21 Mart 2020 Cumartesi

ATALAY MEHMET'İN OLAĞAN DIŞI ÖLÜMÜNÜN OLAĞAN ŞÜPHELİLERİ - GİRİŞ


EĞER BU HİKAYE bir aşk hikayesi olsaydı, muhtemelen üstünde tepişen iki insanın olduğu bir yatağa ev sahipliği yapan odanın üçüncü bir kişi tarafından kızılca kıyametle açılan kapısıyla başlardı. Eğer bu hikaye bir polisiye olsaydı, muhtemelen uğursuz bir karganın ötüşüyle çınlayan karanlık bir gecede, tekinsiz bir elin havada tuttuğu kanlı bıçakla başlardı. Ya da eğer bu hikaye bir bilim kurgu olsaydı, muhtemelen çöplüğe dönmüş bir hayalet kasabada, birbirinin kafasını koparmaya çalışan yürüyen ölülerin artık hiç de umurunda olmayan bir virüs salgınıyla başlardı. Bu hikaye bunların hiçbiri ve bu hikaye bunların hepsi. Bu hikaye gerçek. Bu hikaye burada. Bu hikaye şimdi. O yüzden bu hikaye her nerede başlıyorsa, benim de oradan başlamam gerek. Hala çok tuhaf gelse de, gerçekten buradayım ve başıma ne geldiğiyle ilgili en ufak bir fikrim bile yok. Beni öldüren salgın mı, güzel bir kadının parmaklarının tuttuğu bıçak ya da şüpheli bir elin tuttuğu silah mı, yoksa ihanet ve kalp kırıklığı mı, ben de bilmiyorum. Aslına bakarsanız öldüm mü, onu da bilmiyorum. Tek bildiğim, bir an önce işemem gerektiği. Ama etrafta ihtiyacımı giderebileceğim bir kapı olduğundan emin değilim. Evet, benim adım Atalay Mehmet ve benim hikayem, normal şartlar altında bütün hikayelerin bittiği bir yerde başladı... bir morgda.
🔪
Bu hikaye serisini, tam beş yıl sabırla ve sabırsızlıkla bekledikten sonra, patlak vermek için iki yeni kitabımın çıkacağı zaman dilimini seçerek yazarlık kariyerimi daha yolun başındayken sekteye uğratan virüs salgınına ithaf ediyorum... Alacağın olsun korona! Ya da belki de olmasın, çünkü evden dışarı çıkamadığımız bu karantina günleri bana ilham ve günün yarısı boyunca evde kalıp yazdığım zamanlarda bunun "hayatı boşu boşuna, üstelik beş kuruş para da kazanmadan heba etmek" olduğunu düşünenlere karşı verebileceğim bir cevap verdi - şimdi en azından hepimiz evde olmak zorundayız. Virüs, bu "bir türlü çıkamayan yeni kitap" gündeminden dolayı, bazı şeyler için çok da fazla beklemememiz gerektiğini hatırlattı bana biraz da. Hayat sadece şu an ve burada yaşanıyor, ben de sizlere şu an ve burada bir öykü anlatmak istiyorum. Hiç düşünmeden, öyle biraz demlensin demeden, yazar yazmaz bölüm bölüm yayımlayacağım. Karakter isimleri üstüne bile düşünmedim, her şey o anda aklıma geldiği gibi buradan yazıya dökülecek. Bu, Atalay Mehmet'in de dediği gibi hem bir aşk hikayesi hem bir polisiye hem de eh, nereden baktığınıza bağlı olarak bir bilim kurgu. İmkansız gibi görünen her şeyin imkanlı olduğu, sıra dışı bir hikaye. Bir uzun öykü. Bugünlerde size de bize de biraz moral olursa ne mutlu. Atalay Mehmet'e gelince... Onu anlatmaya bilmem nereden başlasam ki? Belki de buna hiç gerek yok, ne de olsa hikaye başlayınca en güzel o anlatacaktır kendini. Ona kızsanız da onu sevmekten asla vazgeçemeyeceksiniz. Ya da onları mı demeliyim? Geliyorlar. 
İlk bölüm çok yakında. 

19 Mart 2020 Perşembe

KARANTİNA GÜNLÜKLERİ VOL.1: EVİM GÜZEL EVİM!


Karantina günlükleri vol.1: Evim güzel evim! Bugünlerde hangimizin "motto"su bu değil ki? Ne kadar evcimen bir insan olduğumu bilen bilir, eminim benim gibi pek çoğunuz da evde vakit geçirmekten keyif alıyorsunuzdur. Kendi adıma zaten yazılacak kitaplar, okunacak romanlar, dinlenecek albümler, izlenecek diziler-filmler vardı; dünya kıyamet sonrası bilim kurgu filmlerinden hallice bir yere doğru gitmese, evde kalmaktan neredeyse memnunum diyeceğim. Ama günlerce evde kalmak, insanın istediği an dışarı çıkabileceğini bilmesi dahilinde güzel. Şimdiki durumsa, kendimiz ve kendimiz dışındaki bütün insanların, canlıların sağlığı için evde kalmamız gereken günlerin kapıda olduğuna işaret ediyor. Endişe verici gelişmelerle dolu bir dönemdeyiz. Dünyamızın ve ülkemizin başına pekala on yıllık bir zaman dilimine yayılarak gelebilecek her türlü felaket, patlak vermek için bu yılın ilk üç ayını seçti. Savaşlar, saldırılar, siyasi olaylar, ekonomik çalkantılar, depremler, seller, heyelanlar, sanal hack’lenmeler yetmiyormuş gibi, bunların hepsini çıktığı ilk günden başlayarak giderek önemsizleştiren bir şey patlak verdi: Koronavirüs. Hiç hesapta olmadan, sessizce ama giderek güçlenerek dünyanın diğer bütün meselelerini unutturdu, günlük hayatımızdaki tek meselemiz haline geldi. Hepimiz canımızın derdine düştük. Hırslarımızı, isteklerimizi, kıskançlıklarımızı, öfkemizi, aşk acılarımızı, kalp kırıklıklarımızı, sağlık sorunlarımızı, ekonomik meselelerimizi, kısacası kendi kişisel hayatlarımızdaki her türlü sorunu unuttuk. Belki de insanoğlu olarak şöyle bir silkelenip kendimize gelmemizin tam vakti. Şu zor günler biter bitmez, hepimiz şapkamızı önümüze koyup düşünmeliyiz. Dünyada bu kadar savaşa sahiden gerek var mı?

Her şey durdu, hayat durdu, ekonomi bilmem ki artık nasıl düzelecek? Koronavirüs vakalarının hangi şehirlerde görüldüğü hala açıklanmıyor. Ölümlerin bile. Bir yanım, panik yaratmamaya çalışıyorlar diye düşünürken, diğer yanım, bunu tüm açıklığıyla bilmeye hakkımız olduğunu söylüyor. Türkiye sadece İstanbul'dan ibaret değil ki. Belki de Denizli'de, Trabzon'da, Manisa'da, Erzurum'da, İzmir'de, Antalya'da, Afyon'da, Kars'ta, Samsun'da, Artvin'de, Hatay'da, yani tam olarak şu an bulunduğunuz yerde koronavirüs var. Bilmiyoruz. 

