figürleri, Kastafiore'li magnet, Tenten dosyası, Brugge'da bir tasarım mağazasından gözlük şeklinde metal kitap ayracı aldım. EURO tabii ki can yaktı (sadece ayraç 7.50 Euro, yani 28,50 liraydı öyle söyleyeyim), ama Brüksel'e de kaç kez gidilir ki? İşte Belçika ganimetleri... (Bi' kısmını yedim.) Brüksel'dekitümTentenleritopladım-tabiikikitapayracıdaaldım-gözlükşeklindekibuayracınasılalmazdım

Brüksel şehir merkeziyle ilgili anlatacaklarım bunlar... Ama Brüksel macerası bitti mi? Tabii ki hayır! Daha sizlere ilk Airbnb deneyimimi ve Brugge'u anlatacağım... Takipte kalın! 




Edebiyat Dünyasından Son Dedikodular...

Edebiyat dünyasının gündemi bazen en heyecanlı magazin haberlerini aratmıyor. Kitabını yapay zeka ile yazdığı iddia edildiği için prestijli ...