OKUL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
OKUL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Temmuz 2018 Cumartesi

1.LİKLE MEZUN OLDUM!


Bölüm 1.si olarak ilk sıradan girdiğim üniversitemi (İstanbul Bilgi Üniversitesi), yine bölüm 1.si olarak yüksek onur derecesiyle tamamladım... 

Çok mutluyum!



Dün akşamki mezuniyetimden fotoğraflar... Tabii daha çok ve detaylıları instagram hesabımda yerini aldı...


Mezuniyet töreni Santral kampüsünde akşam 19'da başlayacak olmasına rağmen bizler 16.30 gibi okuldaki yerimizi almıştık... Hava çok sıcaktı ve cübbelerin içinde hem susadık hem bunaldık... Ama harika bir tören gerçekleşti...


Medya ve İletişim Sistemleri'nde bölüm 1.si olarak mezun oldum... 


Yazarlık, senaristlik, editörlük, dergicilik, gazetecilik, çizerlik, sosyal medyacılık ve televizyonculuk işleriniz itinayla yapılır.

Görüşmek üzere!

instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert 

13 Aralık 2017 Çarşamba

ABANT GÖLÜ'NDE BAKIN BAŞIMA NELER GELDİ!

Pazar günü Abant Gölü'ne, Hamsi Festivali'ne gittim. İstanbul'dan o kadar saat yol gidip orada çok az vakit geçirebilmiş olsam da, eğlenceliydi (sanırım). Instagram'da takip edenleriniz görmüştür, o gün çok şey yapmış olmama rağmen story'e bile hiçbir şey koymaya vakit bulamadım ve bu hiç hayra alamet değildi… Çünkü bakın başıma neler geldi.


HAMSİ SORUNSALI

Başka üniversitede okuyan arkadaşım A, "Bizim okul pazar günü Abant'a gezi düzenliyor, Hamsi Festivali varmış, gelmek ister misin?" diye sorduğunda, ilk olarak hamsiyle Abant arasında bir bağlantı kurmaya çalıştım. Hani Trabzon veya Rize'de olsa anlarım da, Abant ne alaka? Sonra araştırınca öğrendim ki, Trabzonluların düzenlediği bir şenlikmiş bu ve son beş-altı yıldır da yapılıyormuş. "Hemen gidelim" dedim. A da bana hararetli hararetli okuldan, bu etkinliği düzenleyen kulüpten öğrendiklerini anlatıyordu: "Beş ton hamsi getireceklermiş! Sınırsız hamsili ekmek! Yani bu sınırsız hamsili ekmek kaçmaz!" Dedim "Dur sakin ol, hamsiyi onlar getirmeyecek, onu zaten bu şenliği düzenleyen belediye falan ayarlıyor. Ayrıca sınırsız hamsi olduğu da yok. O kalabalık içinde sıra bize gelirse yeriz, tamam". A yine inanmıyor, "Yok yok bizim okul hamsi getirecek" diyor heyecanla. Hamsiyi okul mu getirecek yoksa orada zaten belediye mi dağıtacak belirsizliği içinde beklemeye başladık.


SON DAKİKA SÜRPRİZİ

Böylece pazar günü gelip çattı. İstanbul-Abant yolu 4-5 saat sürdüğü için (aslında çok uzun ya, yani öyle aynı gün gidip dönmek için pek de uygun değil ama maalesef biz tam olarak bunu yaptık) pazar sabahı 7 gibi onların okulunun önünde olmamız gerekiyordu. Ben zaten erkenciyimdir bilirsiniz, o gün daha da erken, 5'te kalktım, o da 6'da kalktı ve birlikte buluşup metrobüse gittik. Ama metrobüs durağında beni bir sürpriz bekliyordu: Diğer arkadaşlarımız B ve C. Onlar da başka okullardan. A'yla ben onlara da gelin demiştik ama onların işi falan vardı, gelemeyiz demişlerdi. Meğer öyle değilmiş. A, B ve C birleşip benim arkamdan iş çevirmiş. "Sürpriz!" dediler. Eh, hem şaşırdım, hem kızdım, hem sevindim, ne yalan söyleyeyim. Tabii baştan söyleseler daha iyi olurdu. Ama hep birlikte gideceğimiz için sonuç olarak sevindim.


