RESTORANT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
RESTORANT etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Nisan 2018 Cuma

PRAG YOLCUSU KALMASIN!


Bu ayın son haftası Prag’a gidiyorum.

Tabii nereleri gezmeli, hangi kafeye gitmeli diye araştırmalara şimdiden başladım.

Ama eğer gideniniz, bileniniz, duyanınız varsa, sizden de tavsiye almak için bu yazıyı yazıyorum.

Prag’la ilgili gitmeden önce bilmek gereken epey şey var.

Mesela Euro değil, Çek korunası kullanıyorlar. Parayı Praha Exchange’de bozdurun çünkü kur çok farklı, en uygun orasıymış diye okudum.

Clementinum Kütüphanesi’ni çok merak ediyorum. Barok mimaride yapılan bu kütüphane, sanırım dünyanın en güzel kütüphanesi seçilmiş (internette pek bilgiye rastlayamadım). Ama dünyanın en güzel kütüphanesi olmasa bile, en güzellerinden biri olduğu kesin! (300 CZK imiş giriş. Yani 58 lira yapıyor. Öğrenciye 200 CZK diyor yani 40 lira ama öğrenci olduğunu nasıl kanıtlayacaksın, kartını göstersen inanırlar mı o da ayrı konu). Her neyse, burayı kesin görmeliyim!

Strahov Kütüphanesi’ni de çok merak ediyorum. Giriş için ayrı, fotoğraf çektirmek için ayrı para alınıyormuş. (Strahov çok daha ucuz. Yani fotoğraf için ekstra para alıyorlar diye bizi diken diken etmesine hiç gerek yok aslında, çünkü Clementinum öyle bir şey demeden zaten 60 liranızı alıyor. Burada da sivil 120 CZK, yani 23 lira, öğrenci 60 CZK yani 12 lira. E fotoğraf da olsun olsun 50 CZK falan.)

Halk kütüphanesi de varmış. (Ona giriş de Strahov gibi 120-60 CZK. Demek en pahalıları Clementinum ama normal çünkü en güzelleri de o!)

Neyse ben en çok Clementinum’u merak ediyorum! Yurt dışına gidip de kütüphane görmeden dönmek olmaz, hatta İsveç’e gittiğimde İsveç’tekiler kütüphaneyse bizdekiler ne diye bir yazı yazmıştım, hatırlarsınız.

Mesela Prag’a iki saat mesafede olan Karlovy Vary’e gidip dönmeye, günün yarısını yolda harcamaya değer mi? 2-2 git gel 4 saat, Karlovy Vary’e gidene kadar Prag’ı keşfetmek daha mı mantıklı?

Kütüphaneler ve boğazıma düşkün olduğum için yeme içme yerleri şimdilik listemin en yukarılarında, her zamanki gibi.

Yemek çeşidi olarak öyle pek farklı bir şeyi yok, aslında tatlı olarak da çok enteresan şeyleri yok… Ama yine de tatlılarından trdelnik, medovnik ve trhanec yemeden dönmem!

Kafelerinden hangisine girsem? Muj Salek Kavye (kahvaltısını ve kahvesini duydum-rezervasyon istiyor, aslında hepsi istiyor), Artisan Cafe Bistrot, Choco Cafe, Cafe Savoy (instagramda popüler), Cafe Letka (kahve-farmest kahvaltısı), Cafe Louvre, Cafe Cafe, Cafe Slavia, Kavarna Co Hleda Jmeno… O kadar çok kafe var ki, işte pek çok ismi not ettim. Bakalım, hangisine gidebileceğim ya da yolda sokaktan geçerken gördüğüm herhangi bir güzel kafeye dalarak planımı alt üst mü edeceğim? Bir de rezervasyon istiyor diyorlar, ama sanmıyorum ya. Normal, kendi halinde bir kafeye rezervasyonsuz da gidilebiliyordur herhalde…

Yani Prag konusunda liste kabarık, kafalar karışık. Nereye gitmeli? Ne yapmalı değil de nereye mutlaka gitmeli, neyi mutlaka yapmalı, neyi mutlaka tatmalı diyorum…

Mutlaka gitmem/gezmem gereken yerleri, yemem gereken lezzetleri bana yazın, tavsiyelerinizi bekliyorum!