Bugünlerde bol bol kitap okuyorum, kitap stoğum bitecek diye de çok korkuyorum. Yeni aldığım kitapların çoğu İstanbul'da kaldı çünkü, bilseydim hepsini yanımda getirirdim. Birkaç kitap sipariş ettim gerçi, dezenfektanla sildikten sonra paketi açtım, o kitaplardan biri de John Grisham'ın Hesaplaşma kitabı, bir polisiye. Zilyon kere okuduğum Millennium Serisi'nin üçüncü kitabını elime alıp karıştırırken, Stieg Larsson'a yapılan övgülerde gördüm onun adını. O nedenle merak ettim, bugün başlayacağım. Öncesinde de José Saramago - Kopyalanmış Adam, Sally Rooney - Normal İnsanlar ve Elena Ferrante - Karanlık Kız okudum. 

Bir mini dizi keşfettim "Feud: Bette and Joan" diye, aslında ne zamandır yazacağım burada da, ilk dört bölümden sonrasını henüz izlemedim ben de. Toplam sekiz bölümlük zaten. Birbirlerinden nefret eden Bette Davis ve Joan Crawford’un "What Ever Happened to Baby Jane?" filmini çektikleri sırada yaşadıkları rekabeti anlatıyor. İkisi de bir zamanlar Hollywood'un yıldızı olan ama birbirlerinden hiç hoşlanmayan bu iki oyuncunun, artık dönemleri geçtiğinde ve unutulduklarında aynı film projesinde yer almalarını anlatıyor. Ama drama ve entrika o biçim! 1960'lı yılların Hollywood'una ışık tutan bir dizi. Arka fonda o dönemin caz müzikleri, kostümleri, sonra her iki oyuncu da birbirinin kötü performans göstermesini sağlamaya çalışıyor. Biri yönetmeni ayartmaya çalışıyor, diğeri magazin basınına dedikodu veriyor, film sektörüne dair bir belgesel gibi yani aynı zamanda. 2017 yapımı. Nasıl dikkat çekmemiş, anlamadım... Herhalde insanlar Netflix'te olmayan dizileri izlemiyor. Ben tam tersine, hala Netflix'te olmayıp da internetin derinliklerinde olan çok kaliteli diziler olduğu görüşündeyim. Hatta o diziler çok daha iyi oluyor. 

Şu sıralar Beth Hart dinlemek çok hoşuma gidiyor. Bad Woman Blues, Caught Out In The Rain, Bang Bang Boom Boom, Trouble, Sister Dear... Hele Toruble, tam da eve kapandığımız bugünlerin şarkısı gibi: "But I just want one day in the sun / Hanging out, having fun / I didn't come to make trouble." Hart, caz ve blues arasında gidip geliyor. Gram Rabbit’e de bu aralar yine takmış durumdayım. 2004 tarihli Music to Start a Cult to, 2006 tarihli Culvitation ve 2012 tarihli Welcome to the Country albümlerini dinleyip duruyorum. Bu grup, dünyanın en az bilinen ve dinlenen en iyi müzik grubu, iddia ediyorum. O zamanlar kimse bilmezdi, hala bilmez. Grup zaten çoktan dağıldı. Öyle Spotify’da falan da boşuna aramayın, bulamazsınız. Keşke Sade'nin yeni albümü çıksa, 2010'dan beri, 10 yıldır sessizlik içinde cazın ve soul'un kraliçesi. İyi müzikler de tıpkı iyi kitaplar ve iyi filmler gibi, bir yerlerde keşfedilmeyi bekliyor. Sizin bana önerileriniz olur mu? 

Şu karantina günleri bahanesiyle, bilgisayarımın derinliklerinde kaybolmuş eski roman taslaklarıma da bir el atayım diyorumEvden dışarı çıkmadığımız bugünlerde, sıra dışı ve renkli karakterlerle, imkansız gibi görünen her şeyin imkanlı olduğu, kafadan çatlak, saçma sapan bir kurgu yazasım var. Ucundan kıyısından, yok aslında baya doğrudan şu koronavirüs salgını da olsun diyorum işin içinde. Hiç düşünmeden, yazar yazmaz bölüm bölüm yayımlayayım. (Tam dört buçuk yıl bekledim de ne oldu: Yeni romanımın içime sinen bir şekilde yayımlanması gündemi varken, koronavirüs patlak verdi.) Ne dersiniz? O zaman başlıyorum? 

Evde olduğumuz bugünler, blog'ları keşfetmek için de güzel bir fırsat. Benim blog'um Kafa Dergi'de de, zaten bildiğiniz gibi, Eylül 2009’dan beri, yani 10 yıldan fazla bir süredir birikmiş olan detaylı bir yazı arşivi var. Televizyondan edebiyata, popüler kültürden seyahate pek çok konu sizi bekliyor. Lütfen bugünlerde maksimum özen gösterelim. Gerekmedikçe evden çıkmayalım; kitap okuyalım, yazalım, düşünelim... Kendinize dikkat edin.

9 Mart 2020 Pazartesi

KORONAVİRÜS KAPIDA: KORONOYAK MI OLDUK?!

Ve dünya, kıyamet sonrası bilim kurgu filmlerinden hallice bir yere doğru gidiyordu... 

Son haftalarda gündemimizi fazlasıyla meşgul eden ve "Türkiye'ye geldi mi? Acaba görülüyor da gizleniyor mu? Eninde sonunda buraya da gelecek" tartışmalarıyla her geçen gün giderek daha fazla konuşur olduğumuz korona virüsle ilgili bir şeyler yazmanın zamanı geldi de geçiyor. Sonuçta blog'da yazılan her şey kalıcı oluyor, tarihe tanıklık ediyor, yıllar sonra açılıp bakılıyor. 2009'dan beri yazdığım yazılara bakıp o zamanların gündemini hatırlıyorum ben mesela. Aslında korona virüsü ile ilgili de ilk günden beri gerek twitter'da, gerek instagram'da (hikaye bölümünde), gerekse burada pek çok paylaşım yapıyorum. Yani korona virüsü daha Çin'in Wuhan kentinde görüldüğü ilk andan itibaren ciddiye alanlardan biri benim. Sonuçta günümüzün ulaşım ve seyahat dünyasında, bir salgın hastalığın dünyaya yayılmaması gibi bir şey mümkün değil. Er ya da geç, bu virüs bu toprakların da kapısını çalacak. Hatta belki çoktan çaldı da haberimiz yok.