SİNİRLER GERİLİYOR

A'nın okulunun önüne gittiğimizde, üç-dört otobüs olduğunu gördük. Normalde 7'de hareket etmemiz gerekiyordu, ama bilirsiniz, bu tip organizasyonlarda saatlerle ilgili istisnasız HER ZAMAN aksamalar ve gecikmeler olur. O nedenle hareket saatimiz 7.40'ı falan buldu. Ama daha da vahimi şuydu: Bizi küçük otobüse ve sonradan ekleme yapılan dar koltuklara vermişlerdi. Neyse ki yan yana oturacaktık. Ben A ile, B de C ile oturacaktık, sohbet muhabbet derken bunların hiç önemi kalmayacaktı. Otobüs dolmaya başlarken bunların üçü dışarı çıktılar, sonra baktım börekçiye girip çay içmeye başladılar. Otobüs motoru çalıştırdı, onlarınsa hala neşeyle, keyifle, rahat rahat, sallana sallana çay içtiklerini gördükçe ben sinir oldum. Arıyorum, telefonlarını görmüyorlar. Yerimden de kalkamıyorum kapacaklar diye. Çünkü zaten B ile C'nin yerine iki kişi gelip oturdu. Dedim orada arkadaşlarım oturuyor, hiç umursamadılar, çünkü cidden başka yer yoktu. En sonunda dayanamadım ve gittim börekçiye hızla daldım: "YAHU GELSENİZE OTOBÜS GİDİYOR! HADİ HEMEN PARANIZI ÖDEYİP GELİN! YERİNİZ KALMADI!" Börekçi bile korkarak baktı bana. Daha gün aydınlanmamış, hava karanlık (saat 8.30'da mı aydınlanır hava ya?).

Bunlar tabii panikle koşa koşa geldiler. Daha doğrusu C geldi, A ile B tuvalete gittiler. Rahatlıkları hala devam ediyor yani! Normalde önümüzde oturması gereken C, tek boş yer olan benim yanıma oturdu, A ile B de geldiklerinde yerlerine oturanlara bir şey demediler, aslında demek istemediler, çünkü başından beri arkadaki büyük otobüse binmek istiyorlardı. Ve ona bindiler! Böylece otobüs çalıştı ve ben kendimi 4-5 saatlik Abant yolunda, C ile giderken buldum! 

Tabii ki bu son dakika ihanetinin acısını A'dan çıkartacaktım. 

Yazının buraya kadar olan kısmını bir girizgah, bir intro, bir jenerik, bir özet olarak düşünün. Asıl burdan sonra başlıyor.

KARLI ABANT GÖLÜ'NE VARDIK... NİHAYET!



Otobüsler İstanbul'dan saat 7.40 gibi hareket etti ve 12.30-13 gibi Abant'a vardık. Otobüstekiler bizim okulumuzdan olmadığı için kimseyi tanımıyorduk ama C ile sohbet ede ede geldik o daracık koltuklarda. Bolu'ya vardığımızda yol kenarlarında birikmiş karları görmeye başladık, Abant'a çıktığımızdaysa karlar iyice arttı. Yani kar yağmıyordu ama belli ki biz gelmeden yağmıştı çünkü her yer bembeyazdı. Aslında çamurlu bir kardı bu. Yani yeni yağmadığı belliydi. A ile C bizden önce varmışlardı, ilk başta onlarla hiç haberleşmedik. Kendimiz biraz gölün etrafında dolaştık, fotoğraf çekildik. Göl gerçekten çok büyük. Gölün etrafındaki yürüyüş yolu çok uzun. Biz %20'sini ancak yürüyebildik. Çok sert rüzgar esiyordu ve ara ara yağmur/kar yağmaya başlamıştı. Ah nereden bileyim o ilk gittiğimizde gördüğümüz 5-10 dakika harici gölü bir daha görmeyeceğimi! İyi ki de o fotoğrafları çekilmişiz yani! 