Beni takip edin:


6 Aralık 2017 Çarşamba

BEŞİKTAŞ'TA ŞİRİN BİR KAFE VE EKMEK DÜŞKÜNLERİ İÇİN BİR ADRES

Bu yazımda sizlere Beşiktaş'ta son derece hoş bir kafeden ve benim gibi ekmek düşkünlerinin bayılacağı bir adresten bahsedeceğim. 


Parodia'yı duydunuz mu? Burası hepimizin çoğu zaman yolunun düştüğü Beşiktaş’ta şirin, sevimli bir kafe. Daha içeri girer girmez zevkli dekorasyonuyla hemen dikkatinizi çekiyor. Yeşil, gri ve beyazı sıkça gördüğünüz, minimal ve endüstriyel diyebileceğimiz tarzda döşenmiş bir mekan. Ben içinde kitap ve dergi olan kafeleri çok seviyorum, Parodia da bunlardan bir tanesi. Kahvenizi yudumlarken tezgahın üstündeki dergileri karıştırabiliyorsunuz.



Menüdeki fiyatlar da son derece uygun Parodia’da. Ben tercihimi közlenmiş sebzeli tost ve mint mocha’dan yana kullandım. Pek fazla kahve seven biri olmasam da, yani çayı kahveye tercih etsem de, en kısa zamanda tekrar gidip mint mocha içmek istiyorum! Öyle sevdim. Bu arada Parodia adının bir anlamı var. Kendisi bir tür kaktüsmüş ve kafe adını bundan alıyor, ayrıca masaların üstünde de adına yakışan şirin küçük kaktüsler var. Beşiktaş’a yolunuz düşerse, Parodia’ya mutlaka uğrayın derim. Sayfalarına şuradan göz atabilirsiniz.


Özellikle kahvaltı, ekmek, çay saati ve tatlı-pasta gibi konulara çok düşkünüm, biliyorsunuz. İstanbul'da kahvaltı yaparken beyaz ekmek yemek istemiyorum, çünkü içine ne koydukları belli değil (ama mecburiyetler...). Hele İsveç'teyken yediklerim ekmekse, bizim ülkemizde ekmek diye alıp yediğimiz şeyler ne diye sormadan edemiyorum. Trabzon Vakfıkebir ekmeği ve mısır ekmeğini hariç tutarak söylüyorum tabii ki, ama Trabzon dışında satılan "Trabzon ekmekleri" hiç de öyle olmuyor. Anlayacağınız büyük şehirlerde, kalabalık yerlerde alıp yediğimiz ekmeklere maalesef ekmek gözüyle bakamıyorum, özellikle de Trabzon ve İsveç ekmeklerini bilen biri olarak... Neyse ki bazı özel ekmek üreticileri var. Bio Gurme de onlardan bir tanesi.


Benim gibi ekmek meraklıları için Bio Gurme son derece iyi bir adres! Ekşi mayalı ekmek, zeytinli-kuru domatesli ekmek, altamura (yoğurtlu ekşi maya ile hazırlanır tereyağlı sarı buğday ekmeği) ekmeği, cevizli çavdar ekmeği, tam buğday ekmeği, siyez tam buğday ekmeği, cevizli ekmek, rustik ekmek, biscotlar, kısacası burada yok yok... Ekşi mayalı, rustik, cevizli, zeytinli-domatesli ekmeklerine özellikle bayıldım. Ben işte böyle kek gibi ekmekleri seviyorum, içleri dolu dolu ve yoğun oluyor. Bio Gurme'de üzümlü, incirli, kayısılı sultan ekmeği ve yaban mersinli ekmek olduğunu duyunca, onları da çok merak etmeye başladım. Keşke cranberry’li ekmek de yapsalar - İsveç’te yemiştim, çok iyiydi ya!

En kısa zamanda yeniden sipariş vermek istiyorum. Siz de Balıkesir merkezli Bio Gurme'den sipariş vermek için sayfalarına bakabilirsiniz.


4 Aralık 2017 Pazartesi

NİŞANTAŞI'NIN GİZLİ HİT'İ: JUNO

Bu hafta sizlere Nişantaşı'ndaki yeni favori mekanınız olmaya aday Juno'yu tanıtmak istiyorum. Lezzetli yemekler, zevkli bir dekorasyon ve sakin bir ortam arıyorsanız, doğru adrestesiniz. Üstelik Nişantaşı'ndaki bazı mekanların üstüne sinmiş snob'luk burada asla yok; hatta daha içeri attığınız ilk adımdan itibaren çok samimi ve sıcak bir atmosferle karşılaşıyorsunuz. 


