YENİ YIL YAZISI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
YENİ YIL YAZISI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ocak 2025 Cuma

2025'in ilk yazısından ve iklim krizinden herkese merhaba!

Merhaba!

Göz açıp kapayıncaya dek bitirdiğimiz 2024 artık tarihin tozlu sayfalarındaki yerini aldı ve 2025 yılı başladı. Şurası kesin ki bu yıl da hemencecik bitiverecek ve bir de bakacağız ki 2026'ya geri sayım yapıyoruz. Bari hem kişisel hayatlarımızda hem ülke olarak hem de dünyaca iyi şeyler yaşasak bu yıl...

Yeni yılın daha ilk günlerinden kimsenin içini karartmak istemem ancak (şirketin son anda zorunlu olarak verdiği iki günlük yılbaşı tatili sebebiyle bir son dakika uçak bileti alarak gittiğim memleketim) Trabzon'dan İstanbul'a dönerken uçakta cam kenarında oturdum ve Karadeniz'in en yüksek dağlarının, en ulaşılmaz zirvelerinin bile kupkuru oluşunu yolculuk boyunca endişeyle izledim.

On yıl öncesine dek bu mevsimde uçaktan baktığımda aşağıda bembeyaz bir manzara görürdüm, şimdiyse her yer kurak bir kahverengi; dağlarda karın çok az olması ve hatta hiç olmaması iklim krizine dair en çarpıcı tablo değilse ne? (Kitap kulübümün blog gibi kullanmaya başladığım instagram sayfasında videosunu paylaştım.)

Gezegenimizin, ülkemizin günden güne giderek kuraklaşıyor olması karşısında hepimiz elimizden geldiğince bir şeyler yapmalıyız. Mesela bence işe, belki dolaylı da olsa çevreyi korumak adına, her gün olmazsa olmazımızmış gibi şu zincir kahvecilere giderek plastik bardak çöp dağlarının üretilmesine neden olmayı ve gerekli gereksiz her şeyi adresimize sipariş vererek kargo paketi ve ambalaj çöpleri üretmeyi azaltarak başlayabiliriz. Yanımızda sürekli aynı poşeti ya da bez çantayı taşıyarak her alışverişte lüzumsuzca poşet almaya son verebiliriz. Düşününce, yapabileceğimiz küçük ama etkili çok şey var aslında. Yeter ki yaşadığımız bu gezegeni bencilce tüketmeyelim. Onu umursayalım. Çünkü evimizi umursamalıyız.

Herkese mutlu bir yıl dilerim...

Mert'in ek notu: 2024'le ilgili hepimizi üzen bir ayrılık hakkında yazmadan olmaz... Sibirya’da üreyen ve Akdeniz çevresinde kışlayan ince gagalı kervançulluğu, nesli tükenen kuş olarak resmen kabul edilerek tarihe geçti. En son 1995 yılında Fas’ta gözlemlenerek “nesli kritik” (CR) kategorisine alınan türün uzun zamandır görülmemiş olması sebebiyle statüsü “soyu tükenmiş” (EX) olarak güncellendi. İnce gagalı kervançulluğu, Türkiye’nin de içinde bulunduğu Batı Palearktik bölgesinin ana karasında bulunan türlerden soyu tükenmiş kategorisine alınan ilk tür oldu. İklim krizinin ciddiyeti ve canlıların doğal habitatlarının korunması gerektiğine dair sadece bu tür kaybına bakarak bile çıkarmamız gereken çok önemli dersler var.


Bu arada, Benim Küçük Şaheserim'e Trabzon'da D&R raflarında bu şekilde rastladım. Trabzonlu bir yazar olarak kitabımı kendi memleketimde böyle görmek sevindirdi. Genelde rafların arasında oluyor, kimsenin de kitaptan haberi olmuyor (hatta her kitapçıda bulunamıyor bile). En iyisi Remzi Kitabevi mağazalarından veya Trendyol, Hepsiburada, Amazon gibi sitelerden edinmek. Her kitabın okuyucusuyla buluşması dileğiyle...

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

En son çıkan kitabımı incelemek için: https://www.remzi.com.tr/kitap/benim-kucuk-saheserim

30 Aralık 2021 Perşembe

PERA PALACE'TA BEŞ ÇAYI: HOŞ GELDİN 2022!


Döner kapıdan içeri girdiğiniz anda geçmişin ihtişamı ve nostaljisi, geleceğin zamansızlığıyla harmanlanarak sizi sarıp sarmalıyor adeta. Yeni yıla kısa bir zaman kala, İlham Gencer'in piyano dinletisi eşliğindeki akşamüstü çayı için Pera Palace Hotel'deki yerimi alıyorum. Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere pek çok ünlü ve tarihi ismi ağırlayan bir otel olan Pera Palace, polisiyenin unutulmaz isimlerinden Agatha Christie ve Alfred Hitchcock'un konaklamasıyla da ayrı bir öneme sahip. Bir polisiye yazarı ve çay saati sevdalısı olarak burada bulunmasam olmazdı! Yeni kitabım Uçurum Zamanı ve Ters Düz'ü de alarak çay saatine arz-ı endam ettim... 