Yılın son günü yazdığım şu yazımın üstünden çok zaman geçmeden, korona virüs patlak verdi! Okuduğunuz gibi yazımda "2000'ler, 2010'lar bitti, yarından itibaren 2020'ler başlayacak. Aman sanki ne olacak; faturalar pahalı, yaşamak pahalı, her şey pahalı, pazarda satılan muz bile artık pahalı. Yiyeceklere şüpheyle yaklaşıyoruz. Paket gıdalar kötü diyoruz ama organik olduğu öne sürülen şeylerden de artık emin olamıyoruz. Diş fırçaları, şampuanlar, sabunlar, aklımıza gelen gelmeyen her şeyin içinde zehir var. Sülfatlı şampuanlar saçlarımızda, titanyum dioksit diş macunlarımızda, deterjanlarımızda, hatta leblebi ve sakızlarda bile kol geziyor. E ne yapalım? Yalan Dünya’daki Vasfiye Teyze ses tonuyla: 'Çekecez, mecbuuuuur.' Biz de böyle bir zaman dilimine denk gelmişiz. Kötü zamanlardan geçiyoruz. Yani belki 500 veya 1807 yılında yaşayanlar için de 'eskiden her şey çok daha güzeldi' ve 'şimdiki zaman çok berbat', ama ne yapalım, bu 2019'da da öyle olmadığı anlamına gelmiyor. Sadece ülke olarak da değil, dünya olarak da bir garibiz. Siyaset, ekonomi, toplum, doğa olayları, her şey olumsuz." demiştim. Yazımı, "Gene de 2020'den umutluyuz (boşa çıktı). Yok yok, boşa çıkmasın." diyerek bitirmiştim. Çok değil, Ocak ayında dünya ve Türkiye korona virüsü konuşmaya başladı. Şubat ayıyla birlikte Çin'in ardından İran ve İtalya'da da ciddi ölüm oranlarına ulaşan korona virüs çok ciddi bir sorun haline geldi. Ve içinde bulunduğumuz Mart'ın ilk günleri itibariyle, Türkiye dört bir taraftan bu virüs tehdidiyle sarılmış durumda. Komşu ülkelerimizin hepsinde korona virüs vakaları görülüyor. Türkiye'de de korona virüs var mı yok mu diye düşünüyoruz. Ardı arkası kesilmeyen WhatsApp grublarında türlü iddialar, komplo teorileri, genetik kodlamalar ortaya atılıyor. (Evet, elim korona virüs/ü şeklinde iki türlü de yazmaya gidiyor.)

Bu aralar şehir içinde uçakla sık sık seyahat ediyorum. Hatta şu yazımda da yazmıştım. Şimdi yine Trabzon'dayım ve televizyonda korona virüs haberlerini gördükçe, acaba İstanbul'a dönmeyi erteleyebildiğim kadar ertelesem mi diye düşünmüyor değilim (dediğime bakmayın; bu yazıyı yazarken uçak biletimi aldım bile). Televizyondaki açık oturumlarda tam bir panik havası esmeye başladı zira. Havaalanlarında, uçakta, otobüste maske takmak işe yarıyor mu temalı konuşmalar yapılıyor. Kimisi maskenin yararlı olacağını söylerken, kimisi de "maskeyi hasta olan insanın takması gerekir ama hasta olmayan için maske hiçbir işe yaramaz" diyor. Hatta bazı uzmanlar, maske takınca yüzünüz terler (ki bir kez taktım, cidden acayip terletiyor), elinizi gözünüze götürme ihtimaliniz artar, bu nedenle mikroplar daha beter yayılır diyerek maske takmayı kesinlikle uygun bulmadıklarını söylüyor. Yani herkes gibi benim de maske konusunda kafam karışmış durumda. Yine de maskemi ve el dezenfektanımı almış durumdayım. Eskiden ne güzeldi, evlere misafirliğe gelenlere ya da hasta ziyaretlerinde kolonya dökülürdü. Bakın, hiçbir şey boşuna değilmiş! İşte o kolonyo şimdilerde korona virüse karşı tekrar hatırlanıyor! Bildiğiniz gibi koronaya karşı en etkili yöntem, ellerinizi sabunlu suyla sık sık yıkamak. Ki bu benim zaten günde 1537 kez yaptığım bir şeydi, yani bu açıdan bir endişem yok. Yine de kişisel önlemlerimi iki katına çıkarmış durumdayım. Geçen hafta eczaneden küçücük bir el dezenfektanı aldım mesela. Fiyatı sekiz liraydı. Aynısından bugün bir tane daha aldım, on altı lira olmuş! Korona virüs turizm, ulaşım gibi sektörlere darbe vururken kendi pazarını oluşturup müşterileri kazıklamaya devam ediyor. Maske fiyatları da her geçen gün artıyor, almadıysanız ne olur ne olmaz diye edinin derim ben. (Ocak ayının sonlarında, Hong Kong'daki arkadaşlarımın bana yazıp "Türkiye'den maske gönderebilir misin" diye sorduklarını size söylemiş miydim? Oralarda bulunmaz olmuştu! Şimdilerde durum ne, bilmiyorum.) Televizyon, gazeteler, her yer gösteriyor: Avrupa ülkelerinde bile korona görülen şehirlerde marketler talan edilip tuvalet kağıdı sıkıntısı filan yaşanıyorsa, Türkiye'de korona virüs vakaları görüldükçe neler olacağını düşünmek bile istemiyorum. 


Bir de malum, biz samimi bir toplumuz. Biriyle karşılaştığımızda, onu en son bir saat önce bile görmüş olsak sarılıp öpüşmeden rahat duramıyoruz. Ben de bu anlamda çevremde sıcakkanlı bir insan olarak bilinirim, ama bugünler sarılma günleri değil! Artık kafamda "Bu hafta kaç kişiyle öpüştüm, kaçını atlatabildim, kaçının sadece elini sıktım?" diye çetele tutar oldum! Öpüşmekten kaçabilsen de tokalaşmaktan kaçılmıyor. Biri sana elini uzattığında elini korkuyla geri çekmen hoş karşılanmıyor. Hala koronanın ciddiyeti ülkemizde tam olarak anlaşılabilmiş değil. Umarım herkes ellerini sık sık yıkıyordur, ne diyeyim. 

Bununla birlikte bu "salgın" gündeminin her sektöre olduğu gibi moda sektörüne de etkileri olacağını düşünüyorum. Gucci, Versace gibi büyük moda devlerinin şık korona virüs maskeleri yapacaklarını tahmin ediyorum. Lady Gaga gibi ünlüler taksın diye. Türkiye'de de "hangi ünlüler maskeye 5 bin tl verdi" haberleri çıkar. Bekleyin görün. Bu virüs yüzünden umarım Rene Magritte'in "Aşıklar" tablosundaki gibi olmayız. 

