YENİ YIL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YENİ YIL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ocak 2026 Pazartesi

2026. Ve hala blog'larımızdayız.

2026.

Yepyeni bir yıl.

2009'dan beri blog yazdığımı düşünecek olursak, 20. yılıma doğru gidiyorum. Hadi bakalım. 

Buralar bizim sanal günlüklerimiz. Blog'larla başlayıp, sonradan daha pratik olduğu ve daha çok kişiye ulaşma imkanı olduğu için, takip edilme, takipçilerle dolup taşma arzusuyla instagram'a, twitter'a gidenler, blog'larını terk edenler oldu. 

Bizlerse hala buradayız. 

Elbette artık o eski okunmalarımız, yorumlaşmalarımız yok. Çok çok azaldık. 

Ama zaten buradaki birinci amacımızın da yazmak, kaydetmek olduğunu düşünüyorum ben. 

"Fenomen" ya da "influencer" olmak için blog yazan kimse olamaz.

İşte bizler, bu blog yazmayı sevenler olarak, blogspot'lar kapatılana, internet çökene kadar yazılarımızı uzay boşluğuna bırakmaya devam edeceğiz gibi görünüyor. 

Acaba yıllar yıllar sonra, benim şu an odamda, camdan düşen kar tanelerini seyredip çayımı yudumlarken yazdığım bu yazıyı kim okuyacak? Ya da, "aradığınız yazıya ulaşılamıyor" yazısı mı çıkacak ekranlarda?

Blog'larımızın geleceğe kalacağının bir garantisi olmadığını bir kez daha vurgulayayım.

Gmail kapanabilir, Blogspot kapanabilir. Veya kapatılabilir.

X hesabım kapatıldı mesela. 2014'ten beri Twitter'daydım. Bu yıl (pardon, 2025 demem gerek) eylül ayında bir gün hesabıma girdiğimde, profilimin bomboş olduğunu gördüm. "Hesabınız askıya alındı" diye hiç anlam veremediğim bir şey yazıyordu. İtiraz ettim, cevap bile vermediler. 2 ayım bekleyişle geçti. 2 ay sonra, hesap yine bana hiçbir açıklama yapılmadan tamamen kapatıldı. Hiçbir neden, gerekçe yok. Zaten hesapta da kitaplar ve gezi fotoğrafları dışında hiçbir şey paylaşmadığım için, hani başka türlü bir sebebi de olamaz. X tamamen keyfi olarak sayfamı kapatmış. Sonra şikayetvar gibi sitelere baktım, herkes, sıradan vatandaş, bu dertten muzdarip. Neredeyse 10 bin takipçim olan Twitter hesabım birdenbire kapatıldı ve yıllar boyunca yazdığım, biriktirdiğim her şey yok oldu gitti. O yüzden diyorum, bu yazılarımıza da bir gün ulaşamayabiliriz...

Ama o güne kadar buralardayız.

***

Astrolojik öngörüler/tahminler her sene bize umut veriyor, öyle değil mi? Hangi burçsak, "bu yıl bizim yılımız olacak!" diye motive oluyoruz (nedense her burç kazançlı çıkıyor bu işten, hiç negatif bir burç yorumu alan olmuyor, çaktırmayın, maksat herkes mutlu olsun). Umutlanmaya, bir yerinden hayata tutunmaya o kadar ihtiyacımız var ki, burçlardan medet umuyoruz, ne yapalım... Hiç değilse onlar bize genelde hep güzel şeyler söylüyor. 

Geçmiş yılların burç tahminlerini okuyorum. Mesela 2023'te benim burcum hakkında söylenenleri yaşadım mı? Hayır. 2017'de yaşadım mı? Hayır. Yine de fala inanma falsız kalma hesabı, seviyorum burç tahminlerime bakmayı... Burçların genel özelliklerinin gezegen hareketleriyle ilgili olduğu gibi bir gerçeklik de var aslında, ama günlük tahminler falan pek de tutmuyor. Tutacak gibi de değil. Şimdilerde okuduğum, Olga Tokarczuk'un Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde romanındaki Janina karakterinin astrolojiyle ve gökte neler olduğuyla ilgilenmesi de yazıyı yazdığım zamana denk geldi. 

Neyse, 2026 yılı burç tahminlerimi okuyunca bu yıl da yine benim yılım olacak, onu anladım.

Hepimiz, daha doğrusu kalbi iyi niyetlerle, güzelliklerle dolu olanlarımız, güzelliklerle karşılaşalım bu yıl.

Bu çabuk çabuk yazdığım yazı da böylece 2026'nın ilk blog yazısı oluverdi.

instagram.com/ofluoglumert

instagram.com/mertinkitapkulubu

En son çıkan romanımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

Kitabı sesli kitap olarak dinlemek için: https://www.storytel.com/benim-kucuk-saheserim

3 Ocak 2025 Cuma

2025'in ilk yazısından ve iklim krizinden herkese merhaba!

Merhaba!

Göz açıp kapayıncaya dek bitirdiğimiz 2024 artık tarihin tozlu sayfalarındaki yerini aldı ve 2025 yılı başladı. Şurası kesin ki bu yıl da hemencecik bitiverecek ve bir de bakacağız ki 2026'ya geri sayım yapıyoruz. Bari hem kişisel hayatlarımızda hem ülke olarak hem de dünyaca iyi şeyler yaşasak bu yıl...