Peki hep duyduğumuz bu Pera Palace'ın tarihçesi nedir? Dünyaca ünlü Orient Express, 1888 yılında Paris-İstanbul seferini yapmaya başladığında, trendeki yolcuların İstanbul’da konaklayabilecekleri yüksek standartlara sahip lüks bir otel bulunmuyordu. Bunun üzerine 1892 yılında yapımına başlanan Pera Palace Hotel, 1895’te düzenlenen açılış balosuyla birlikte ilk misafirlerini ağırlamaya başladı. O günden bugüne bu büyük otel kimleri ağırlamadı ki? Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere İsmet İnönü'den Kral VIII. Edward'a, Kraliçe II. Elizabeth'ten Greta Garbo'ya, Ernest Hemingway'den Jacqueline Kennedy'ye, Agatha Christie'den Alfred Hitchcock'a pek çok ünlü ve tarihi ismin kaldığı bir otel burası.




98 yaşındaki piyanist İlham Gencer'in şen şakrak enerjisi, pembe ceketi ve melodileri eşliğinde sunulan akşamüstü çayı ve ikramlık lezzetler, Pera Palace'ta haftanın her günü saat 15-18 arasında Kubbeli Salon’da konuklarını bekliyor. Açık büfe, bu fotoğraflarda gördüğünüz yiyeceklerden ibaret. Açıkçası koskoca Pera Palace'ın çay saati büfesinde daha çeşitli ve orijinal lezzetler olabilirdi. Yani simit içinde kaşar peyniri de ne? Tabii hakkını yemeyelim, güzel kişler ve çörekler de vardı. Benim gittiğim geçen hafta 195 lira olan çay saatinin bugün itibariyle 290 lira olması şokunu atlatarak, satırlarıma devam ediyorum. 

Ben de yeni kitabım Uçurum Zamanı'nın tanıtımı için zamanında Agatha Christie'nin yaptığı gibi otele girdiğimde kaybolsam mı diye düşündüm, ama şöyle ağız tadıyla "sırra kadem basmanın" bile neredeyse imkansız olduğu günümüz sosyal medya dünyasında kayboluşum istenen etkiyi yaratmayabilir diye vazgeçtim. Hem kaybolmak da ne ki, hep birlikte var olalım, çok olalım. 2022 dilerim hepimiz için önce sevdiklerimizle birlikte bol sağlıklı, sonra doludizgin aşklı, ama ayaklarımızın yere bastığı, yine de hayaller kurmaktan hiç vazgeçmediğimiz şahane bir yıl olur. Herkes kendi hayat kitabının baş karakteri, bunu asla unutmayın!




2021'e girerken yazdığım blog yazım 
2020'ye girerken yazdığım blog yazım 
2019'a girerken yazdığım blog yazım

İlk kitabım Ters Düz'ü satın almak için
Yeni kitabım Uçurum Zamanı'nı satın almak için 


Bu da, bu yazının ve yılın şarkısı olsun! (Kulüp dizi müziği)

31 Aralık 2019 Salı

ESKİYEN YILIN ARDINDAN, YENİ YILIN KAPISINDAN...

Aşk, ilişkiler, insanlık, sosyal medya, teknoloji, 2020'ye adım atmak üzereyken dünyanın halet-i ruhiyesi... Ve olmazsa olmaz yeni yıl dilekleri...

Ayraç koleksiyonumdan bir kesiti bu yazıya fon yaptım.

Daha dün gelmişti 2019... Biz daha ara sıcaklarını bekliyorduk ki, baş şefin gelip "Tatlınızı da bitirdiyseniz, sizi şu kapıdan uğurlayalım" demesi gibi takvimler 31 Aralık'ı gösteriverdi. İşte, 2020 geldi. Yeni bir sayı. 2-0-2-0. 2020. "Vay canına".
Öyle pek uzay çağı gibi değil, ilginç icatların ve uçan arabaların yapıldığı, Mars'ta evlerin inşa edildiği de yok. Tekerleğin ya da radyonun icadı gibi çığır açacak hiçbir şey yok –tabii internet var, o da elle tutulmuyor ki. Kafamızı telefon ekranına gömdük, habire aplikasyon geliştirip duruyoruz da, bana öyle geliyor ki sanki bir parça yerimizde sayıyoruz, bilmem siz ne dersiniz? Zaten bence ileride, radyasyonun zararlı etkileri anlaşılacağı için insanlık veya en azından insanlığın ciddi bir kısmı, ilkel yöntemlere geri dönecek. Televizyon, telefon, bilgisayar veya herhangi başka bir elektronik sistem bulundurmak ve kullanmak yasaklanacak ya da belki hoş karşılanmayacak, ayıplanacak; düşünsenize, böyle bir dünya ne ilginç olurdu! "Eski çağlarda" insanların kullandığı sosyal medya, özellikle de "instagram" denen şey, gelecekteki insanlar için hayret ve şaşkınlık sebebi olacak. Bir neslin kendini bu kadar anlamsız bir şey için heba etmiş ve "selfie" adı verilen yakından çekilmiş ölü surat fotoğraflarının hala internette (uzay boşluğunda, diyelim) dolaşıyor olması, asla anlaşılamayacak. Öte yandan hiç icat yapılmamış olan yıllarda insanların kendilerini aslında var olmayan ve dokunulamayan, tadılamayan, işitilemeyen, adına da internet denen bir sistem için paralayıp durması, "geçmiş çağların" karanlık gizemlerinden sadece biri olarak kalacak. (Gelecekte böyle bir dünyada geçen kısa bir bilim kurgu öyküsü de yazmıştım, bilgisayarımda duruyor).