Nişantaşı'ndaki Mim Kemal Öke Caddesi'nde yer alan Juno, her gün saat 11'de açılıyor. Ben içeri girer girmez kafenin zevkli dekorasyonuna bayıldım ve köşedeki kitaplık hemen dikkatimi çekti. Raflarda pek çok yemek kitabı buldum, hemen bazılarını karıştırmaya başladım. Aynı anda duvarlardaki tablolar da dikkatimi çekti. Çok geçmeden öğrendim ki, Juno'nun duvarları dönem dönem çeşitli ressamların işlerine ev sahipliği yapıyor ve beğendiklerinizi satın alabiliyorsunuz. Zaman zaman bazı lansmanlar da düzenliyorlar ve ben de kendi -yeni- kitabımın lansmanı için bir an Juno'yu düşünmedim değil. Yani kafe olmasının yanı sıra küçük bir galeri havası da var Juno'nun. Ayrıca kesinlikle bir kitabevi-kafeye de dönüştürülebilir. Uzun lafın kısası, Juno'daki bu sanatsal çeşitlilik bence harika bir şey. Her gittiğinizde farklı bir şeyle karşılaşabilirsiniz burada. Kısacası sürprizi bol bir mekanda olduğunuzu baştan söyleyeyim. 


Juno'ya geçtiğimiz cumartesi günü gittiğimde hava -bugün birden soğuyan yağmurlu havayla hiç alakası yoktu- çok güzeldi, o nedenle içeride değil dışarıda oturmayı tercih ettim. İçerisi ayrı, dışarısı ayrı keyifli. Bu duvarda asılı gördüğünüz tahta parçalarıysa, sıkı durun, bir zamanlar tren raylarıymış! Juno'da böyle hikayesi olan parçalar görebiliyorsunuz yani... Dediğim gibi, sürprizli bir mekan burası ve kendine has bir havası/stili var. 



Juno'da hayli çeşitli ve her zevke hitap edecek bir menü mevcut. Burayı hem bir kafe hem de bir restoran olarak düşünebilirsiniz aslında. Ana yemek olarak bonfile, somon ızgara, dil balığı buğulaması, şnitzel, dana pirzola, kasap köfte gibi seçenekler var. Ben tercihimi dil balığı buğulamasından yana kullandım. O ne doğru bir tercihtir öyle! Havuç, patates, defne yaprağı ve limonla harika bir tat yakalanmış. Bir sonraki gidişimde yine yemeyi planlıyorum. 10/10


Juno'da odun fırını var ve bu da pizza yemek için doğru yerde olduğunuz anlamına geliyor. Ben pizza cipollayı severek yedim: karamelize soğan, keçi peyniri ve füme et. Çıtır çıtır, kıtır kıtır bir pizza hamuru. Keçi peyniri gerçekten çok yakışmış. Pizza sevenler için Juno doğru adres. Üstelik daha pek çok pizza alternatifi bulunuyor. 10/10 



Mekanın bir de fit menüsü var ki, o da yediğinin kaç kalori olduğuna dikkat etmek isteyenler için çok iyi bir fırsat. Kinoa salatası, bolonez soslu kabak spagetti, otlu omlet, füme somon, brownie gibi glütensiz ve/ya vejetaryen seçenekler bulunuyor bu diyette olanların bayılacağı fit menüde. Ben ılık kabak spagettiyi denedim. Makarna gibi ince ince kesilmiş kabaklara avokado, kinoa, lor peyniri ve pancar eşlik ediyor. Avokadoyu pek fazla seven ve her şeye yakıştıran biri değilim, ama sırf bu yüzden kabak spagettinin lezzetine de haksızlık edemem. Ilık kabak spagetti, daha hafif bir şeyler yemek isteyenler için fit menünün öne çıkanlarından. Görünüşüyle de öne çıkmıyor mu zaten? 8/10 