İKİ SAAT HAMSİLİ EKMEK KUYRUĞUNDA BEKLENİR Mİ? 



B ile C'yi arıyoruz, "Neredesiniz?" diyoruz. "Gölün kenarındayız" diyorlar. Yahu her yer göl! Neyse buluştuk. Şenliğe gelen çoğu okul/kulüp bir dam-çardak altında kendi hamsisini yapıyor, bizim A'nın okulunda tık yok! Telefonla öğrenci kulübünü arıyor çaresizce, açmıyorlar, meşgul çalıyor. "Dedim ben sana," dedim. "Onların sınırsız hamsi dediği burada belediyenin dağıttığı hamsiydi." Bu arada yağmur-kar iyice şiddetli yağmaya, rüzgar daha sert esmeye başladı. Benim ellerim çoktan heykel gibi donmuştu. Arkadaşlarım sıraya girelim deyince mecbur girdim ben de ve hiç abartmıyorum, o yağmurun-karın altında, o soğukta 1,5-2 saat hamsili ekmek kuyruğu bekledik! O kadar kalabalıktı ki, sıranın başı sonu görünmüyordu. Sıra nihayet bize geldiğinde çoktan sırılsıklam olmuş ve donmuştuk. (Kaldı ki ben geçen dönem İsveç'e giderken aldıklarımı; o ultra pahalı ama su-rüzgar geçirmeyen montu, tank gibi North Face botumu ve su geçirmeyen pantolonumu giymiştim. Ona rağmen o kadar saat yağmurun karın altında durunca ben bile ıslandıysam diğerleri ne yapsın siz düşününün? Arkadaşım en son tişörtünü sıkıp bir kova dolusu su çıkartıyordu.) Cidden -2 derece falandı. Verdikleri "hamsili ekmek"se şöyle: Koca bir ekmek somunu içinde, iki hamsicik. 

Yani başından beri tahmin ettiğim üzere, o sırada boşu boşuna bekledik. Sonuçtan A, B ve C de memnun olmadılar. Bu büyük bir vakit kaybıydı. Ama öte yandan, Hamsi Festivali'ne gelip sıraya girmeden dönmemiş olduk.

TAM SICAK VE KURU BİR YER BULDUK DERKEN...


Neyse, saat 15.40 falan olmuştu. Servisler de 17'de alacaktı bizi tekrar. Kuyrukta saatlerce beklemekten ıslanmış, yorulmuş ve acayip üşümüştük. Daha gölün etrafında bile gezememiştik ama artık bir şey yapacak halimiz yoktu. Hava çok keskin soğuktu. Abant Gölü'nde pek fazla mekan yok girip oturabileceğiniz. Olanlar da hep restoran şeklinde, yani kafe gibi bir yer yok. Biz de bir restorana girdik ama hava kötü olduğu için çok doluydu. Girip göl manzaralı bir masaya oturduğumuzda saat 15.50'ydi. Tam sıcak çikolatamızı sipariş vereceğiz, o sırada A servisleri aradı, 4'te toparlanmaya başlıyoruz lafını duyunca, oturduğumuz gibi fırladık!

Evet, böylece 4-5 saati yol gelip 4-5 saat yol döndüğümüz, 8 saatini yolda geçirdiğimiz Abant'ta, 2'si hamsi kuyruğunda 3 saatçik kalıp geri dönmüş olduk. Evet. Yani. Hıhı. Evet. 

Tabii dönüşte de yine ben C ile küçük otobüste, diğerleri de diğerinde gittiler. Bizim otobüs çok mola verdi. Neden bilmiyorum. Yani yarım saatte bir mola verdi desem yeridir ve bizim eve dönmemiz, üstümüzdeki ıslak giysilerden kurtulmamız çok uzun sürdü anlayacağınız.