Yeni yılın daha ilk günlerinden kimsenin içini karartmak istemem ancak (şirketin son anda zorunlu olarak verdiği iki günlük yılbaşı tatili sebebiyle bir son dakika uçak bileti alarak gittiğim memleketim) Trabzon'dan İstanbul'a dönerken uçakta cam kenarında oturdum ve Karadeniz'in en yüksek dağlarının, en ulaşılmaz zirvelerinin bile kupkuru oluşunu yolculuk boyunca endişeyle izledim.

On yıl öncesine dek bu mevsimde uçaktan baktığımda aşağıda bembeyaz bir manzara görürdüm, şimdiyse her yer kurak bir kahverengi; dağlarda karın çok az olması ve hatta hiç olmaması iklim krizine dair en çarpıcı tablo değilse ne? (Kitap kulübümün blog gibi kullanmaya başladığım instagram sayfasında videosunu paylaştım.)

Gezegenimizin, ülkemizin günden güne giderek kuraklaşıyor olması karşısında hepimiz elimizden geldiğince bir şeyler yapmalıyız. Mesela bence işe, belki dolaylı da olsa çevreyi korumak adına, her gün olmazsa olmazımızmış gibi şu zincir kahvecilere giderek plastik bardak çöp dağlarının üretilmesine neden olmayı ve gerekli gereksiz her şeyi adresimize sipariş vererek kargo paketi ve ambalaj çöpleri üretmeyi azaltarak başlayabiliriz. Yanımızda sürekli aynı poşeti ya da bez çantayı taşıyarak her alışverişte lüzumsuzca poşet almaya son verebiliriz. Düşününce, yapabileceğimiz küçük ama etkili çok şey var aslında. Yeter ki yaşadığımız bu gezegeni bencilce tüketmeyelim. Onu umursayalım. Çünkü evimizi umursamalıyız.

Herkese mutlu bir yıl dilerim...

Mert'in ek notu: 2024'le ilgili hepimizi üzen bir ayrılık hakkında yazmadan olmaz... Sibirya’da üreyen ve Akdeniz çevresinde kışlayan ince gagalı kervançulluğu, nesli tükenen kuş olarak resmen kabul edilerek tarihe geçti. En son 1995 yılında Fas’ta gözlemlenerek “nesli kritik” (CR) kategorisine alınan türün uzun zamandır görülmemiş olması sebebiyle statüsü “soyu tükenmiş” (EX) olarak güncellendi. İnce gagalı kervançulluğu, Türkiye’nin de içinde bulunduğu Batı Palearktik bölgesinin ana karasında bulunan türlerden soyu tükenmiş kategorisine alınan ilk tür oldu. İklim krizinin ciddiyeti ve canlıların doğal habitatlarının korunması gerektiğine dair sadece bu tür kaybına bakarak bile çıkarmamız gereken çok önemli dersler var.


Bu arada, Benim Küçük Şaheserim'e Trabzon'da D&R raflarında bu şekilde rastladım. Trabzonlu bir yazar olarak kitabımı kendi memleketimde böyle görmek sevindirdi. Genelde rafların arasında oluyor, kimsenin de kitaptan haberi olmuyor (hatta her kitapçıda bulunamıyor bile). En iyisi Remzi Kitabevi mağazalarından veya Trendyol, Hepsiburada, Amazon gibi sitelerden edinmek. Her kitabın okuyucusuyla buluşması dileğiyle...

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

En son çıkan kitabımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

30 Aralık 2021 Perşembe

PERA PALACE'TA BEŞ ÇAYI: HOŞ GELDİN 2022!


Döner kapıdan içeri girdiğiniz anda geçmişin ihtişamı ve nostaljisi, geleceğin zamansızlığıyla harmanlanarak sizi sarıp sarmalıyor adeta. Yeni yıla kısa bir zaman kala, İlham Gencer'in piyano dinletisi eşliğindeki akşamüstü çayı için Pera Palace Hotel'deki yerimi alıyorum. Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere pek çok ünlü ve tarihi ismi ağırlayan bir otel olan Pera Palace, polisiyenin unutulmaz isimlerinden Agatha Christie ve Alfred Hitchcock'un konaklamasıyla da ayrı bir öneme sahip. Bir polisiye yazarı ve çay saati sevdalısı olarak burada bulunmasam olmazdı! Yeni kitabım Uçurum Zamanı ve Ters Düz'ü de alarak çay saatine arz-ı endam ettim... 

Peki hep duyduğumuz bu Pera Palace'ın tarihçesi nedir? Dünyaca ünlü Orient Express, 1888 yılında Paris-İstanbul seferini yapmaya başladığında, trendeki yolcuların İstanbul’da konaklayabilecekleri yüksek standartlara sahip lüks bir otel bulunmuyordu. Bunun üzerine 1892 yılında yapımına başlanan Pera Palace Hotel, 1895’te düzenlenen açılış balosuyla birlikte ilk misafirlerini ağırlamaya başladı. O günden bugüne bu büyük otel kimleri ağırlamadı ki? Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere İsmet İnönü'den Kral VIII. Edward'a, Kraliçe II. Elizabeth'ten Greta Garbo'ya, Ernest Hemingway'den Jacqueline Kennedy'ye, Agatha Christie'den Alfred Hitchcock'a pek çok ünlü ve tarihi ismin kaldığı bir otel burası.