Dünkü Kadınlar Günü sebebiyle Berna Laçin'in attığı bir tweet vardı. "Sevgili eşim mimozalar getirmiş. Bu çiçekleri toplayanlar üzerine hapşırdıysa korona çiçeğin hücre içine girmiş midir, ben de koklarken içime çekersem? Korona çiçekte yaşar mı? Adamı çiçek getirdiğine pişman etmiş olabilirim!" Bu benim de sık sık düşündüğüm bir şey. İşte tam da bu noktada koronoyak olduk diyorum! Hala haftanın bazı günleri gazete, arada bir dergi ve mütemadiyen kitap satın alıyorum. Matbaadakiler koronaysa ve üzerlerine hapşırdıysa, ben o kitabı açınca üzerime korona zerrecikleri yayılır mı endişesi taşımıyorum desem yalan olur. Korona virüs eşyadan bulaşır mı? 

Benim de şansıma bakar mısınız: Tam, dört yıldır çıkmasını beklediğim yeni kitabımın çıkması gündemi var, bu sefer de hiç hesapta olmayan korona virüs çıktı! İnsanlar evlere kapanır, dışarıda hayat durur mu dersiniz? Büyük ihtimalle bir şey olmayacak, henüz sonu gelmeyen dünyamız daha uzun yıllar dönmeye devam edecek. Ama daha şimdiden dünya genelinde 4 bin kişinin ölümüne yol açan bir virüs salgını da öyle görmezden gelinecek, sakince karşılanacak bir şey değil. Pek çok gelişmiş Avrupa ülkesinde bile korona virüs yüzünden ölümler başladıysa, ben bu virüs Türkiye'ye girdiği an kendimi eve kapatmayı düşünüyorum! Yarı şaka yarı gerçek. Koronoyaklık işte, n'aparsın?

Sosyal medya hesaplarım:
instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert 

20 Şubat 2020 Perşembe

POP MÜZİK ÖLMEDİ, ÖLEMEZ: 2010'LU YILLARIN EN İYİ YERLİ POP ALBÜMLERİ

2020'nin gelişiyle birlikte, dile kolay, bir on yılı geride bırakırken yeni bir on yıla başladık. "Pop müzik öldü, şimdi rap müziğin zamanı" cümleleri ve pop müzik öldü mü kaldı mı tartışmaları süredursun, aslında çok eski değil, 2010'lu yıllarda pop müziğin çok güzel örneklerini dinledik... Bazısı hit olmuş, bazısı o kadar gündem olmasa da kaliteli müzik adına sanatçıların diskografisinde önemli bir yer edinmiş şarkılardan oluşan albümleri, tabii ki kendi beğenime göre şöyle bir hatırlamak istedim. Bu derlemeyi yaparken, adeta nostaljik bir zaman yolculuğuna çıktım ve şimdi sanki milattan öncesine aitmiş gibi gelen bu albümleri tekrar tekrar dinledim. 


Bu yazı, uzun bir zamandır taslak olarak blog'umun yayımlanmamış yazılar kısmında bekliyordu. Sürekli "aman bir şeyi gözden kaçırmayayım" diyerek düzeltiler, eklemeler yapa yapa, yazı uzadıkça uzadı ve sıkıcı bir ansiklopedik bilgi halini aldı. Böylece o yazımı sildim ve çok kısa-öz bir şekilde, kendimce ciddi kriterlerden geçirerek, pek çok şarkıcının ismini eledim. Ve albümleri uzun uzun yorumlamaktan da (içim ağlaya ağlaya) vazgeçtim. 2010-2020 yılı arasında çok iyi albümler çıktı; ama sadece bu yazacaklarım değil, benim de sevdiğim daha bir sürü albümü bu yazıya al(a)madım. Ama gerçekten, hala ve hala tekrar tekrar dinlediğim albümleri bu yazıya almalıydım ve öyle de yaptım. Bunu yaparken, çıkış tarihlerine göre kronolojik sırayla ele aldım albümleri. Hepsine yüksek not vermiş gibi görünüyor, çünkü yazıyı zaten bende iz bırakan albümleri ele alarak kısalttığım için geriye onlar kaldı. Böylesi sizler için de daha kolay okunabilir oldu diye düşünüyorum. 

Bu arada bu yazıyı yazdıkça, acaba o albüm hakkında zamanında blog'umda ne yazmışım diye arşivde kaybolduğumu, yazıda yer alan albümlerin meğer pek çoğu hakkında uzun uzun yazdığımı fark ettim. Malum, Eylül 2009’da açtığım ve o günden beri dur durak bilmeksizin yazdığım blog'um 10 yaşını geçeli çok oldu ve meğer koca bir on yıla tanıklık etmiş. Dediğim gibi, her albümü uzun uzun yazmıştım. Hele en favorilerimden olan Funda Arar, Göksel, Hande Yener, Betül Demir ve Gülşen'i o kadar uzun yazmışım kibaşlı başına bir yazı bile olabilirler diyerek onları başka yazılara saklamaya karar verdim. Albümleri kronolojik olarak, albümdeki şarkıları da albümdeki sıralarıyla belirttim. Buyurunuz efendim. Okudukça, "Aaa, hakikaten bu şarkı vardı, bir ara ne dinlerdim ben ya" diyeceğinizin garantisini bile verebilirim. Yazıyı okurken arka fonda Youtube'dan açmak serbest.

Candan Erçetin - Kırık Kalpler Durağında (16 Aralık 2009) 10/10

Kırık Kalpler Durağında, Git, Kader, Unutama Beni, Vallahi, Yalvaramam, Gözler, Türkü, Vay Halime, Unutursun, Bahar, Kimin Doğrusu, Özür Dilerim, Nedense Sustum, Ben Kimim, Ninni. "Sözleşmeden buluşuverir kırık kalpler, anlatılmaz ama oradadır bütün dertler... Kimini yakıp geçen aşklar incitmiş, kimini yanlış kararlar yıkıp geçmiş, kimine yakın dostu ihanet etmiş, kimi hayatın sillesini yemiş." 

Gülşen - Önsöz (22 Aralık 2009) 10/10


Bi An Gel, İade, Tamamen Yanılsama, Önsöz, Ezberbozan, Bir Taraf Seç, Uyan Da Gidelim, Arkadaş Kalalım, Hükmen Mağlup, Yukarıdan Ayarlı, Dillere Düşeceğiz Seninle. "Çekip sağa inmesini de bilirim icabında, sen olacağına bak / Sen haklı çık da didişmelerden, gocunmam alkışlarım şak şak! / Aç biilaç dönmesini de bilirim icabında, sen olacağına bak / Sabahlar olmaz sevişmelerden, gönlünü alıveririm şipşak!"

Hande Yener - Hande’ye Neler Oluyor? (1 Nisan 2010) 10/10


Yasak Aşk, Sopa, Bodrum, Çöp, Bi Gideni mi Var, Kal Kal, Boşa Ağlayan Kız, Kalpsiz, Neden Ayrıldık, Ben Kimim, Böyle Olacak. "Her günahın bedeli var, bunu zaten ödedim / Her delinin sebebi var, bunu zaten söyledim"

Sertab Erener - Rengârenk (7 Haziran 2010) 10/10
Rengarenk, Bir Varmışım Bir Yokmuşum, Koparılan Çiçekler, Asla, Bir Damla Gözlerimde, İkimiz Bir Fidanın, Bir Çaresi Bulunur, Avare, İstanbul, Ego, Bu Böyle, Ayrılık ve Biz, Açık Adres.