Neyse, ne diyorduk, 2020. Tüm hızıyla geçip gitmesine seyirci kalacağımız, nasıl bittiğini anlamayacağımız, çabucak eskiteceğimiz yepyeni bir yıl daha. Yok yok, ne eskimesi yahu! Daha gelmeden ne bu düşünceler? Yeni alınmış son model bir telefon, bir ev, bir araba kadar umut dolu bekliyoruz 2020'nin gelişini, daha dur.

Bunun altına "2019'dan kaçmaya çalışırken ben." yazacağımı sanıyorsanız, çok yanılıyorsunuz.

Artistlik olsun diye hiç "Bu yıl çok kötü geçti", "2019’da ben (yerde yatan obez kedi fotosu). Temsili." falan diye paylaşmayacağım. Gayet de iyi geçti bu yıl. Hatta baya iyi geçti. İstediğim pek çok şey oldu. Yani bunların büyük bir kısmı istemeden oldu. Beni acayip sevindiren, heyecanlandıran harika olaylar, karşılaşmalar, buluşmalar, tanışıklıklar, dostluklar... Kendi adıma başarı dolu bir yıl geçirdiğimi söyleyebilirim (Bir insanın "Ben başarılıyım" demesi ukalalık sınıfına girer mi acaba? "Ben akıllıyım" demedikten sonra, bir yıl değerlendirme yazısında kişinin yılın geneline baktığında “başarılı bir yıl geçirdiğini” söylemesinin bir sakıncası olmaz sanırım.) Hayallerimden bazıları oldu. Birkaçı da olmadı, hatta en çok istediğim şey yine olmadı, ama olsun(du). Şimdi tek tek yazmayacağım ne olup ne bitti diye, aslında her yıl olduğu gibi bu yıl da en güzel blog’um tuttu arşivimi, duygularımın düşüncelerimin arşivini. Zaten neleri kastettiğimi sıkı okurlarım biliyordur, anlıyordur.

Her paragrafta yeni bir konuya geçtiğim bu yazı biraz karışık olmuş gibi olacak ama, yazımda bir teşekküre yer vermeden geçmek istemiyorum. Bildiğiniz gibi 2019, blog’umun da 10. yaşını kutladığım yıl oldu. 2009'dan beri tam 10 yıldır, düzenli olarak blog'uma yazılar yazıyorum. Zaman içinde pek çok okurum, takipçim, yorumcum oldu –yani sizler. Bir önceki uzun yazıma ("Yazmak üzerine") gelen detaylı, zeki ve gülümseten yorumlarınız karşısında hayran hayran bakakaldım, nasıl sevindim! Sadece o yazım için değil, genel olarak blog’um ve yazılarımın aldığı geri dönüşler için konuşuyorum. Upuzun bir yazının okunup yine upuzun bir şekilde yorumlanmasına, günümüzün "sosyal medya" şartlarında pek rastlanmıyor. Bu nedenle çok mutlu olduğumu söylemek isterim. Sadece benim okurlarım-takipçilerim olan sizler için de söylemiyorum bunu. Zaten her defasında söylediğim bir şey var: Blog'ların okur kitlesi çok başka. Sosyal medyanın aksine, uzun yazıları okuyan, yazıp düşünmeye önem veren insanlar var burada. Buradaki tek bir yorum bile benim için çok kıymetli. Zahmet edip uzun bir yazıyı okuyup bir de o yazıya yorum yazmak, blog dünyasında çok şey ifade ediyor. Tabii büyük çoğunluk, yazıları sessiz sedasız okuyanlar. Onların da varlıklarını hissediyorum. Bazen öyle birkaç mail ve mesaj kutuma mesaj da geldiği de olur. "Seni/sizi bunca zamandır takip ediyorum, hiç yorum yapmadım, ama şu yazın/ız beni yorum yapmak için harekete geçirdi..." diye başlayıp, uzun uzun iç döken o yorumlar, mesajlar...