Ve gelelim tatlılara! Şu rengin güzelliğine bakar mısınız... Baştan alalım: Juno'nun menüsü sabit bir menü değil. Her sezon -her üç ayda bir diyelim-, menünün sezona özel lezzetler bölümü değişiyor. Yani menü değişkenlik gösteriyor ve bu da Juno'ya sık sık gitmek için bir sebep aslında. Benim sonundan yakaladığım bu sonbahar sezonunun özel tatlısı, poşe armut tatlısıydı. Menüden kalkmasına bir hafta falan kalmış. Tam zamanında yetişmişim yani! Pekmez, mürdüm eriği, tarçın ve çırpılmış krema ile sıcacık servis edilen bu tatlıyı ben çok sevdim. Övgüyü kesinlikle hak ediyor, sezon menüsünde kalmayıysa asla! Hatta mekanın ortaklarından Ömer Bey'e bu armut tatlısının menüde her zaman olması gerektiğini söyledim. Eğer şu günlerde yolunuz Nişantaşı'na düşerse, Juno'ya gidip bu armut tatlısının tadına kesinlikle bakın. 10/10 

Kış sezonu için pek çok yenilik de düşünüyorlarmış. Örneğin armut tatlısının yerine sufleyi getirmeye hazırlanıyorlar, o da eminim çok nefis olacaktır! Ayrıca bal kabağı çorbası ve bir süredir yeni trend olan bu kase olayı da Juno'ya geliyor. Başlıkta Nişantaşı'nın gizli hit'i deme sebebime gelince... Juno, kaldırımdan geçerken bahçe katında yer alıyor. Yani olur da gözden kaçırırsanız diye, yol üstündeki "Juno: Eat, drink, chill" tabelasını dikkatle kollayın. Her türlü damak tadına ve bütçeye hitap eden bu mekanı seveceğinize eminim. Giderseniz bana da yazmayı unutmayın! Son olarak, Juno'yu kendi sosyal medya hesabından takip edebilirsiniz. 

Beni sosyal medyadan takip etmek için:





30 Ekim 2017 Pazartesi

İSTANBUL, BENİ NEDEN YORUYORSUN?

Biliyorsunuz, geçen dönem İsveç'teydim ve yaşadıklarımı günü gününe blog'umdan, instagram'dan sizlerle paylaşmıştım. Benim gibi İsveç günlerime geri dönmek isteyenler şuraya. Evet, daha şimdiden çok özledim!

 

Fotoğraf İsveç'ten, Lund'dan. İşte İsveç'te böyle güzel, yeşil, parklı bir ortamda yaşıyordum. Benim için o kadar yoğun bir hafta başladı ki, hiç değilse şu fotoğrafa bakıp bakıp rahatlayayım... İsveç'e veda yazımda şöyle yazmıştım: "Her şeyden önce şunu söylemeliyim ki, buraya gelirken 'Orası İsveç, illa hasta olurum' diye bavulumu bir sürü ilaçla doldurmuştum, ama ne oldu biliyor musunuz? Bir tanesini bile kullanmadım. Çünkü 5 ay boyunca tek bir kere bile hasta olmadım. Evet, inanması güç: Dünyanın belki en soğuk ülkesine geldim, göllerin nehirlerin aylarca buz tuttuğunu gördüm ama bir nezle bile olmadan dönüyorum. Bunu da son ana kadar söylemedim ki belki hasta olurum diye ama artık geri dönüş günüm geldi çattı o yüzden şimdi rahatlıkla söylüyorum! Demek ki neymiş, hasta olmak soğuk havayla alakalı değilmiş. Bizi yaşadığımız şehirlerin stresi, binaları, gökdelenleri, AVM'leri hasta ediyormuş. Oysa İsveç'te hayat parklarda, ağaçlar arasında, yeşillikler içinde, güler yüzle geçiyor. İnsanlar sokakta birbirlerini selamlıyor. Hasta da olmuyorlar."

Ama şimdi İstanbul'un trafiğine, grisine, binalarına, havasızlığına, kalabalık ortamlarına, AVM'lerine geri döndüm. İnsanlar sinirli, yüzler asık, her yer çok kalabalık. Ve mevsim geçişiyle birlikte boğazımda hafiften bir ağrı. Hasta olacağımı anladığım an ben:

Ihlamur. Ayrıca hasta olmasam da çok severim. 

Ayrıca İsveç, Malmö'de her yere bisikletle gidiyordum ama İstanbul'da pis ve sıkışık otobüslere mecburuz... AVM'ler, otobüsler... Sürekli kapalı ortamlarda, gri binaların arasındayız ve bu nedenle de daha çok hasta oluyoruz.


Hızlı market alışverişim...

Cafe Nero'da aslında evde benim çok daha güzel hazırlayabileceğim bir şeye 8.75 TL vermek... 

Beşiktaş'ta Taraça Kafe diye bir yerden... 