Nadide - Nadide’s (12 Temmuz 2010) 9/10


Olmadı Gitti, Kara Kara, İki Kanlı, Sorumlusun, Hatırlanmıyor. "Aşkım her şeyden büyüktür, her yer bana dar / Kimileri kabullenemez, gizli bir benliğim var"

Tarkan - Adımı Kalbine Yaz (28 Temmuz 2010) 10/10

Sevdanın Son Vuruşu, Acımayacak, İşim Olmaz, Kayıp, Öp, Adımı Kalbine Yaz, Sen Çoktan Gitmişsin, Usta-Çırak.

Yonca Lodi - Milat (7 Kasım 2010) 9.5/10 

Düştüysek Kalkarız, Tavan Arası, Milat, Tenden Tene, Mum Lekesi, Emanet, Yalan Gibi, Yeter, Haksızlık Değil Mi, Gölgelerime Işık Tut. "Böyle bir acıya yürek nasıl dayanır, nasıl alışır bilmem / Biliyorum senin de aklın hep bende, nasıl dersin gelmem" 

Sıla - Konuşmadığımız Şeyler Var (24 Kasım 2010) 10/10

Öndeyiş, Acısa da Öldürmez, Kafa, Oluruna Bırak, Boş Yere, Gol, Boşver, Tam da Bugün, Cam, Kafoz, Zamanında, Vur Kadehi Ustam.

Can Bonomo - Meczup (19 Ocak 2011) 8/10

Bana Bir Saz Verin, Balon, Öptüm, Hep Bi’ Derdi Olur, Ayıl, Sebebi Var, Şaşkın, Ben Yağmurum, Süper, Meczup, Daha Sıcak Daha Dumanlı. 

Yıldız Tilbe - Hastayım Sana (Şubat 2011) 9.5/10

Bu Evde Sen’le, Hastayım Sana, Bir Daha Dokunma, Sen Gelince, Ayrılamam, Sevgilim Benim (Seni Düşüneceğim), Yalanlar, Sende Kalsınlar, Hiç Kimse Değilim, Ne Var, Habersizim Zannetme.

Deniz Seki - Sözyaşlarım (9 Şubat 2011) 8.5/10

Suya Hapsettim, Herkes Kendi Yolunda, Aşk Müzikali, Hayallerim Hayal Oldu, Soyadımı Sen Yaz, Uyan, Soysuz Şövalyeler, Kork Benden Bundan Sonra, Bugünlerde, Bitti. “Adı aşk denen bu müzikali hem sen oynadın hem ben oynadım, ama alkış almıyor"

Funda Arar - Aşkın Masum Çocukları (10 Şubat 2011) 10/10



Sen ve Ben, Aşkın Masum Çocukları, İkimiz, Piyango, Erite Erite, Anmam Adını, Herkes Gibisin, Aşkın Bana Değdi Değeli, Gül Döşek, Gerekçe, Sevdiklerim, İki Sevda İki Hata, Aşkın Bana Değdi Değeli.

Atiye - Budur (24 Mart 2011) 8/10

Budur, Güzelim, Baba, Yalnızca Üzmek İçin, Ahmet, Asla, Yoksun, Batum Türküsü, Hali Hali Hal. "Sabahın körü oldu ortalarda yoksun, tenimi bıraktın nefesinden yoksun." 

Sibel Can – Seyyah (5 Nisan 2011) 9.5/10

Yok Yok, Hançer, Arası Yok Mu, Beyaz Sayfa, Suistimal, Son Vapur, Sebep, Ne Olursun, Mucize, Bize Üzüldüm, Eloğlu, Hançer. “Telaşlı halinden kurt düştü aklıma, garanti başka bir el dolaştı saçlarında”

Hadise - Aşk Kaç Beden Giyer? (12 Nisan 2011) 9/10



Burjuva, Mesajımı Almıştır O, Aşk Kaç Beden Giyer, Kalbine Yalan Bulma, Melek, Yetenek, Superman, Macera, Harakiri. “Denenmişi denemek yok, hiç olmadı kitabımda, olduramazsın / Nasıl bir düşmek bu böyle gözden, Superman olsan toplayamazsın!” 

Betül Demir - Mıknatıs (19 Mayıs 2011) 10/10


Hop Dedik, Mıknatıs, Beni Mazur Gör, Ya-Ya, Herkes Haklı, Küfür, Üşüdüm, Yola Devam, 14 Şubat, İlaç, Bir Ara. “Ve ben artık kendi yolumu seçtim, içine koydum aşkı, zehir içtim / Kanatsa da dilin acı damarı, yara almaya her daim müsaitim ... İster doğru yolda gönül, ister yanılır / Hasta düşürse de aşk, tenin ilaç sayılır” ve “İnsanlar konuşurken kaderler gülüşürmüş / Bazen kurban katiliyle suçu bölüşürmüş” diye başladığı ve “Al götür beni, ister yere ister göğe ser / Ört üzerimi seni, nefesini nefesime ver / Hiç ayırma gözünü gözümden, gece kan ter / Bana en kendin olduğun halini göster” 

Bengü - Dört Dörtlük (9 Haziran 2011) 8/10

Aşkım, Kalbi Olan Ağlıyor, Saat 03.00, Cesaret, Kalbim Affetsin, Kadar, Son Nokta, Dört Dörtlük, Veda, Çetele. 

Gülşen - Yeni Biri (29 Nisan 2011) 10/10

Yeni Biri. “Sen ne dersen de artık, ne önemi var? / Kırık kalbimin de bir bildiği var. / Bi’ meleksin diyor, yeni biri var.” 

Gülben Ergen - Hayat Bi’ Gün (2011) 8/10

Yarı Çıplak, Maksuscuktan, Dünyaları Versem, Vıdı Vıdı, Yok Acelem, Şıkır Şıkır, Tesadüf, Masal Olalım. 

Gülşen - Sözde Ayrılık (28 Temmuz 2011) 10/10

Sözde Ayrılık. "Taklitlerimden sakındın mı yokluğumda? / Onlar hep aslını yaşatır, aptal olma!” 

Ziynet Sali - Sonsuz Ol (2 Nisan 2012) 10/10



Alışkın Değiliz, Ruh İkizim, Dün Gece, Deli, Favori Aşkım,Yine Geceler, Yanabiliriz, Vakit Tamam, Her Şey Güzel Olacak, Yenilik Var, İstanbul, Senden Sonra, Senin Olsun şarkılarından oluşuyor. “Yakar gemileri içimdeki deli / Miadını doldurdun da dank etmedi, di mi?” ve “Yanımdaki başka biri, içimdeki başka!”