"Yazmak üzerine" adlı yazımın bahsini biraz da şu yüzden açtım: Tabii ki hiçbirinizi tanımadığım gibi onu da tanımıyorum, ama sanırım yaşı da bir hayli genç olan İrem'in, –yani benden de genç demek istiyorum– yazdığı şey beni çok sevindirdi: "Ben de ilk kitabımı yazmaya başladım. Özellikle de siz örnek aldığım kişilerden birisiniz." Birilerine ilham olabilmek, örnek olabilmek ne kıymetli, ne mutluluk verici bir şey... Umarım bir gün daha fazla kişiye ulaşıp örnek olabilirim... Yeni yılda da ben sırf yazı yazmayı sevdiğim için buralarda olmaya, aklıma geleni, kafamdan geçeni yazmaya devam edeceğim...

Bu yıl yine cazdan popa, güzel şarkılar dinledim, pek çok yabancı şarkıcı keşfettim. Belki 750-800 tane yeni kitap aldım, eve yeni bir (hatta belki iki) kitaplık yaptırmak şart oldu. Kitaplıklarımdan taşan kitaplar odaların çeşitli köşelerinde kuleler gibi yükseldi. Toplam 120 civarında kitap okudum; aşağı yukarı bir ayda 10 kitap. E benim AVM AVM kıyafet mağazası gezeyim, yok üç tane bot, beş tane mont alayım merakım yoktur, alırım tabii, temiz ve şık giyinmeyi severim de, ama yani genelde severek yapmam bu alışverişleri. Böyle kitaptı, kırtasiye ürünüydü, ev dekorasyonuydu, daha çok severim. Olan paramı gene onlara harcarım. Ha seyahat etmeyi de çok severim, fırsat buldukça gezerim ama tabii Euro'nun dışı da içi de sizi bizi yakar. Güzel ve lezzetli yemeklere de bayılırım, hoş bayılmayan da yoktur diye düşünüyorum.


Evet, ne diyorduk? 2020. Uçan arabalar, komşunun evine yahut dünyanın bir ucuna ışınlanmalar hala yok ama 2020 diye bir yıla geldik işte. 2000'ler, 2010'lar bitti, yarından itibaren 2020'ler başlayacak. Aman sanki ne olacak; faturalar pahalı, yaşamak pahalı, her şey pahalı, pazarda satılan muz bile artık pahalı. Yiyeceklere şüpheyle yaklaşıyoruz. Paket gıdalar kötü diyoruz ama organik olduğu öne sürülen şeylerden de artık emin olamıyoruz. Diş fırçaları, şampuanlar, sabunlar, aklımıza gelen gelmeyen her şeyin içinde zehir var. Sülfatlı şampuanlar saçlarımızda, titanyum dioksit diş macunlarımızda, deterjanlarımızda, hatta leblebi ve sakızlarda bile kol geziyor. E ne yapalım? Yalan Dünya’daki Vasfiye Teyze ses tonuyla: "Çekecez, mecbuuuuur." Biz de böyle bir zaman dilimine denk gelmişiz. Kötü zamanlardan geçiyoruz. Yani belki 500 veya 1807 yılında yaşayanlar için de "eskiden her şey çok daha güzeldi" ve "şimdiki zaman çok berbat", ama ne yapalım, bu 2019'da da öyle olmadığı anlamına gelmiyor. Sadece ülke olarak da değil, dünya olarak da bir garibiz. Siyaset, ekonomi, toplum, doğa olayları, her şey olumsuz. Hadi diyelim dış dünyada olup biten her şeye kulaklarımızı tıkamayı, gözümüzü yummayı başardık, bireysel olarak kendi dünyamızda da işler yolunda mı sanki? Kime güveneceğimizi bilmiyoruz. Bilmiyorum teknoloji mi veya teknolojiyle gelen gösteriş merakı mı, ama bir şeyler bizden samimiyeti ve güvenilirliği çaldı. Aşk yaşayacak doğru düzgün, derinlikli insan bulamamaktan bile yakınır hale geldik (herkesin bunu dert edindiği yok tabii). Evet, o insan mutlaka bir yerlerde var, belki köşe başında, belki bulunduğumuz yerden bin kilometre uzakta, ama nerede, nasıl karşılaşacaksın ki onunla? Hem de tek yaptığın saatlerini boş boş sosyal medyada geçirmekken! Filmlerdeki gibi koridorda çarpışıp kitaplarını devirdiğin kız sana "Merhaba, tanışalım mı?" değil, "Önüne baksana, öküz!" diyecek (çok affedersiniz, o kız adına sizden özür diliyorum). Ki zaten koridorda (hangi koridorsa o) kitap taşıyan birileriyle çarpışma ihtimalin de pek kalmadı.