İstanbul'un kalabalığı, trafiği, gürültüsü bir yana, şehirde bahsedilecek güzel şeyler de yok değil! Bienal, Tasarım Tomtom Sokakta gibi etkinlikler yakın zamanda gittiklerimden... Ayrıca hem devlet tiyatrolarında hem de özel tiyatrolarda çok güzel yeni oyunlar var. Katalogları aldım, en kısa zamanda gitmek istiyorum!

Birkaç şarkı tavsiyesi: 

Feist-My Moon My Man
Hande Yener-Kim Bilebilir Aşkı 
Ane Brun-Black Notebook
Blossom Dearie-Tea for Two 

Beni sosyal medyadan takip etmeyi de unutmayın: 

15 Haziran 2017 Perşembe

TRABZON'DAN SEVGİLER VE LAZ BÖREĞİNİN SIRRI


Herkese merhaba!

Bu yazımda Trabzon'la ilgili birkaç şey yazacağım.

Çünkü Trabzon'dayım! 

Ters Düz'de, Bozbalık Serisi'nde olayların geçtiği kurgu ürünü Bozbalık Köyü'ne ev sahipliği yapan Trabzon'dan, herkese bol kitap okumalı günler, haftalar öncelikle...

Trabzon'a gelmek için başlı başına bir sebep olarak Trabzon mutfağı yeter de artar bile… İçi sıcak muhallebili Laz böreği, benim yöresel Trabzon yiyecekleri listemde her daim ilk üçte (diğer ikisi kuymak ve hamofta reçeli ama söz konusu Trabzon ve yemek olunca ilk üç seçmek gerçekten zor). Adının aksine son derece ballı/şerbetli bir tatlı olan Laz böreğine Trabzon’un en şık bistrolarında da, en küçük pastanelerinde de rastlamanız mümkün. Trabzon’un Akçaabat köftesi ve Vakfıkebir ekmeğinden sonra gelen üçüncü en ünlü lezzeti o bence. Üstelik kendisinin bir değil tam iki versiyonu var! Fotoğrafta gördüğünüz, yufka ve muhallebiden yapılan gerçek Laz böreği. Ama günümüzde milföy ve kremayla yapılan bir başka Laz böreği çeşidi daha var ki, of o da harika! Kısacası olur da Trabzon’a yolunuz düşerse, hangisi olduğu hiç önemli değil, nefis muhallebili bir Laz böreği yemeden dönmeyin!

Laz böreğini daha önce duymuş muydunuz? Ya da yemiş miydiniz? 

Daha çok paylaşımım için beni sosyal medya hesaplarımdan takip etmeyi unutmayın:




26 Şubat 2017 Pazar

BRÜKSEL'DE NE YAPTIM? BRÜKSEL GEZİSİ VOL.1

Dikkat: Fazlasıyla Tenten, Manneken Pis/İşeyen Çocuk, çikolata, waffle, çizgi roman, French fries, müze ve Euro muhabbeti içerir!

Brüksel'e gitmek hiç aklımda yokken, bizim Hong Kongluların planına dahil olmamla kendimi Tenten'in ülkesinde bulduğumu biliyorsunuz. Evet, Belçika'dan bildiriyorum! Belçika'nın başkenti olan Brüksel'e, 17 Şubat sabahı Kopenhag'dan gittik, 21'inin akşamı da döndük. 5 gün Brüksel için gerçekten çok fazlaydı, biz biraz fazla kalmış olduk, bence 2-3 gün Brüksel için ideal. Tabii bir gün de Brugge'a gittik. Bu yazımda sizlere Brüksel'de gezilecek yerler, Brüksel'de ne yenirBrüksel'den ne alınırBrüksel'de mutlaka gitmeniz gereken yerler ve müzeleri anlatacağım. İlk kez denediğim Airbnb maceramı ve Brugge gezimi de sonraki yazılarımda detaylıca anlatacağım elbette.

Belçika yolcusu kalmasın! Arkadaşım şak diye çekti bu fotoğrafı ve doğallığa bayıldım, yüzümde resmen güller açmış! Birkaç günlüğüne İsveç SEK'inden kurtuluyorsun Mert, ama biliyorsun, Euro da can yakacak. (Not: Daha havaalanından dışarı adım atar atmaz yaktı bile, hiç merak etmeyin.