İzel - Aşk En Büyüktür Her Zaman (9 Nisan 2012) 10/10



Amerika, Drakula, İyi ki Doğdun, Düşer O, Oh Olsun, Solmuş Gül Kasabası, Rezil, Hicran, İmdat, Yaz Geldi, Göz Göre Göre, İlk Yala. "Yatağını özler, dayanamaz döner o / Aşk gözünü bürür, sonra erir o / Belki bir rüzgar götürebilir onu, olsun, düşer o", "Sen artık kendi kendinle, küçük tercihinle / Sevişip durursun, beni zor bulursun" ve "Hoşçakal dedim ama boşta kal diye bir dilek tuttum / Sen köşelerde yalnız bitap düştün, yoruldun / Oh olsun" 

Göksel - Bende Bi’ Aşk Var (18 Ocak 2012) 10/10



Acıyor, Aşkın Yalanmış, Rüzgar, Uzaktan, Aşk Bitti, Unuttun Mu Sahi, Sarhoş, Gidemiyorum, Yalnız Kuş, Yarım Kalan Şarkı. "Delisin senin kadar ben de deliyim / İpin ucuna sürüklersin beni gelirim” ve "Öyle uzaktan uzaktan, hiç konuşmadan / Nasıl da bağladın beni? / Hani bi' geldin bi' kayboldun, esrarlı mağrurdun / Aklıma sardım seni" 

Funda Arar - Sessiz Sinema (2 Mayıs 2012) 10/10


Sessiz Sinema, Şarap Mevsimi, Var Mısın, Pişmanım, Yazık, Geciken Gözyaşı, Yok Yok, Yoksun, Hayat Arkadaşı, Leblebi. "Sessiz sinema, aşk ile prova / Sor anlat bana / Bilemediğim her film için, bir öpücük / Omzuna, boynuna yar" ve “Aşktan emekli olunur mu, yaş haddinden ya da malulen / Kıdemli aşklar ölümsüz mü ya da biz eskidik mecburen”

Nadide - Hayat Aşktan Yana (4 Mayıs 2012) 8/10

Taşındım Yüreğinden, İçimin İstanbul Yanı, Beni Sordu mu, Kafi Zulmün, Kimsesiz Biri, Dön Bana, Sensiz Yaşar Mıyım, Aşk Beni de Al, Öyle Sevdik Biz.

Murat Dalkılıç – Bir Güzellik Yap (12 Mayıs 2012) 8.5/10

Teslim Oldum, Bir Güzellik Yap, Yalancısın, Lüzumsuz Savaş, Bir Hayli, Yudum Yudum, Yalan Dünya, Neyleyim İstanbul’u, Kader, Canına Yandığım.

Can Bonomo - Aşktan ve Gariplikten (8 Aralık 2012) 7.5/10

Başkan, Maşrapa, Basması Pembe, Defol, İyi ki Doğdun, Abla, Derda, Min El-Aşk ve Min El-Garaib, Olmaz Sensiz, Ali Baba, Son, Haberler İyi Paşam, Veysel.

Burcu Güneş - Gül Kokusu (12 Şubat 2013) 8/10

Gül Kokusu, Sen Kaybı, Unutma Beni Çiçekleri, Bir Lokma Sevda, Aşk Gribi, Bir Sevgi İstiyorum, Oflaya Oflaya, Geçer, Hasret Kaldım, Yasaklı Kitaplar Gibi, Zarar.

Gülşen - Beni Durdursan mı (20 Şubat 2013) 10/10


Yatcaz Kalkcaz Ordayım, Kardan Adam, Saklandım İzlerinde, Kendine Müslüman, Yalanlar Çok Güzel, Irgalamaz Beni, Aşk Cinayet Sever, Acısı Bile Bal, Seyre Dursun Aşk, Ne Düşünürsen O Olur. "Bi' açıldım, bi' kapandım / Bi' üzüldüm, bi' de güldüm, hahayt! / Eserekli durumumdan mütevellit ruh halim berbat! / Dile kolay ama zor, hasretini bana sor / Bu nasıl bir geri sayım yerinde sayıyor her gün / Bineyim arabaya, bir varayım oraya / 300 bin yıl gibi geliyor bana şu son 3 gün / Yatcaz kalkcaz, yatcaz kalkcaz, yatcaz kalkcaz / Hooop ordayım!"

Sertab Erener – Sade (12 Nisan 2013) 8.5/10

Dönmüyorsunİyileşiyorum, Öyle de Güzel, Cumartesi Pazar, Çocuktuk Bir Zamanlar, Söz, Sade, Oyna, Karalama Defteri, Acıtır, Sus. “Umurumda değil iyi ki bitti, omuzlarımdan koca bir yük gitti”

Atiye - Soygun Var (16 Mayıs 2013) 8/10

Uyan Da Gel, Durma, Soygun Var, Senin Modan Asla Geçmez, 1 Hain, Ya Habibi, Bonkör Dünya, Seviyorum, Korkma, Sor.

Ziynet Sali - No 6 (31 Temmuz 2015) 8/10

Dağınık Yatak, Belli, Çeyrek Gönül, Diken, Mevsimsizim, Kırk Yılda Bir, Bi’ Büyük Devirdik, Geldim Oyununa, Başrol, Adeta Müebbet, Bugün Adım Leyla.

Ayşe Hatun Önal - Selam Dengesiz (17 Şubat 2017) 9/10



Dengesiz, Beyaz Atletli, Olay, Dur Dünyam, Devran, Sirenler, Cehennem, Güm Güm, Çak Bir Selam, Şeytan Tüyü. "İçi dışı bir olanı kayıp, ara da bul / Yılanın yalanı sonu fizana dokunur / Yani kalbi çıkarı olursa atar kaçar, dengesiz! / Orada bir dur / İçin için bi' seveni hadi ara da bul / Yalanı dolanı sonu sana yazık olur / Yani sevgi çıkarı kadardı, atarlı atar!"

Hande Yener - Hepsi Hit. Vol. 2 (21 Haziran 2017) 10/10


Alev Alev, Bakıcaz, Patates, Sana Bir Şey Olmaz, Vay, Benden Sonra, Ben En Çok, Leyla, Faili Meçhul, Şükür, Misafir. "Kalp kırılır korkma, yapıştırıcısı da zaman ... Git! / Ve de oradan bana bir mektup yolla / Üstünde bir kalple ya da sadece pulla / Aynıysa tabii adresim, değişmediyse yerim / Bakıcaz artık... Bakıcaz artık..." ve "Hava mı soğudu yoksa yine / Kalbin buz kesti de ben dondum / Üşüdüm diyorum dinlesene / Sar tenini tenime, yoksa mahvoldum" 

Görüldüğü üzere 2010, 2011 ve 2012 yılları Türk pop müziği açısından oldukça verimli geçmiş. 2015'ten sonra biraz duraklama olmuş. 2017'ye geldiğimizde artık öyle çok etkileyici albümler çıkmamış; daha doğrusu sektör şartları nedeniyle pek albüm çıkmamaya, daha çok single'lar çıkmaya başlamış. Tekrar belirtiyorum; bu albümler benim favori albümlerimdendi. Elbette yazamadığım birkaç favori albümüm daha var ama en çok dinlediklerimi, hala ara ara açıp dinlediklerimi yazmak istedim. Pop müzik öldü mü kaldı mı tartışmalarına gelince... Belki bir duraksama döneminde olduğu söylenebilir ama asla iddialı konuşmamak gerek. Pop'a hiçbir şey olmaz. Sound'lar biraz daha toparlandıkça ve vakti zamanında, ta 2007'li yıllarda Hande Yener'in yaptığı gibi oldukça pop'a hiçbir şey olmaz. Bu yazıda da gördüğünüz gibi, çok değerli pop müzik şarkıcılarımız var. Bu arada birçoğu da yeni albümler veya single'lar çıkarıyor/çıkarmak üzere, onlar da başka yazıların konusu olsun o zaman. 