98 yaşındaki piyanist İlham Gencer'in şen şakrak enerjisi, pembe ceketi ve melodileri eşliğinde sunulan akşamüstü çayı ve ikramlık lezzetler, Pera Palace'ta haftanın her günü saat 15-18 arasında Kubbeli Salon’da konuklarını bekliyor. Açık büfe, bu fotoğraflarda gördüğünüz yiyeceklerden ibaret. Açıkçası koskoca Pera Palace'ın çay saati büfesinde daha çeşitli ve orijinal lezzetler olabilirdi. Yani simit içinde kaşar peyniri de ne? Tabii hakkını yemeyelim, güzel kişler ve çörekler de vardı. Benim gittiğim geçen hafta 195 lira olan çay saatinin bugün itibariyle 290 lira olması şokunu atlatarak, satırlarıma devam ediyorum. 

Ben de yeni kitabım Uçurum Zamanı'nın tanıtımı için zamanında Agatha Christie'nin yaptığı gibi otele girdiğimde kaybolsam mı diye düşündüm, ama şöyle ağız tadıyla "sırra kadem basmanın" bile neredeyse imkansız olduğu günümüz sosyal medya dünyasında kayboluşum istenen etkiyi yaratmayabilir diye vazgeçtim. Hem kaybolmak da ne ki, hep birlikte var olalım, çok olalım. 2022 dilerim hepimiz için önce sevdiklerimizle birlikte bol sağlıklı, sonra doludizgin aşklı, ama ayaklarımızın yere bastığı, yine de hayaller kurmaktan hiç vazgeçmediğimiz şahane bir yıl olur. Herkes kendi hayat kitabının baş karakteri, bunu asla unutmayın!




2021'e girerken yazdığım blog yazım 
2020'ye girerken yazdığım blog yazım 
2019'a girerken yazdığım blog yazım

İlk kitabım Ters Düz'ü satın almak için
Yeni kitabım Uçurum Zamanı'nı satın almak için 


Bu da, bu yazının ve yılın şarkısı olsun! (Kulüp dizi müziği)

31 Aralık 2019 Salı

ESKİYEN YILIN ARDINDAN, YENİ YILIN KAPISINDAN...

Aşk, ilişkiler, insanlık, sosyal medya, teknoloji, 2020'ye adım atmak üzereyken dünyanın halet-i ruhiyesi... Ve olmazsa olmaz yeni yıl dilekleri...

Ayraç koleksiyonumdan bir kesiti bu yazıya fon yaptım.

Daha dün gelmişti 2019... Biz daha ara sıcaklarını bekliyorduk ki, baş şefin gelip "Tatlınızı da bitirdiyseniz, sizi şu kapıdan uğurlayalım" demesi gibi takvimler 31 Aralık'ı gösteriverdi. İşte, 2020 geldi. Yeni bir sayı. 2-0-2-0. 2020. "Vay canına".
Öyle pek uzay çağı gibi değil, ilginç icatların ve uçan arabaların yapıldığı, Mars'ta evlerin inşa edildiği de yok. Tekerleğin ya da radyonun icadı gibi çığır açacak hiçbir şey yok –tabii internet var, o da elle tutulmuyor ki. Kafamızı telefon ekranına gömdük, habire aplikasyon geliştirip duruyoruz da, bana öyle geliyor ki sanki bir parça yerimizde sayıyoruz, bilmem siz ne dersiniz? Zaten bence ileride, radyasyonun zararlı etkileri anlaşılacağı için insanlık veya en azından insanlığın ciddi bir kısmı, ilkel yöntemlere geri dönecek. Televizyon, telefon, bilgisayar veya herhangi başka bir elektronik sistem bulundurmak ve kullanmak yasaklanacak ya da belki hoş karşılanmayacak, ayıplanacak; düşünsenize, böyle bir dünya ne ilginç olurdu! "Eski çağlarda" insanların kullandığı sosyal medya, özellikle de "instagram" denen şey, gelecekteki insanlar için hayret ve şaşkınlık sebebi olacak. Bir neslin kendini bu kadar anlamsız bir şey için heba etmiş ve "selfie" adı verilen yakından çekilmiş ölü surat fotoğraflarının hala internette (uzay boşluğunda, diyelim) dolaşıyor olması, asla anlaşılamayacak. Öte yandan hiç icat yapılmamış olan yıllarda insanların kendilerini aslında var olmayan ve dokunulamayan, tadılamayan, işitilemeyen, adına da internet denen bir sistem için paralayıp durması, "geçmiş çağların" karanlık gizemlerinden sadece biri olarak kalacak. (Gelecekte böyle bir dünyada geçen kısa bir bilim kurgu öyküsü de yazmıştım, bilgisayarımda duruyor).


Neyse, ne diyorduk, 2020. Tüm hızıyla geçip gitmesine seyirci kalacağımız, nasıl bittiğini anlamayacağımız, çabucak eskiteceğimiz yepyeni bir yıl daha. Yok yok, ne eskimesi yahu! Daha gelmeden ne bu düşünceler? Yeni alınmış son model bir telefon, bir ev, bir araba kadar umut dolu bekliyoruz 2020'nin gelişini, daha dur.

Bunun altına "2019'dan kaçmaya çalışırken ben." yazacağımı sanıyorsanız, çok yanılıyorsunuz.