Her şeyde olduğu gibi, ilişkilerde de bir yapaylık var. Yeni yılda 1-3-5 günlük, sığ, hiçbir derinliği olmayan, söz gelimi tanışır tanışmaz "instagram’da beni eklesene" türü arkadaşlıklara kapılarımı tamamen kapatıyorum. Zaten hep kapalıdır benim geçici ve yüzeysel ilişkilere kapılarım, ama bu sefer kilidi de değiştiriyorum, çünkü çok zorlayanlara açıyordum o kapıyı. Bazı kızlar; çok yüzeyselsiniz. Karakterleriniz beş para etmez. Genel kültürünüz yok. Tek bildiğiniz şey son çıkan iPhone modeli ve doğru selfie'yi hangi açıdan çekilmeniz gerektiği. Bir de dibi gelmiş saçlarınıza yaptığınız saç boyası. Zariflikten uzaksınız. İstediğiniz kadar güzel olun. Ruhunuz boş ya, işte en çok da bu yüzden bence acayip iticisiniz. Bazı erkekler; tek bildiğiniz şey spor salonuna gidip "daha, daha ve daha çok kas" çalışmak. Bir de metal kolye modası çıktı şimdi, onu boynuna asmayanı dövüyorlarmış gibi. Ayrıca hepinizin oyuncu olması gerekmiyor. Biraz kendinizi geliştirin, hobi falan edinin. Hep ve hep kızlara değil, azıcık da sanata yönelin mesela.
Bazen bir kız ne kadar güzel, bir erkek ne kadar yakışıklı olursa olsun, "o kişinin" dışı hiçbir şeye yaramaz, çünkü içinde kalp yoktur. Zarafet, ruhsal güzellik ve dünya algısı... Asıl önemli olan budur. İşte günümüzdeki insanlık (elbette genel olarak konuşuyorum) bunu kaybettiği için, ilişkiler kaybediyor, ilişkilerde kaybediliyor. Neyse ki benim çevremde, benden yaşça büyük de olsa örnek alabileceğim bu tarz kaliteli, zarif ve romantik ilişkiler var. Ama onlara baktıkça da aklıma şu soru geliyor: Ben böyle bir aşk bulabilecek miyim? Ya da önümde böylesine iyi örnekler varken, bulduğum beni ruhsal açıdan ne kadar tatmin edecek? Dahası, edebilecek mi?

Bilemiyorum...

Hangimiz bilebiliyoruz ki?

Hayat devam ediyor.

Gene de 2020'den umutluyuz (boşa çıktı).

Yok yok, boşa çıkmasın.

Samimi, içten insanların yolları kesişsin, onlar birbirini bulsun.

Hayatlarımızda hep kalıcı dostluklar ve güvenilir aşklar olsun.

Olsun ya.

Olacak!

Du' bakalım.


Sosyal medya hesaplarıma göz atmak isterseniz:

3 Ocak 2019 Perşembe

YENİ YILIN İLK YAZISI




Yeni yıl geldi...

Blog'lara bir "yeni yılın ilk yazısı" yazmadan olmaz.

2019'da, blog hayatımın 10. yılına girmiş olacağım.

10 yıl!

Geriye dönüp bakıyorum da, ne çok şey yazmışım...

Bu beni çok mutlu ediyor...

Yine her konudaki fikirlerimle dolduracağım buraları...

Artık Atlas Global'in Glober dergisinde de yazıyorum. Hatta ilk sayım çıktı, basılmış halini dün aldım ben de elime, ona da bir sonraki yazımda değineceğim.

Bu yazıda sizlere başka bir konudan bahsetmek istiyorum.

Geçenlerde mail kutuma bir bülten düştü.

"Alışveriş merkezleri bizi hasa mı ediyor?" diye.

Ediyor tabii, diye yanıt verdim içimden.

Buz gibi İsveç'te 6 ay yaşayıp bir nezle bile olmadan döndüm, biliyorsunuz bunu. 

İsveç'e veda yazısı yazarken aynen şöyle demiştim: "Buraya gelirken "Orası İsveç, illa hasta olurum" diye bavulumu bir sürü ilaçla doldurmuştum, ama ne oldu biliyor musunuz? Bir tanesini bile kullanmadım. Çünkü 5 ay boyunca tek bir kere bile hasta olmadım. Evet, inanması güç: Dünyanın belki en soğuk ülkesine geldim, göllerin nehirlerin aylarca buz tuttuğunu gördüm ama bir nezle bile olmadan dönüyorum. Bunu da son ana kadar söylemedim ki belki hasta olurum diye ama artık geri dönüş günüm geldi çattı o yüzden şimdi rahatlıkla söylüyorum! Demek ki neymiş, hasta olmak soğuk havayla alakalı değilmiş. Bizi yaşadığımız şehirlerin stresi, binaları, gökdelenleri, AVM'leri hasta ediyormuş. Oysa İsveç'te hayat parklarda, ağaçlar arasında, yeşillikler içinde, güler yüzle geçiyor. İnsanlar sokakta birbirlerini selamlıyor. Hasta da olmuyorlar." 

Ama İstanbul’da her kış hastayım.

Herkes hasta!

Öyle belli bir adı da yok hastalığımızın.

Burun akıntısı, hapşırma, boğaz ağrısı, öksürük, kulak tıkanıklığı...

Kısacası nezle-grip...

Tüm bunların suçlusuysa kapalı ve havasız alanlar!


Başlı başına bir işkence olan metrobüsler... Otobüsler... Havasız, sıkış tıkış toplu taşımalar... 