Brüksel uçak biletimizi her ne kadar ucuza almış olsak da, 
Malmö'den Kopenhag'a gitmek ve Brüksel Charleroi Havaalanı'ndan Brüksel şehir merkezine gitmek, uçak biletinin neredeyse iki katı fiyatına denk gelmiş oldu. Öncelikle, Malmö'den Kopenhag'a gitmek 89 DKK (yani bizdeki değişen karşılığına göre 45-55 lira arası). Kopenhag'dan Brüksel'e uçuş yaklaşık bir buçuk saat. Brüksel Charleroi Havaalanı'ndan Brüksel Midi'ye gitmek 57 liraya denk geliyor. Gelirken kişi başı 15 Euro verip taksiyle geldik (57 lira), dönüşte de yine kişi başı 14 Euro (53 lira) verip havaalanı otobüsünü kullandık. Ama bitmiyor. Midi de merkezi bir yer değil. Midi'den merkeze gitmek için de 2.10 Euro'luk metro bileti almanız gerekiyor. Bu bilet de 8 lira. Yani uçak bileti hariç, 225 lira gibi de havaalanından şehre-şehirden havaalanına (ve Kopenhag-Malmö arası) gitmek için vermek durumundasınız. Brüksel'de ulaşım nasıl derseniz, böyle işte, pahalı. Hoş İsveç kadar pahalı değil. Ama dediğim gibi, bir yanda SEK, diğer yanda Euro olunca kıyaslama yapmak da zor. Şimdi hiç vakit kaybetmeden madde madde anlatmaya başlıyorum, ki Brüksel'e gitmek için yazımı okuyanlar aradığını bulabilsin: 

Brüksel'de gezilecek yerler 

1 - Grand Place 




Grand Place, Brüksel'in hiç şüphesiz en hareketli meydanı. Başınızı nereye çevirseniz dört bir tarafınızda pek çok tarihi bina göreceksiniz. Aynı zamanda sokakları at üstünde gezmek isterseniz böyle mini bir gezi de yapabilirsiniz. Grand Place birçok kafeye, restorana, hediyelik eşya dükkanına, waffle'cıya da ev sahipliği yapıyor. Biz Şubat'ın ortasında gittiğimizde bile çok kalabalıktı, yazın kim bilir nasıl olur... 

2 - Manneken Pis






Grand Place'tan sadece birkaç sokak ötede yer alan bu küçücük, yalnızca 61 cm olan heykel nasıl da tüm Brüksel'i birbirine katıyor bir bilseniz! İşeyen Çocuk'la selfie çektirmek için Hong Konglusundan Türk'üne, millet birbiriyle nasıl yarış ediyor bu küçücük heykelin önünde, görmeniz lazım! Orijinal İşeyen Çocuk Heykeli küçücük ama şehrin her yerinde kendisine türlü kılıklara girmiş bir şekilde rastlamanız mümkün. Çikolatacılarda işeyen çocuk çikolatalarından tutun işeyen Şirinler'li kartpostallara kadar her yerde var. Hatta, ünlü saat markası Swatch ona özel işeyen çocuklu saat bile yapmış, size o kadarını söyleyeyim. Kendisi benim pazartesi modum olur bundan sonra. 

Peh, yine mi pazartesi? 
3 - Galeries Royales Saint-Hubet

Bizdeki Kapalıçarşı'nın çok çok çok daha küçüğü gibi olan, ama gerçekten tarihi bir binaya sahip bu Brüksel çarşısı oldukça eski ve şık dükkanlara ev sahipliği yapıyor. Çarşı pazar gezmesi, çizgi roman figürleri avı, çikolata tadımı... Çikolata kaplı vitrinler tok karınları bile acıktırır, o yüzden pek fotoğraf koymayacağım. Hayır gözlerimize de yazık, dişlerimize de. 


4 - Atomium 


Şehir merkezine uzakta ve biraz ters bir yerde olan Atomium, şans eseri, bizim kaldığımız eve çok yakındı. İlk başta biraz korkunç bir görüntüsü var, sonra alışıyorsunuz. 

5 - Sablon 


Sablon da yine merkezde, parkları olan bir yer...

6 - La Boutique Tintin

Birazdan içerideki her şeyi alacaktı... 