Artistlik olsun diye hiç "Bu yıl çok kötü geçti", "2019’da ben (yerde yatan obez kedi fotosu). Temsili." falan diye paylaşmayacağım. Gayet de iyi geçti bu yıl. Hatta baya iyi geçti. İstediğim pek çok şey oldu. Yani bunların büyük bir kısmı istemeden oldu. Beni acayip sevindiren, heyecanlandıran harika olaylar, karşılaşmalar, buluşmalar, tanışıklıklar, dostluklar... Kendi adıma başarı dolu bir yıl geçirdiğimi söyleyebilirim (Bir insanın "Ben başarılıyım" demesi ukalalık sınıfına girer mi acaba? "Ben akıllıyım" demedikten sonra, bir yıl değerlendirme yazısında kişinin yılın geneline baktığında “başarılı bir yıl geçirdiğini” söylemesinin bir sakıncası olmaz sanırım.) Hayallerimden bazıları oldu. Birkaçı da olmadı, hatta en çok istediğim şey yine olmadı, ama olsun(du). Şimdi tek tek yazmayacağım ne olup ne bitti diye, aslında her yıl olduğu gibi bu yıl da en güzel blog’um tuttu arşivimi, duygularımın düşüncelerimin arşivini. Zaten neleri kastettiğimi sıkı okurlarım biliyordur, anlıyordur.

Her paragrafta yeni bir konuya geçtiğim bu yazı biraz karışık olmuş gibi olacak ama, yazımda bir teşekküre yer vermeden geçmek istemiyorum. Bildiğiniz gibi 2019, blog’umun da 10. yaşını kutladığım yıl oldu. 2009'dan beri tam 10 yıldır, düzenli olarak blog'uma yazılar yazıyorum. Zaman içinde pek çok okurum, takipçim, yorumcum oldu –yani sizler. Bir önceki uzun yazıma ("Yazmak üzerine") gelen detaylı, zeki ve gülümseten yorumlarınız karşısında hayran hayran bakakaldım, nasıl sevindim! Sadece o yazım için değil, genel olarak blog’um ve yazılarımın aldığı geri dönüşler için konuşuyorum. Upuzun bir yazının okunup yine upuzun bir şekilde yorumlanmasına, günümüzün "sosyal medya" şartlarında pek rastlanmıyor. Bu nedenle çok mutlu olduğumu söylemek isterim. Sadece benim okurlarım-takipçilerim olan sizler için de söylemiyorum bunu. Zaten her defasında söylediğim bir şey var: Blog'ların okur kitlesi çok başka. Sosyal medyanın aksine, uzun yazıları okuyan, yazıp düşünmeye önem veren insanlar var burada. Buradaki tek bir yorum bile benim için çok kıymetli. Zahmet edip uzun bir yazıyı okuyup bir de o yazıya yorum yazmak, blog dünyasında çok şey ifade ediyor. Tabii büyük çoğunluk, yazıları sessiz sedasız okuyanlar. Onların da varlıklarını hissediyorum. Bazen öyle birkaç mail ve mesaj kutuma mesaj da geldiği de olur. "Seni/sizi bunca zamandır takip ediyorum, hiç yorum yapmadım, ama şu yazın/ız beni yorum yapmak için harekete geçirdi..." diye başlayıp, uzun uzun iç döken o yorumlar, mesajlar...

"Yazmak üzerine" adlı yazımın bahsini biraz da şu yüzden açtım: Tabii ki hiçbirinizi tanımadığım gibi onu da tanımıyorum, ama sanırım yaşı da bir hayli genç olan İrem'in, –yani benden de genç demek istiyorum– yazdığı şey beni çok sevindirdi: "Ben de ilk kitabımı yazmaya başladım. Özellikle de siz örnek aldığım kişilerden birisiniz." Birilerine ilham olabilmek, örnek olabilmek ne kıymetli, ne mutluluk verici bir şey... Umarım bir gün daha fazla kişiye ulaşıp örnek olabilirim... Yeni yılda da ben sırf yazı yazmayı sevdiğim için buralarda olmaya, aklıma geleni, kafamdan geçeni yazmaya devam edeceğim...

Bu yıl yine cazdan popa, güzel şarkılar dinledim, pek çok yabancı şarkıcı keşfettim. Belki 750-800 tane yeni kitap aldım, eve yeni bir (hatta belki iki) kitaplık yaptırmak şart oldu. Kitaplıklarımdan taşan kitaplar odaların çeşitli köşelerinde kuleler gibi yükseldi. Toplam 120 civarında kitap okudum; aşağı yukarı bir ayda 10 kitap. E benim AVM AVM kıyafet mağazası gezeyim, yok üç tane bot, beş tane mont alayım merakım yoktur, alırım tabii, temiz ve şık giyinmeyi severim de, ama yani genelde severek yapmam bu alışverişleri. Böyle kitaptı, kırtasiye ürünüydü, ev dekorasyonuydu, daha çok severim. Olan paramı gene onlara harcarım. Ha seyahat etmeyi de çok severim, fırsat buldukça gezerim ama tabii Euro'nun dışı da içi de sizi bizi yakar. Güzel ve lezzetli yemeklere de bayılırım, hoş bayılmayan da yoktur diye düşünüyorum.