Öyle veya böyle yolumuzun düştüğü alışveriş merkezleri de aynı şekilde...

Pek çok yerde havalandırma sistemleri doğru düzgün çalışmıyor bile... 

Çalışanları da, temizlenmediği için oralarda yaşayan mikroplar nedeniyle, yarardan çok zarar getiriyor... 

İmkan olsa, toplu taşımaya binmeyeceğim!

Ama bir şekilde, onlara mecbur kalabiliyoruz. 

O sevmediğimiz, nefret ettiğimiz metrobüsü kullanmak zorunda kalabiliyoruz yani...

Oraya binen bir kişi bile hasta olsa, o sıkışıklıkta ve havasızlıkta anında yayılıyor. 

Üstelik ucuz da değil toplu taşıma. 

Hani ucuz olsa, uygun fiyatlı olsa, yine çekilir dert deyip bineceğiz...

Ama pahalı da...

Örneğin ilk binişte 2.60 TL basıyorsunuz. İstanbul'da bir yere tek vasıtayla gidilebildiği nerede görülmüş.

İkinci aktarmanızda da 1.85 TL alıyor sizden.

Etti 4.45 TL.

E bunun dönüşü de var. Günün sonunda, en iyi ihtimalle 9-10 lira çıkmış oluyor cebinizden.

Ben bu yeni yıla biraz hasta girdim...

Hala hastayım, düzelemedim.

Bunun sorumlusu da toplu taşımalardan, havasız ortamlardan başka bir şey değil! 

Bu sefer de böyle bir "yeni yılın ilk yazısı" olsun işte... 

instagram: @ofluoglumert

twitter: @ofluoglumert

facebook: @ofluoglumert

3 Ocak 2018 Çarşamba

HOŞ GELDİN 2018!


Hoş geldin 2018!

Yılın ilk yazısı, kısa bir "hoş geldin" olsun istedim...

Peki eski yılı nasıl uğurladık?

Çok güzel!

Benim için 2017'nin ilk yarısı İsveç'te Malmö'de hayatımın en güzel dönemlerinden biri olarak, ikinci yarısı da geri dönüp özlem gidererek, ama ne olursa olsun hep yazarak ve hayal kurarak geçti... 

Bakalım 2018 hangi sürprizlere gebe? 

(Belki bazı ipuçlarını fotoğrafa yerleştirmiş olabilirim! 🙊 📚 🎬 📰)


Beni takip etmek için sosyal medya hesaplarım:



27 Aralık 2017 Çarşamba

2018'DEN BAZI İSTEKLERİM


Herkese merhaba! 2017'nin yavaş yavaş sonuna gelirken, 2018'de olmasını istediğim bazı şeyleri listeledim. Bunlar kişisel dilekler değil de, daha çok popüler kültüre ve yaşama ait bazı genel istekler. Bakalım onlar neymiş: 

1 - WATTPAD KİTAPLARI ARTIK ÇOK SATMASIN


Kitapçıları ele geçiren, adları Aşk Adası, Aşk Vadisi, Papatya Falı, Bahar Dalları Bahar Aşkları, Keriz Mevsimi, Aşkım Canikom, Erkeğimin Peşinde, Kiralık Sevgili, Aşk Oyunu, Aşkın Yolu, Aşkın Tadı Tuzu, Sensiz Ölürüm, Seni Unutamadım, Seni Unutamıyorum, Seni Unutamayacağım, Çiçeğimsin Sen Benim, Kalbim Sende Kaldı, Bebeğimiz Olsun, Bana Artık Aşk De, Benim Adım Aşk, Adı Aşk, Mutlu Olalım, Gel Evlenelim, Pardon Bana Mı Dedin, Ya Seversen, İki Kere İki Dört Etmez, Lise Aşkım, Çok Yakışıklı Çocuk, Karizmatik Çocuk, Hoş Çocuk, Çok Yakışıklı Çocuk II, Önüm Arkam Aşk, Arkam Önüm Aşk, Aşkımızın Meyveleri, Aşk Meyveleri, Öküz Sevgilim, Üvey Abim, Psikopat Sapığım, Erkekler, Sapık Aşkım, Çekirdeksiz Aşk gibi şeyler olan, sigara içen, acılarla yanıp kavrulan, ölümü düşünen yakışıklı, serseri "kötü çocuk"ların ve onların fiziksel anlamda değil ama duygusal olarak "itip kaktığı" kızların aşk hikayesinden oluşan, edebi dili yerlerde sürünen, 10-20 yaş arasındakilerin yazdığı ve yine onların okuduğu, kapaklarında size doğru agresif bakışlar fırlatan yarı çıplak erkek fotoğraflarının olduğu Wattpad kitapları artık lütfen çok satmasın.