Ben gerekli hatırlatmaları yaptım... Peki sizin 2010'lu yıllarda en sevdiğiniz, en çok dinlediğiniz albüm/şarkı hangisiydi? 

Sosyal medya hesaplarım:
instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert

14 Şubat 2020 Cuma

YENİ KİTABA DAİR


Beni biliyorsunuz; yeni kitap çıkana kadar içeriğine dair en küçük bir şey paylaşmam, adını bile tam dört yıldır belli olmasına rağmen hala açıklamış değilim, ama artık birkaç cümle yazmak istedim. Bozbalık Üçlemesi'nin ikinci kitabında olaylar tam da ilk kitap olan Ters Düz'de kaldığı yerden, Şubat ayından devam ediyor.

Dört yıl önce çıkmış olmasına rağmen Ters Düz’ün artık iyice kıymetli olan ilk baskısını hala inatla bulup okuyanlarınıza teşekkür ediyorum. Henüz okumamış olanlarınız bence yeni baskıyı bekleyebilir. Çünkü ikinci kitapla birlikte Ters Düz de bir seriye yakışır şekilde yeniden basılacak.

Yıllar sonra buluşan iki kız kardeşin, Ece ve Nilgün’ün gizemler ve sırlarla dolu Bozbalık Köyü’ndeki aşklar, entrikalar, ihanetler, yalanlar ve polisiye olaylarla örülü hikayesi devam ediyor. Çok yakında. 

Sosyal medya hesaplarım:

instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert 

16 Şubat, saat 12.40 güncellemesi: Tam 4 yıl önce, Mart 2016 tarihinde, yeni kitaba dair oldukça fazla ipucu içeren bir yazı yazmışım. O zamandan bu zamana, romanda okuyacağınız olayları her düşündüğümde kalbim hızla atmaya başlıyor. Şimdi okuyunca ben bile fazlasıyla heyecanlandım! Meraklısına... 

1 Şubat 2020 Cumartesi

ŞU SIRALAR NEDEN SIK SIK TRABZON'A GİDİYORUM VE NE YAPIYORUM?


Şu sıralar havalardayım. Havalardayım diyorsam, öyle havalara girdiğimi kastettiğimi sanmayın lütfen. Hoş beni havalara sokacak bir şey olduğu da yok, ama olsa da girmem, beni tanıyorsunuz (tanıyorsunuz, di mi?). Uçakla seyahat halindeyim demek istiyorum. Kuş misali. İstanbul-Trabzon, Trabzon-İstanbul arası gidip geliyorum. O şehirler arası uçuşlar hep 1 saat 15 dakika sürüyor da, İstanbul'da havaalanından eve gelmek uçak yolculuğunun kendisinden çok daha uzun ve zahmetli oluyor. 

Buluşmak için arayan arkadaşıma "Ama ben yeni Trabzon'a geldim" diyebiliyor, "Şu filmin galasına gelmek ister misiniz?" davetini "Keşke iki saat önce haber verseydiniz, ben uçağa biniyorum" diyerek geri çevirebiliyorum. Ya da tam tersi bir şekilde, "Seninle görüşmem gerek ama sen şehir dışındasındır şimdi"cileri, "Yok yahu, İstanbul'dayım ben, o şehrin tam da içindeyim!" diyerek şaşırtabiliyor, “Gelince bana bi' 'alo' desene" tayfasını "Gitmedim ki, buradayım"la sevindirebiliyorum. Yani havalarda geziyorum şu sıra derken kastettiğim tam da bu. İnsanların da kafası karışıyor, bu Mert nerede, şu an şu yazıyı nereden yazıyor, şu paylaşımı nereden yapıyor, "Arasak mı - Aman boş ver şehir dışındadır o şimdi", olan bana oluyor.

Gıcık Pegasus'u yine gide gele zengin ettik. 

Ama bazen de böylesi o kadar iyi geliyor ki. Hayalet gibi. Kimse senin tam olarak nerede olduğunu bilmiyor. Bu "kafama esti" seyahatleriyle ilgili cazip gelen bir şeyler var. Kayda değer bir yere de gitmiyorsun aslında, ülke içinde arı gibi uçuşup duruyorsun. O his güzel zaten. Hazırlanmadan, pat diye gidebilme lüksü. Şimdi yani, İngiltere'ye, Fransa'ya, İsveç'e filan gitsen iyi kötü bavul hazırlıyorsun, eşe dosta duyuruyorsun, e duyurmak zorundasın, başına bir hal gelmediğini bilsinler; hava atman gerektiğinden söylüyorsun ya da (bak gene "hava" kelimesi geçti). Oysa sürekli gidip geldiğin bir rotada seyahat edince, valiz bile almadan, bir küçük el çantanla taksiye biner gibi kafanın istediği anda o yere gidebiliyorsun. Biliyorsun nasıl olsa; orada o şehir, asla sırtından bıçaklamayacak eski bir dost gibi seni bekliyor. Onun kucağı öyle tatlı geliyor ki, oh yatayım da beni okşasın, sırtımı sıvazlasın, şöyle iki tatlı sözle gönlümü alsın istiyorsun.

İnsanın kafası dağılıyor, öteki şehirde şöyle bir ferahlayıp sonra beriki şehre geri dönüyor. Oradayken burayı, buradayken orayı özlüyor. Hatta bu şehirlere bazen üçüncü, dördüncü, beşinci bir şehir daha ekleniyor. Uçuş hatları çoğalıyor. Bazen yurt dışındaki bir şehir de olabiliyor bu. Bu tip kısa seyahatlerde bir tek kitaplarımı yanımda taşıyorum, bir de yazmak için dizüstü bilgisayarımı. O bilgisayarı X-ray'den geçerken illa temiz çantasından çıkarttırıp o lağımdan hallice (evet, bilimsel araştırmalara göre, tuvaletlerden daha çok mikrop varmış o kutularda!) kutulara tek başına koyduruyorlar, çünkü koydurmazsalar olmaz! Ah, bir de düşüncelerimi tabii. Yani bir de onları yanımda taşıyorum. Onlar her yere benimle birlikte geliyorlar. Düşünürken düşünürken ve diğer yolcuların hikayeleri hakkında kafamdan tahminler yürütürken, zaman geçiyor ve bir de bakmışım ki, uçak tanıdık bir şehre çoktan inmiş bile. Bu arada ille de uçak yolculuğu değil kastettiğim; araba, otobüs, tren de olabilir pekala.