Evet, ne diyorduk? 2020. Uçan arabalar, komşunun evine yahut dünyanın bir ucuna ışınlanmalar hala yok ama 2020 diye bir yıla geldik işte. 2000'ler, 2010'lar bitti, yarından itibaren 2020'ler başlayacak. Aman sanki ne olacak; faturalar pahalı, yaşamak pahalı, her şey pahalı, pazarda satılan muz bile artık pahalı. Yiyeceklere şüpheyle yaklaşıyoruz. Paket gıdalar kötü diyoruz ama organik olduğu öne sürülen şeylerden de artık emin olamıyoruz. Diş fırçaları, şampuanlar, sabunlar, aklımıza gelen gelmeyen her şeyin içinde zehir var. Sülfatlı şampuanlar saçlarımızda, titanyum dioksit diş macunlarımızda, deterjanlarımızda, hatta leblebi ve sakızlarda bile kol geziyor. E ne yapalım? Yalan Dünya’daki Vasfiye Teyze ses tonuyla: "Çekecez, mecbuuuuur." Biz de böyle bir zaman dilimine denk gelmişiz. Kötü zamanlardan geçiyoruz. Yani belki 500 veya 1807 yılında yaşayanlar için de "eskiden her şey çok daha güzeldi" ve "şimdiki zaman çok berbat", ama ne yapalım, bu 2019'da da öyle olmadığı anlamına gelmiyor. Sadece ülke olarak da değil, dünya olarak da bir garibiz. Siyaset, ekonomi, toplum, doğa olayları, her şey olumsuz. Hadi diyelim dış dünyada olup biten her şeye kulaklarımızı tıkamayı, gözümüzü yummayı başardık, bireysel olarak kendi dünyamızda da işler yolunda mı sanki? Kime güveneceğimizi bilmiyoruz. Bilmiyorum teknoloji mi veya teknolojiyle gelen gösteriş merakı mı, ama bir şeyler bizden samimiyeti ve güvenilirliği çaldı. Aşk yaşayacak doğru düzgün, derinlikli insan bulamamaktan bile yakınır hale geldik (herkesin bunu dert edindiği yok tabii). Evet, o insan mutlaka bir yerlerde var, belki köşe başında, belki bulunduğumuz yerden bin kilometre uzakta, ama nerede, nasıl karşılaşacaksın ki onunla? Hem de tek yaptığın saatlerini boş boş sosyal medyada geçirmekken! Filmlerdeki gibi koridorda çarpışıp kitaplarını devirdiğin kız sana "Merhaba, tanışalım mı?" değil, "Önüne baksana, öküz!" diyecek (çok affedersiniz, o kız adına sizden özür diliyorum). Ki zaten koridorda (hangi koridorsa o) kitap taşıyan birileriyle çarpışma ihtimalin de pek kalmadı.


Her şeyde olduğu gibi, ilişkilerde de bir yapaylık var. Yeni yılda 1-3-5 günlük, sığ, hiçbir derinliği olmayan, söz gelimi tanışır tanışmaz "instagram’da beni eklesene" türü arkadaşlıklara kapılarımı tamamen kapatıyorum. Zaten hep kapalıdır benim geçici ve yüzeysel ilişkilere kapılarım, ama bu sefer kilidi de değiştiriyorum, çünkü çok zorlayanlara açıyordum o kapıyı. Bazı kızlar; çok yüzeyselsiniz. Karakterleriniz beş para etmez. Genel kültürünüz yok. Tek bildiğiniz şey son çıkan iPhone modeli ve doğru selfie'yi hangi açıdan çekilmeniz gerektiği. Bir de dibi gelmiş saçlarınıza yaptığınız saç boyası. Zariflikten uzaksınız. İstediğiniz kadar güzel olun. Ruhunuz boş ya, işte en çok da bu yüzden bence acayip iticisiniz. Bazı erkekler; tek bildiğiniz şey spor salonuna gidip "daha, daha ve daha çok kas" çalışmak. Bir de metal kolye modası çıktı şimdi, onu boynuna asmayanı dövüyorlarmış gibi. Ayrıca hepinizin oyuncu olması gerekmiyor. Biraz kendinizi geliştirin, hobi falan edinin. Hep ve hep kızlara değil, azıcık da sanata yönelin mesela.
Bazen bir kız ne kadar güzel, bir erkek ne kadar yakışıklı olursa olsun, "o kişinin" dışı hiçbir şeye yaramaz, çünkü içinde kalp yoktur. Zarafet, ruhsal güzellik ve dünya algısı... Asıl önemli olan budur. İşte günümüzdeki insanlık (elbette genel olarak konuşuyorum) bunu kaybettiği için, ilişkiler kaybediyor, ilişkilerde kaybediliyor. Neyse ki benim çevremde, benden yaşça büyük de olsa örnek alabileceğim bu tarz kaliteli, zarif ve romantik ilişkiler var. Ama onlara baktıkça da aklıma şu soru geliyor: Ben böyle bir aşk bulabilecek miyim? Ya da önümde böylesine iyi örnekler varken, bulduğum beni ruhsal açıdan ne kadar tatmin edecek? Dahası, edebilecek mi?

Bilemiyorum...

Hangimiz bilebiliyoruz ki?

Hayat devam ediyor.

Gene de 2020'den umutluyuz (boşa çıktı).

Yok yok, boşa çıkmasın.

Samimi, içten insanların yolları kesişsin, onlar birbirini bulsun.

Hayatlarımızda hep kalıcı dostluklar ve güvenilir aşklar olsun.

Olsun ya.

Olacak!

Du' bakalım.


Sosyal medya hesaplarıma göz atmak isterseniz:

21 Kasım 2019 Perşembe

HOŞ GELDİN 25 YAŞIM!


Hoş geldin 25 yaşım. Bol üretimli, yazmalı çizmeli, kafamda arı gibi vızıldayarak dönen düşüncelerin sesini dinlediğim ve hayal gücümün çocukluktan bu yana eksilmediği, aksine artarak genişlediği dolu dolu 24 yıl yaşadığım için çok mutluyum.