2 - BLOGGER'LAR, YOUTUBER'LAR SPONSOR ALDIKLARINI GÖZÜMÜZE SOKMASIN



Blogger'lar, youtuber'lar, instagrammer'lar sponsorlu içeriklerini gözümüze gözümüze sokmasınlar. Baksanız, sayfalarında paylaştıkları her bir fotoğraf reklam. Hal böyle olunca hiçbirini takip edesim gelmiyor. Ayrıca her gün kendi fotoğraflarını da paylaşmasınlar, "bir elimde cımbız, bir elimde ayna, umurumda mı ki bu dünya" dercesine. Sonra sokakta görüyorum, o instagram'daki tek derdi plastik kahve bardağını ve telefonu aynı anda düşürmeden tutmak olan hallerinden eser yok. 



3 - TRABZON İÇ ANADOLU'DA KALMASIN



Tamam, belki bundan on yıl öncesinden bahsediyor olsaydık Trabzon'un denize kıyısı olan bir şehir olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirdik. Ama artık Trabzon kenti denizden uzaklaşıyor ve şimdilerdeyse Trabzon'un doğal sahilinden, küçük plajlarından, balıkçı barınaklarından, kumsallarından, plajlarından maalesef eser kalmadı. Deniz doldurula doldurula, denizden uzaklaşan şehir İç Anadolu bölgesine geçecek diye korkuyorum. Ayrıca o ne kalabalık öyle? Şehrin nüfusunun çoktan 1 milyonu geçtiğini düşünüyorum. Artık sokakta yürümek bile çok zor... 



4 - İSTANBUL'UN TRAFİĞİ AZALSIN 



O ne trafiktir öyle? Saatlerimiz yollarda geçiyor. Üstelik herkes çok öfkeli, çok gergin. Sonra tabii neden mutsuzuz? 

5 - UMUTSUZ EV KADINLARI GERİ DÖNSÜN


Söylentiler doğru çıksın ve 2012'de final yapan Desperate Housewives 9. sezonuyla geri dönsün. Olmadı mı, bizdeki uyarlaması olan Umutsuz Ev Kadınları'ndaki Yasemin ve Emel'in sinema filmi çekilsin. Lütfen! 


Siz de benim gibi bunların hangilerini istiyorsunuz? Yeni yıldan böyle genel istekleriniz neler? 


Beni takip etmek için sosyal medya hesaplarım:




17 Aralık 2017 Pazar

İKİ YILDA İKİ KİTAP YAZDIM!


Yeni yıla doğru geri sayım başladı artık, değil mi?

Biliyorsunuz, ilk kitabım olan Ters Düz 21 Kasım 2015'te, doğum günümde çıkmıştı. 

Aradan geçen iki yılda iki kitap daha yazıp bitirdim.

Biri Bozbalık Üçlemesi'nin (başından beri üç kitaplık bir seri olarak planladığımı kitapta da yazmıştım, okuyanlar bilir) ikinci kitabı, yani Ters Düz'ün devamı. 

Diğeri başka bir kitap. 

Ayrıca halihazırda yeni kitaplar da yazmaktayım. 

Üstünde çalıştığım başka şeyler de var. :)

Uzun lafın kısası, 2017 de benim için hayli üretken geçti/geçiyor. 

Umarım 2018 yeni kitaplarımı sizlerle buluşturmam için harika bir yıl olur!

Beni takip etmek için sosyal medya hesaplarım:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert 

facebook.com/ofluoglumert

19 Aralık 2016 Pazartesi

YENİ YILA NASIL GİRİYORSUNUZ?


Herkese merhaba... Benim acayip Trabzon'um geldi! Neyse ki an itibariyle biletimi aldım, yeni yıla Trabzon’da giriyorum!

Trabzon öyle bir şehir ki, nereye giderseniz gidin bütün yollar denize çıkar. Ama artık denize dolgu yapıla yapıla şehir Karadeniz'den uzaklaştı, İç Anadolu'da kaldı! Hatta bakın, denizden bahsettiğim bu yazımda bile fotoğraf olarak Trabzon’un yaylalarından (merak edenler için: şehre birkaç saat mesafedeki Maçka) bir fotoğraf kullanmak zorunda kaldım, o derece. Masmavi deniz, kayalar, yosunlar, balıklar, kumsallar, doğal kıyı şeridi giderek yok oldu; yerini betonlar, kamyonlar, vinçler, tozlar, dumanlar, ha bir de Araplar aldı. Doğal olanı yok et, yaşasın yapaylık! Trabzon artık yalnızca dizilerde ve eski fotoğraflarda güzel sanırım… Neyse, seni yine de çok özledim Trabzon!

Bu arada okul sınav günlerini nihayet (!) geçen salı günü açıkladı. Sınav takviminin 4-17 Ocak olduğu baştan beri belli ama hangi gün hangi sınavın olduğu, diğer çoğu okulun aksine, bizim okulda işte böyle hep son dakikada anons ediliyor. Benim sınavlarım 10'undan sonraymış mesela. Ben de İsveç'e gideceğim için, erken yani önden gireceğim sınavlara. Projelerim, ödevlerim de var. Her şey sıkıştı yani biraz şu ara. Çünkü gitmeden önce sınavlara girip projelerimi teslim etmem gerek ki İsveç'te bunları düşünmeyeyim. Biraz da hasta gibi oldum... Bende son durum böyle işte...