Kitap ayracı koleksiyonumun küçük bir bölümü... 

Ocak ayını sevmedim. Neresinden bakarsan bak, sevmedim. Hangimiz sevdik ki? Dünyanın hali de ortada. Dolayısıyla ben Ocak'ı 2020'nin bir demo sürümü kabul ederek, yeni yılı Şubat’tan başlatmak istiyorum. Hazır bugün de 1 Şubat. Olur, di mi?

Hele şu koronavirüs. Baya ciddi. O ünlü kitabın adını "Koronavirüs Günlerinde Aşk" olarak değiştiriyorum. Bu virüs yüzünden hepimiz Galip Derviş gibi olacağız, demedi demeyin. Ülke ve dünya kıyamet sonrası filmlerine döndü, dönüyor... Bir de niye korona virüsü değil de koronavirüs, onu da anlamadım. İngilizceden direkt çevirince öyle oluyor diye, basın bu adı kullanıyor. Bu virüs başımıza ciddi anlamda bela olacak gibi hissediyorum. Umarım yanılırım. 

Geçen, İstanbul'da olduğum akşamlardan birinde, Bennu Abla ile (Bennu Yıldırımlar) bir tiyatroya gittik. Onun tiyatronun kapısından çıkarken gördüğü taksiye adeta bir Fransız filminden fırlamışçasına "Taksi!" diye elini zarifçe kaldırıp seslendiği sahneyi asla unutmayacağım. Epey güldük sonrasında. Ve benimle ilgili söylediği güzel sözleri de... Duymam gerekenleri duydum. (Yarın da Başka Sinema'dan bir filme gidiyoruz. Bal Ülkesi adlı bir belgesel.) 

Neyse konu dağılmasın, Trabzon'dan birkaç doğa fotoğrafı paylaşayım da gözümüz gönlümüz açılsın... 


İnsan, bir ressamın paletinden çıkmış tablo gibi bu manzaraların gerçek olduğuna inanamıyor. Hala kar yağmamış olsa da (gerçi bu fotoğraflar, Aralık ayının sonundaki gidişimden; şu an Trabzon'da yükseklere kar yağdı, ama o zaman inanılmaz ılık bir hava vardı), sonbahar-kış geçişindeki doğanın renkleri muazzam. 


Sık sık telefon değiştiren insanlardan biri asla değilim. Zaten tüketim çılgınlığını ne kadar gereksiz bulduğumu siz biliyorsunuz. Ancak, 1.5 yıl önce aldığım telefonum yere düşüp ekranı kırılınca ve düzelmeyince, üzüle üzüle yeni bir telefon almam gerekti. Yine Samsung aldım. Samsung'dan vazgeçmiyoruz efendim. Bu açıklamayı yapıyorum çünkü bu fotoğrafı da yeni telefonumun değişik objektifiyle çektim. Ondan böyle değişik bir fotoğraf oldu. 


Doğa yerinde, her şey yolunda...


Bu fotoğraftaki odunların sıcaklığına ise bayıldım, resmen oduncu olasım geldi. 

Peki şimdi gelelim, aklınızdaki o soruyu yanıtlamaya: Bu fotoğrafları Trabzon'un neresinde çektim? Elbette şehir merkezinde değil. Şehir merkezi İstanbul'dan farksız olan Trabzon'da bile doğayla buluşmak için dağlara doğru yolculuk yapmanız gerekiyor. Fotoğraflar, Trabzon'un Maçka ilçesindeki bir köyden... Bozbalık Üçlemesi'ni yazarken bana ilham veren bu nefis yere aşık olduğum doğrudur. 

Hani geçtiğimiz Haziran ayında (yarım yıl önce!), üçlemenin ikinci kitabının çıkacağını şu yazımda paylaşmıştım. İşte orada da bu Maçka'da çekildiğim fotoğrafları kullanmıştım. İkinci kitabımın çıkması şu an için biraz hayal oldu... Yayıncılık sektörü son birkaç yıldır çok kötü bir dönemden geçiyor ve yazdıklarımla ilgilenen yayınevleri bile (ki bunlardan bazıları büyük-güçlü yayınevleri) bir üçleme basmak istemiyor (malum, Bozbalık "Üçlemesi"). Adındaki "üçleme" kelimesi bile onları ürpertmeye yetiyor. Bunu bir risk olarak görüyorlar. Benden tek kitaplık bir roman bekliyorlar, elbette tek kitap olarak yazdığım/yazmakta olduğum romanlar da var ancak benim önceliğim ve isteğim, Bozbalık Üçlemesi'nin okurla buluşması. Yani Ters Düz'ün devamı, kitabı parayla bastırmadığım sürece çıkacak gibi görünmüyor. Ki böyle bir şeye de gerek var mı bilmiyorum.

Az çok yıllardan beri şahsi tecrübe ve gözlemlerimden anladığım kadarıyla durum şu: Bu ülkede oyuncu olmak isteseydim elli defa olmuştum, yazar olmak istediğim için yazar olamıyorum? Ya da yazar olmanın ön şartının şarkıcı, oyuncu, magazin figürü, sosyal medya fenomeni olmakta arandığı bu zaman diliminde yaşamak benim suçum mu?

Sözlüklere bu kelimeyi eklemek istiyorum: "Tupturuncu"!

Merak edenleriniz için söyleyeyim; bu yazıyı İstanbul'dan yazıyorum. Ben İstanbul'da yaşıyorum, ancak bazen hafta sonlarında veya çeşitli fırsatlarda Trabzon'a kaçıyorum. Bu arada, 20'lik dişlerimin çekilmesi gerektiğini öğrendim (ve bu pek hoşuma gitmedi). Aslında ağrı sızı yok ama çekilmesi gerekiyormuş. Dişini çektiren varsa, yorumlarda tecrübelerini alabilirim. Bu işlemi de büyük ihtimalle Trabzon'a gidip yaptıracağım.

Şimdilik havadisler kısaca böyle... Her zamanki gibi upuzun bir yazı oldu ve beni buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederim. Gündelik hayatıma, kitap/dizi-film/yemek tavsiyelerime blog'u beklemeden daha detaylı ve yakından tanık olmak için, beni instagram'da story'lerden de takipte kalabilirsiniz. Sevgiyle kalın!  

Sosyal medya hesaplarıma göz atmak isterseniz:

Diziler, Filmler... Ne İzlesek?

The Shards 80'ler modası Instagram üstünden pazarlanırken ve insanlar da gönüllü üreticiler olarak 80'ler fotoğraflarını keyifle pa...