Abant Gölü'ne bir daha kışın gider miyim? Pek sanmıyorum. En azından gidip kalmak gerek ve bu kadar kalabalıkta gitmemek gerek. Buz gibi bir hava olsa da, göl kıyısında yılın ilk karıyla buluşmak yüzleri gülümsetti. Ama o kadar yani.

Onun haricinde, kendimi resmen ıslanıp dönmüş gibi hissediyorum.

Beni takip etmek için sosyal medya hesaplarım:

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert 

facebook.com/ofluoglumert

7 Haziran 2017 Çarşamba

MALMÖ'YE, İSVEÇ'E VEDA...


İsveç'te Erasmus günlerimin sonuna geldik... Bugün dönüyorum...

Her şeyden önce şunu söylemeliyim ki, buraya gelirken "Orası İsveç, illa hasta olurum" diye bavulumu bir sürü ilaçla doldurmuştum, ama ne oldu biliyor musunuz? Bir tanesini bile kullanmadım. Çünkü 5 ay boyunca tek bir kere bile hasta olmadım. Evet, inanması güç: Dünyanın belki en soğuk ülkesine geldim, göllerin nehirlerin aylarca buz tuttuğunu gördüm ama bir nezle bile olmadan dönüyorum. Bunu da son ana kadar söylemedim ki belki hasta olurum diye ama artık geri dönüş günüm geldi çattı o yüzden şimdi rahatlıkla söylüyorum! Demek ki neymiş, hasta olmak soğuk havayla alakalı değilmiş. Bizi yaşadığımız şehirlerin stresi, binaları, gökdelenleri, AVM'leri hasta ediyormuş. Oysa İsveç'te hayat parklarda, ağaçlar arasında, yeşillikler içinde, güler yüzle geçiyor. İnsanlar sokakta birbirlerini selamlıyor. Hasta da olmuyorlar. | İsveç-Malmö... İyi ki buraya gelmişim. Bilenler bilir, pek çok sebepten ötürü İsveç benim hayalimdi ve burada 5 ay yaşamak gerçekten inanılmazdı. Çok eğlendim! Blog'a İsveç hakkında detaylı onlarca yazı yazdım ama özetlemek gerekirse buranın rüzgarının hiç dinmediğini, sokak hayvanının kedi-köpek değil tavşan olduğunu, koşarken köpek gezdirmenin üstüne bir de bebek arabası sürmenin milli spor olduğunu öğrendim. Binlerce şey denedim ve tecrübe ettim. Gördüm, gözlemledim. Buranın lezzetli ekmeklerine aşık oldum, paralarımı en çok onlara harcadım diyebilirim. Reçellerle, çöreklerle, müslilerle, cookie'lerle kendimi tatlı komalarına soktum. Hep yerel, hep buraya ait tatlar peşinde koştum. İyi ki İsveç'e, iyi ki Malmö'ye gelmişim dedim. | Ve artık bitti. Malum, her güzel şeyin bir sonu var. E olmalı da aslında. Dolu dolu 5 ay geçirdim Malmö'de ve tadı kesinlikle damağımda kalacak, ama artık dönmek için de sabırsızlanıyorum. Çünkü memleketimi özledim. | Fotoğrafsa dünden, İsveç Ulusal Günü'nden! Bu yazıya bu fotoğraf yakışırdı, yakıştı. | Evet Malmö... Sevgili Malmö... Ah her şey çok güzeldi... Şimdi hem hüzünlüyüm hem mutlu... Her şey için teşekkürler... 5 ay boyunca İsveçlilik oynadım. İstediğim tam da buydu zaten. Ben artık müsaade istiyorum, Malmöcüm. Kendine iyi bak. Sana verdiğim sırları da kimselere anlatma. 👋💫



Bugünden daha fazla detay ve story paylaşımlarım için: instagram.com/ofluoglumert
twitter.com/ofluoglumert
facebook.com/ofluoglumert

24 Mayıs 2017 Çarşamba

İSVEÇ'E GELMİŞKEN ÇİZGİ ROMAN SERGİSİ AÇIVERDİM!