Bundan sonraki yıllarımı da yine yazarak ve kitap karakterleriyle dertleşerek, sevdiklerimle geçirmek istiyorum. Daha fazla seyahat edeceğimi, yeni maceralara açılacağımı da biliyorum. 

Hayallerim için birkaç yaş geriden geliyorum sanki ama gene de fena bir yıl olmadı gibi –Desem de inanmayın, baya sürprizli ve hiç unutulmayacak bir yaştı, bana harika insanlar ve olaylar kattı (ve bazılarını burada yazamadığım için ne kadar üzüldüğümü bir ben bilirim!). 😊😉 

Özetle; iyi ki doğdum.

Blog'um Kafa Dergi'nin 10. yaşı, Ters Düz'ün 4. yaşı, yazdığım ama henüz yayımlanmamış kitaplarımın ve kafamda çoktan yazıp bitirdiğim kitaplarımın doğum günleri de -şimdiden- kutlu olsun

Ve hissediyorum: 25 çok çılgın olacak! 

Not 1: Bir türlü gelmeyen soğuk havaları, geçen yıldan bir Prag fotoğrafıyla ben getireyim bari dedim. Havalar bir Kasım ayı için endişe edecek derecede sıcak geçmiyor mu? 

Not 2: E bu da şarkı olsun madem. 

Beni sosyal medyada da takip etmek isterseniz:
instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert

3 Ocak 2019 Perşembe

YENİ YILIN İLK YAZISI




Yeni yıl geldi...

Blog'lara bir "yeni yılın ilk yazısı" yazmadan olmaz.

2019'da, blog hayatımın 10. yılına girmiş olacağım.

10 yıl!

Geriye dönüp bakıyorum da, ne çok şey yazmışım...

Bu beni çok mutlu ediyor...

Yine her konudaki fikirlerimle dolduracağım buraları...

Artık Atlas Global'in Glober dergisinde de yazıyorum. Hatta ilk sayım çıktı, basılmış halini dün aldım ben de elime, ona da bir sonraki yazımda değineceğim.

Bu yazıda sizlere başka bir konudan bahsetmek istiyorum.

Geçenlerde mail kutuma bir bülten düştü.

"Alışveriş merkezleri bizi hasa mı ediyor?" diye.

Ediyor tabii, diye yanıt verdim içimden.

Buz gibi İsveç'te 6 ay yaşayıp bir nezle bile olmadan döndüm, biliyorsunuz bunu. 

İsveç'e veda yazısı yazarken aynen şöyle demiştim: "Buraya gelirken "Orası İsveç, illa hasta olurum" diye bavulumu bir sürü ilaçla doldurmuştum, ama ne oldu biliyor musunuz? Bir tanesini bile kullanmadım. Çünkü 5 ay boyunca tek bir kere bile hasta olmadım. Evet, inanması güç: Dünyanın belki en soğuk ülkesine geldim, göllerin nehirlerin aylarca buz tuttuğunu gördüm ama bir nezle bile olmadan dönüyorum. Bunu da son ana kadar söylemedim ki belki hasta olurum diye ama artık geri dönüş günüm geldi çattı o yüzden şimdi rahatlıkla söylüyorum! Demek ki neymiş, hasta olmak soğuk havayla alakalı değilmiş. Bizi yaşadığımız şehirlerin stresi, binaları, gökdelenleri, AVM'leri hasta ediyormuş. Oysa İsveç'te hayat parklarda, ağaçlar arasında, yeşillikler içinde, güler yüzle geçiyor. İnsanlar sokakta birbirlerini selamlıyor. Hasta da olmuyorlar." 

Ama İstanbul’da her kış hastayım.

Herkes hasta!

Öyle belli bir adı da yok hastalığımızın.

Burun akıntısı, hapşırma, boğaz ağrısı, öksürük, kulak tıkanıklığı...

Kısacası nezle-grip...

Tüm bunların suçlusuysa kapalı ve havasız alanlar!


Başlı başına bir işkence olan metrobüsler... Otobüsler... Havasız, sıkış tıkış toplu taşımalar... 

Öyle veya böyle yolumuzun düştüğü alışveriş merkezleri de aynı şekilde...

Pek çok yerde havalandırma sistemleri doğru düzgün çalışmıyor bile... 

Çalışanları da, temizlenmediği için oralarda yaşayan mikroplar nedeniyle, yarardan çok zarar getiriyor... 

İmkan olsa, toplu taşımaya binmeyeceğim!

Ama bir şekilde, onlara mecbur kalabiliyoruz. 

O sevmediğimiz, nefret ettiğimiz metrobüsü kullanmak zorunda kalabiliyoruz yani...

Oraya binen bir kişi bile hasta olsa, o sıkışıklıkta ve havasızlıkta anında yayılıyor. 

Üstelik ucuz da değil toplu taşıma. 

Hani ucuz olsa, uygun fiyatlı olsa, yine çekilir dert deyip bineceğiz...

Ama pahalı da...

Örneğin ilk binişte 2.60 TL basıyorsunuz. İstanbul'da bir yere tek vasıtayla gidilebildiği nerede görülmüş.

İkinci aktarmanızda da 1.85 TL alıyor sizden.

Etti 4.45 TL.

E bunun dönüşü de var. Günün sonunda, en iyi ihtimalle 9-10 lira çıkmış oluyor cebinizden.

Ben bu yeni yıla biraz hasta girdim...