Şimdi gelelim esas konuya!  
Brüksel'de hiçbir yere gitmesem bile buraya illa gidecektim! La Boutique Tintin'e, yani Tenten Butik'e! Aman aman Tenten meraklısı olmasam da, çizgi roman seven biriyim ve Tenten'i de seviyorum. Gerçi tam bir çizgi roman şehri olan Brüksel'e gelmelerine rağmen Tenten hakkında hiçbir fikirleri olmayan Hong Konglu arkadaşlarım Tenten'i gördüğüm her yerde heyecanlanmamı anlayamadılar. Tenten Butik'te resmen kendimi kaybettim. Bir sürü şey aldım tabii, birazdan oraya da geleceğim. Ama buraya mutlaka gidin. Grand Place yolu üstünde zaten, giderken illa önünden geçiyorsunuz.






7 - Çizgi Roman Müzesi 


Comic Museum Brussels ya da The Belgian Comic Strip Center ya da kısacası Çizgi Roman Müzesi, 7 Euro'ya giriş yapılan (26,50), saat 18'de kapanacak olan ama sonra gidemem diye 17'de gittiğim müze. Biraz alelacele gezmiş oldum ve pek bir şey anlamadım ama gezmesem de aklımda kalacaktı. Tabloda, üçüncü kuşaktan beşinci Mertovski'yi görmektesiniz. Şaka şaka, bizim Tenten'in Kaptan Haddok'u. Belçika çizgi romanları deyince bizim aklımıza hep Tenten geliyor, ama aslında Şirinler, Red Kit, Asteriks de Belçikalı. Daha az bilinenlerden Gaston, Spiru, Corto Maltese de buralı, hatta Corto Maltese grafitilerine de Tenten'inkiler kadar rastlamak mümkün sokaklarda... Brüksel, bir çizgi roman severin kesinlikle gelmesi gereken bir yer. Brüksel'e gelip de çizgi roman kültürünü keşfe çıkmadan olmaz. Ama grupça gezdiğimiz için müzenin ancak günün sonuna kalmış olması gibi, yine aynı sebepten dolayı, gördüğüm pek çok kitapçı ve mağazaya da giremedim. Brüksel'e bir ara tek başıma tekrar mı gitsem, ne dersiniz? 








Müzede de Tenten Butik gibi bir mağaza vardı ve pek çok Tenten figürü satılıyordu. Ama aynı figürler her nedense biraz daha pahalıydı. Ben de bir daha Tenten Butik'e gidemeyebilirim diye alacaklarımı oradan almak istedim. Bu mağaza da müze gibi 18'de kapanacaktı ve işte o yüzden müzeyi yarıda kesip bir heyecanla Tenten figürleri almak üzere mağazaya koştum ve doya doya Tenten alışverişimi yaptım! (Gerçi sonra Tenten Butik'e gittim tekrar, neyse, aldıklarımı yazının sonunda göstereceğim.)

8 - Müzik Enstrümanları Müzesi 

Zurnanın zırt dediği yerde, Müzik Enstrümanları Müzesi'ndeyim...

Doğrusunu söylemek gerekirse, Müzik Enstrümanları Müzesi Çizgi Roman Müzesi'nden çok daha güzeldi. Çünkü Brüksel bir açık hava çizgi roman müzesi gibi zaten, o yüzden ilk müze beni pek tatmin etmedi sanırım. Ama Müzik Enstrümanları Müzesi gerçekten çok büyük ve detaylıydı, tarihten bugüne çok ilginç enstrümanlar vardı
Ne var ki, yine yeterli zamanımız yoktu, havaalanına gitmeden önce yalnızca 40 dakika falan gezebildik müzeyi. Giriş 6 Euro (23 lira) diye sizler için notumu da düştükten sonra, hemen anlatmaya başlayayım. Burada tarihten bugüne bir sürü enstrüman var ve size verilen kulaklıkla hemen hemen hepsinin sesini dinlemeniz mümkün. Vazo ve sünger ikilisinden oluşan bir enstrümandan tutun, deniz kabuğuna kadar ilginç pek çok "enstrüman" vardı. Bass clarinet yine beni etkiledi. Ama bakınmama rağmen fagot göremedim, belki de ben bulamadım vaktimiz az olduğu için. Neyse, buraya mutlaka gidin derim ben. Zaten bana da Çizgi Roman Müzesi'nde konuştuğum 3 Türk kadın "Burası güzel değil, Müzik Enstrümanları Müzesi'ne mutlaka git" demişti. 40 dakikacık da olsa, burayı görme fırsatı bulduğum için şanslıyım. 





Brüksel'de ne yenir, ne yemeli? 