Ee, sizler yeni yıla nasıl, nerede giriyorsunuz? Evdeyseniz masanızda nasıl yemekler olacak, hadi biraz iştahımı artırın. Ya da dışarıdaysanız ne giyeceğinizi düşündünüz mü? Sevdiklerinize hediye aldınız mı? Aldıysanız ne aldınız? Kısacası yeni yıl gündeminizi benimle paylaşmayı unutmayın! 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert 

10 Aralık 2016 Cumartesi

BİR YILIN MUHASEBESİ...


Yılın ilk ayı Ocak'ta zevkten dört köşeymişim. Ters Düz'e gelen yorumlarla mutluluktan havalara uçmuşum, kimse beni yere indirememiş. Kitabevi raflarında yerini alan kitabımla aşk yaşamış, o radyo röportajı senin bu televizyon programı benim stüdyolar arası mekik dokumuşum.

Şubat'ta İstanbul'a mola verip birkaç hafta Trabzon'a kaçmışım. Son elli yılın en yoğun karı yağmış, "home sweet home" deyip bile isteye evde mahsur kalmışım. Bir sürü kitap okumuşum, yeni kitabımı yazmaya ise çoktan başlamışım. Trabzon sahilinin doldurulmasına da üzülmeden edememişim, Trabzon'un denizden uzaklaşa uzaklaşa yakında İç Anadolu'da kalacağını düşünmüşüm. 

Mart'ta Kitap Fuarı'nda ilk imza günümü yapmışım. İster istemez heyecanlanmışım. Ayrıca yayınevlerinin aslında edebiyat heveslilerinin bir araya toplanıp sanatsal konuşmalar yaptıkları yerler değil, para kazanma hırsıyla birbirini yiyen insanların ne tür kitaplar basıp daha çok para kazanabileceklerini tartıştıkları ticarethaneler olduğunu iddia etmişim. Bunların dışında, güzel dostlar edinmiş, anılar biriktirmişim.

Nisan'da her zamanki gibi blog'da yazı yazmalara doyamamışım. Her geçen gün Ters Düz'e gelen yorumların sayısı artmış, benim için gökyüzünde artık mutluluktan uçacak boşluk kalmamış. 

Mayıs'ta gece gündüz demeden ikinci kitabı yazmışım, neredeyse bitti bitirmişim... 

Yazın neredeyse üç ay boyunca Marmaris'te kalmışım. Denizdeki balıklara bakıp seyre dalmışım, hem de hayallere. Hep yalınayak dolaşmışım, palmiyeler arasında bisiklet sürmüşüm. Gitmediğim koy, yemediğim tat kalmamış. Tatil yapmışım ama ne yüzmeden durabilmişim, ne yazmadan. İkinci kitabı da bitirivermişim.


Eylül'e tazelenmiş başlamışım. Yeni projeler için heyecanlıymışım. Bir de ikinci dönem İsveç yolcusu olduğum için...

Ekim'de Erasmus işleriyle yoğrulmuş, boğulmuşum. Belgeler prosedürler hiç bitmeyecek sanmışım. Her şeyin bir sonu varmış, anlamışım. 

21 Kasım'da doğmuşum, iyi ki doğmuşum, 22 olmuşum! Yine en güzel doğum günü kutlaması benimki olmuş. Akrep miyim yay mı diye düşünüp durmuşum, 22'sinde doğsam yay olacakmışım, zaten yükselenim de yaymışım, kısacası yay gibi gerilir akrep gibi sokarmışım. 21 Kasım aynı zamanda Ters Düz'ün de 1. yaş günüymüş. Kitapla ilgili hala bir sürü güzel geri dönüşler alıyormuşum. Ne mutlu banaymış, insanları dış dünyadan uzaklaştırıp sayfalar arasına çeken bir kitap yazmışım.

Derken geldi işte Aralık... Bir sürü dergiyi, kitabı, hayali, umudu, ümidi, dileği kucaklayıp başlamışım yeni yılı beklemeye... Gündemimde şimdilik İsveç yolculuğu varmış ama, sizi çok şaşırtacak sürprizlerim de yoldaymış... Nasıl olsa yakında kokusu çıkarmış.. 

2017 benim için İsveç heyecanıyla başlayacak, yılın ilk yarısının İsveç'te geçireceğim (hatta bir ay sonra tam da bugün bu saatte Kuzey'e giden bir uçakta olacağım). Kalan yarısında kim bilir hayat bana neler getirecek?

Şimdiden herkes için mutlu, huzurlu ve sağlıklı bir yıl olması dileklerimle...

Beni sosyal medyada eklemeyi de unutmayın:



Dünya Kupası ve Kariyer Mesajı

Kim demiş 40'lar başarı zirvesine oturmak için çok geç diye? Vozinha'nın cevabı sahadan geliyor. Başarı hikayeleri anlatılırken gene...