Hala hastayım, düzelemedim.

Bunun sorumlusu da toplu taşımalardan, havasız ortamlardan başka bir şey değil! 

Bu sefer de böyle bir "yeni yılın ilk yazısı" olsun işte... 

instagram: @ofluoglumert

twitter: @ofluoglumert

facebook: @ofluoglumert

25 Aralık 2018 Salı

2018 YILININ EN ÇOK İLGİ ÇEKEN BLOG İÇERİKLERİ

Bir yılın daha sonuna gelirken, her yıl yaptığım gibi bu yıl da blog’um Kafa Dergi’de sene boyunca en çok ilgi çeken ya da tekrar paylaşmak istediğim içerikleri hatırlatmak istiyorum.

5 Ocak'ta yazdığım, "BENİM GİBİ CAZ SEVERLERE..." başlıklı yazımda, Amerikalı caz sanatçısı Ella Fitzgerald'ın şarkılarından bahsetmiştim.

8 Ocak'ta yayımladığım "YENİ YILDA YENİ DİZİLERDEN HANGİLERİ TUTACAK?"ta, yeni başlayan birkaç dizinin tutup tutmama ihtimali hakkında yazmıştım.


26 Ocak’ta yayımladığım “MÜREKKEP KOKUNU İÇİME ÇEKTİM - 11. BÖLÜM: KALP NARİN BİRYARATIKTIR”, 19 bölümlük bu mini hikaye serimi okuyanların merakla beklediği ve heyecanla karşıladığı bir bölüm olmuştu… Zira 11. bölümde Atlas-Irmak-Cem arasındaki aşk üçgeni akıllara durgunluk verecek bir gelişmeye sahne olmuş, Aslı'nın en yakın arkadaşı Irmak'tan bir anda uzaklaşmasıyla ilgili gerçek açığa çıkmış ve Atlas'ın sezon başından beri sakladığı büyük sır okurların bilgisine sunulmuştu. Kısacası hikayede yepyeni bir dönem başlamıştı. (Serinin büyük finali olan 19. bölümü 8 Eylül'de paylaştığımı da hatırlatayım.)

13 Şubat’ta yazdığım “ÇİZGİ ROMAN OKUR MUSUNUZ?” yazımda, Zagor, Çiko, Dylan Dog, Martin Mystere, Mister No, Julia ve daha nicelerinin kulağını çınlatmış, "Lütfen bu çizgi romanların devri bitmesin!" diye isyan etmiştim.


18 Şubat’taki "TELEVİZYONDA İZLEDİĞİM 7 PROGRAM!" yazımda, Kelime Oyunu’ndan TLC’deki ev-dekorasyon programlarına dek, sizlere dizilerden ve Survivor’dan (!) başka "Aaa, televizyonda böyle bir şey de mi varmış?" dedirtecek program ve kanal önerilerimi sıralamıştım.

1 Mart'taki "YENİ TELEFON & YENİ GÖZLÜK ALDIM!”da, adı üstünde yeni gözlüğüm ve telefonumdan bahsetmiştim.

14 Mart’taki “TRABZON NOTLARI”nda, Trabzon gezimden birkaç izlenim paylaşmıştım.

 

17 Mart'taki “KİTAP PROGRAMIM VE KİTAPLARIMLA İLGİLİ” başlıklı yazımda, kendimi spontane bir şekilde içinde bulduğum kitap programımdan bahsetmiştim. Bu, okuldaki bir projeydi aslında.

26 Mart'taki "YÜRÜYEN KENTLER SERİSİ: "BEN ONA RESMEN AŞIĞIM”da, çok sevdiğim Yürüyen Kentler serisinin Aralık 2018’de sinema filmi olarak vizyona gireceğini nasıl da heyecanla duyurmuştum! Gelin görün ki, o çok hevesle beklediğim sinema filmine şu an içimde bulunduğum yoğunluktan dolayı hala gidemedim ve film bu gidişle vizyondan kalkacak. Of... 

30 Mart’ta yazdığım “KEŞFEDİLMEMİŞ BİR ŞARKICI… BEN BULDUM!” yazımda, şarkıcı Bea Miller hakkında yazmıştım. Şarkılarının gayet güzel olmasına rağmen pek bilinmemesine şaşırmıştım. Youtube’daki en popüler şarkı klipleri yalnızca 2-3 milyon kez "tık"lanmış olmasıysa hayli ilginçti. Ama enteresan bir şekilde muazzam bir hayran kitlesi ve instagram'da daha şimdiden 1,5 milyon takipçisi vardı. Az önce tekrar baktım, hala 1,5 milyon. 

1 Nisan'daki “SONGÜL ÖDEN'LE KARŞILAŞTIM!” yazım, o gün Nişantaşı’nda Songül Öden’le karşılaşmam üzerine yazdığım bir yazı olarak blog tarihindeki yerini aldı…


19 Nisan 2018’de, detaylı müzik yazılarıma bir yenisini ekleyerek, “4 ALBÜM 4 SADE /ŞARKI TAVSİYELERİ” yazımı yazdım. O günlerde yeniden ve iyice bir takılmıştım geçmişten günümüze dek yaptığı albümlere... Smooth caz, soul ve R&B kraliçesinin, yaşayan efsanenin en çok sevdiğim 4 albümünden seçtiğim şarkıları yazmıştım.