1 - Waffle


Geldik en çok merak edilen konuya! Brüksel'de ne yemeli? 1 numarada tabii ki Waffle var! Peki Brüksel'de waffle'ı nerede yemeli? Biz hemen her gün waffle yedik, hepsi de kendine göre farklı ve güzeldi. Yani kesinlikle şurada yemelisiniz diyemem. Mesela ilk olarak Vitalgaufre Belgian Quality'de yedik. Ben kendinden vanilyalı waffle aldım, yani hiçbir şey ekletmeden, 2.45 Euro.(9,50 lira) Ama aslında 1 Euro'ya sade waffle alabileceğiniz yerler de var. Öyle alanlar da var. Ama ben üstüne bir şeyler ekleterek almayı seviyorum. Mesela bir alttaki fotoğrafta waffle 1 Euro'ydu ama muz, çilek ve Nutella eklettim, 4.50 Euro oldu (17 lira). Brugge'de de krema ve reçelli waffle'ı 3.50'a (13.50) almıştım. Tespit: Brüksel'de waffle'ın tadından çok görünüşü güzel diyebilirim.





2 - French Fries / Patates Kızartması 


Aslında French fries yani patates kızartmasının Brüksel'le özdeşleşmiş olmasını hala anlayabilmiş değilim, çünkü bildiğiniz yağlı, zararlı patates kızartması işte... Tabii ki zararlı her şey gibi lezzetli mi lezzetli, ama klasik kızartma. Fritland'in önünde bir saatten fazla kızartma kuyruğunda bekledik, kesinlikle çılgınlıktı! Daha da çılgın olanı, önümde yaşlı bir teyzenin bile kızartma kuyruğunda olmasıydı.


Eklettiğin her sos 0.80 Euro, evet, mayonez ve ketçap için bile para veriyorsun Brüksel'de. İlk yediğim sade kızartma 3 Euro'ydu. Sonra Dila Chez Papy Resto Snack'e gidip Andalouse soslu yemeden dönmememi söyledi, ondan yedim, orada da 3.20 Euro'ydu mesela. (Andalouse sos hardallı baharatlı gibi değişik bir sos, sevdim, ama meğer daha önce de yemişim.) Belçika'da olmanın zararları... Bol bol waffle, çikolata ve yağlı patates kızartması.


3 - Çikolatalar, bagetler ve diğer şeyler 



Lezzetli bir çorba ve peynirli baget sandviç, 4 Euro... 






Brüksel'den ne alınır?


Maison Dandoy ve Passion Chocolat, çikolatanın yanı sıra bisküvi ve onlar her ne kadar elmalı/zencefilli ekmek dese de bize göre baya kek/pasta olan bu "ekmekler" konusunda da önde gelen çikolata dükkanlarından. Passion Chocolat'tan aldığım bu küçük ekmek sadece 2.95 Euro idi ve tadı inanılmazdı, ama bitti! Ben de Dila'ya tavsiye verdim: "Dila hala nasıl bu elmalı ekmekten hiç yemedin, hemen dene!" 

Aman aman Brüksel'de akşam mı olurmuş... Önümüzde esrarengiz sokak lambaları yanar, ikide bir tramvaylar mı geçermiş... Manzarama çay, peynirli sandviç ve kruvasan kaldırıyorum o halde!



Çikolata, hediyelik eşya kısmını geçtikten sonra, kesinlikle Tenten veya başka bir çizgi roman figürü almalısınız diyorum! Ben irili ufaklı Tenten figürleri, Kastafiore'li magnet, Tenten dosyası, Brugge'da bir tasarım mağazasından gözlük şeklinde metal kitap ayracı aldım. EURO tabii ki can yaktı (sadece ayraç 7.50 Euro, yani 28,50 liraydı öyle söyleyeyim), ama Brüksel'e de kaç kez gidilir ki? İşte Belçika ganimetleri... (Bi' kısmını yedim.) Brüksel'dekitümTentenleritopladım-tabiikikitapayracıdaaldım-gözlükşeklindekibuayracınasılalmazdım

Brüksel şehir merkeziyle ilgili anlatacaklarım bunlar... Ama Brüksel macerası bitti mi? Tabii ki hayır! Daha sizlere ilk Airbnb deneyimimi ve Brugge'u anlatacağım... Takipte kalın! 




Dünya Kupası ve Kariyer Mesajı

Kim demiş 40'lar başarı zirvesine oturmak için çok geç diye? Vozinha'nın cevabı sahadan geliyor. Başarı hikayeleri anlatılırken gene...