3 Mayıs’ta, “TUHAF DERGİ'NİN YENİ SAYISINDA HİKAYEM VAR!” yazım, adı üstünde…Bundan beş yıl önce yazmış olduğum "O Esnada Yaşanan Diğer Şeyler" adlı kısa mı kısa, tuhaf mı tuhaf bir öyküydü bu...


6 Mayıs’ta, “PRAG GEZİ REHBERİ VOL. 1: NE YAPMALI, NERELERE GİTMELİ?” diye, Prag seyahatim dönüşü bir yazı yazmıştım. Caz kulüpleri, bohem yaşam tarzı, Franz Kafka’dan Nazım Hikmet’e, Atatürk’e sayısız ismin hatırası ve kafeleriyle, Avrupa’nın yükselen yıldızı. Caz melodilerinin arka fondan hiç eksik olmadığı bir şehir Prag. Ve bu yazı, hazırladığım Prag gezi rehberi yazı dizisinin sadece ilkiydi!


28 Mayıs’ta, “YASAK ELMA'DAN BİR ISIRIK ALAN BIRAKAMIYOR!” diye yazmıştım.

18 Mayıs’ta, “UFAK TEFEK CİNAYETLER: KİM ÖLECEK?” yazımla tahminleri başlatmıştım! Dizi sezon finali mi yapacak yoksa final mi olacak derken, sezon finali kararı almıştı. Ve o yazımda, “ikinci sezonda reyting listesinde gittikçe diplere düşüp yayından kaldırılma riskine girmektense, bu sezon tadında bitmesi daha iyi olabilirdi” diye yazmıştım… E aynen öyle oldu! Dizi, büyük umutlarla başladığı ikinci sezonuna, yayından kaldırılarak, alelacele yapılmış bir finalle son vermek zorunda kaldı. Ve yine tahmin ettiğim, o yazımda yazdığım gibi, sezon sonunda ölen kişi, bizi pek de şaşırtmayarak ve koca bir sezon boyunca boşuna mı bekledik biz dedirterek Edip Hoca oldu…

23 Mayıs’ta “MAYIS AYINDA HANGİ KİTAPLARI OKUDUM?” diye yazmıştım. 


1 Haziran'da "PRAG GEZİREHBERİ VOL. 3: GÜNÜBİRLİK KARLOVY VARY GEZİSİ" yazımda, Karlovy Vary turumdan notlarımı paylaşmıştım.


7 Temmuz'da, “NEDEN HALA AŞK-I MEMNU İZLİYORUZ? / GERÇEK BAŞROL HİKAYEDİR!” diye, finalinin üstünden kaç yıl geçmiş olursa olsun, hala neden Aşk-ı Memnu izlediğimizi yazmaya çalışmıştım. 


14 Temmuz'da, "1.LİKLE MEZUN OLDUM!" diye yazmıştım. Bölüm 1.si olarak ilk sıradan girdiğim üniversitemi, yine bölüm 1.si olarak yüksek onur derecesiyle tamamladım... Yazarlık, senaristlik, editörlük, dergicilik, gazetecilik, çizerlik, sosyal medyacılık ve televizyonculuk işleriniz itinayla yapılır!

10 Eylül'de geçip giden bir yaz ayını, "YAZ SONU..." diye yazmıştım.

25 Eylül'de "HANGİ DİZİ NASIL BAŞLADI?" diye, yine bir televizyon kritiği yapmıştım. Yeni sezonun başlamasıyla birlikte, dizilerin reyting savaşı da kaldığı yerden devam ediyordu. Yasak Elma'dan Ufak Tefek Cinayetler'e, İstanbullu Gelin'den Bir Zamanlar Çukurova'ya geçtiğimiz sezondan devam edenler ve yeni başlayanları yorumlamıştım. 

7 Kasım'da "PERŞEMBE AKŞAMLARI EKRANDA OLUP BİTENLER" diye, her akşam kanlı reyting savaşlarının yaşandığı ekranlarımızda, perşembe günleri özelinde yazmıştım. 

17 Kasım'da "ÇARPICI VETRAJİK BİR PERİ MASALI: RADYUM KIZLARI..." diye, bir tiyatro oyununu yazmıştım. 

21 Kasım'da "BUGÜN BENİMDOĞUM GÜNÜM!" diye, klasik doğum günü yazımı yazmıştım. 



26 Kasım'da "MÜSLÜM VSBOHEMIAN RHAPSODY: FİLM KARŞILAŞTIRMASI" yapmış; "damardan" girip gözyaşlarını sel eden Müslüm'le, gözyaşının kıyısından kıyısından dolaşan Bohemian Rhapsody'yi karşılaştırmıştım.



17 Aralık'ta, "DERGİ İÇİN İLK RÖPORTAJIMI BENNU YILDIRIMLAR'LA YAPTIM!" yazımla, Glober dergisinde yazı işleri müdürü olarak başladığımı duyurmuş oldum.

Yani yine seyahat, televizyon, kitap yorumları, hikaye serileri, güncel, deneme, sinema ve tiyatro yazıları yazdığım bir yıl oldu 2018. 

Ve sırada 2019 var...

Blog hayatımdaki 10. yılım olmuş olacak 2019...

Bakalım yeni yıl bizlere neler getirecek?

instagram: @ofluoglumert

twitter: @ofluoglumert

facebook: @ofluoglumert

Dünya Kupası ve Kariyer Mesajı

Kim demiş 40'lar başarı zirvesine oturmak için çok geç diye? Vozinha'nın cevabı sahadan geliyor. Başarı hikayeleri anlatılırken gene...