Dedim İsveç'e gelmişken bir çizgi roman sergisi açmadan dönmeyeyim! Şaka şaka, dersimin final projesi. İsveç'teki hayatımı anlattığım Mert'in İsveç Günlüğü'nün 1. bölümünü sizinle şurada paylaşmıştım, çok da güzel yorumlar aldım, herkese çok teşekkürler. İşte çizgi romanımın tamamını fotoğrafta arkamdaki panoda görüyorsunuz. 


Sergi açılışı Malmö Högskola'nın Niagara binasında oldu. Atıştırmalıklar da tam İsveç usulüydü! Burada çok tüketilen lakritz şekerleri ve jelibonlarıyla tam üç çeşit cips vardı. Çizgi romanımda da bahsettiğim gibi, bu İsveçliler sabah kahvaltılarında yulaf ve avokado yiyorlar ama aslında o kadar da sağlıklı beslenmiyorlar, abur cubur yemeye bayılıyorlar ve çok fazla şeker tüketiyorlar. Yani sabahları sebze meyve yiyorsunuz tamam ama, onlar sizi kurtarmaz, n'aber?



Benim kalemimden, klasik Türk kahvaltısı vs İsveç kahvaltısı... 




Daha çok paylaşımım için beni sosyal medyadan da takipte kalmayı unutmayın!



30 Nisan 2017 Pazar

İSVEÇ LUND'DA VALBORG FESTİVALİ: SKAM'IN GERÇEK HALİ!


Bunları döner dönmez ayağımın tozuyla yazıyorum. 

Bugün yine Malmö-Lund arası bisikletle (en az) 50 kilometre pedal çevirdim. Delilik! 

DELİLİK!

Bacaklarım zaten ağrıyordu, rüzgar yine sert esiyordu, ama kışın gittiğimde gördüğüm manzaralar o kadar güzeldi ki, o yolun bir de bahar halini görmezsem aklım kalırdı. Hatırlayacağınız üzere, Şubat'ın ilk günü de Lund'a bisikletle gitmiştik (o meşhur yazımı hala okumadıysanız buraya buyurun); işte bugün de tam üç ay üstüne, Nisan'ın son günü bisikletle Lund yollarındaydım. Hava serindi tabii ama güneşliydi ve ağaçların tepelerinde öten kuşların sesleri yol boyunca radyo gibi bana eşlik etti. Her şey çok pastoraldi ama bir ara kaybolup kendimi ıssız çiftlik yollarında, tarlaların arasında buldum. Zaten Malmö-Lund E22 karayolundaki tır şoförleriyle de kanka olacağım yakında! 


Şubat'ın ilk günü Lund'a ilk kez giderken...

Peki Lund'a niye gittim? 
Valborg Festivali sebebiyle! Valborg nedir? Bu aslında tüm İsveç'te kutlanan bir festival ama en eski öğrenci şehri Lund olduğu için Lund'daki kutlamalar hep daha büyük ve gösterişli oluyor. İsveç'in her yerinden herkes Lund'a gidiyor, o nedenle ben de Lund'a gittim. Valborg baharı karşılamak içinmiş, "yahu öyle saçmalık olur mu, bahar geleli ohooo, yazı karşılayın bari" dedim başta ama aynı zamanda, okulda dersleri biten üniversitelilerin rahatlamak amaçlı yaptıkları büyük bir piknik bu.

Yani sizin anlayacağınız, bu İsveçliler eğlenmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyor, iyi de yapıyorlar! 


Patlamış mısır!

30 Nisan sabahı erkenden başlıyor Valborg. 
Ben de sabah 6'da kalktım (zaten erkenciyim, biliyorsunuz), 7.30'da yollara düştüm. Gittiğimde herkes çoktan parkta çimenlere kurulmuştu, yüz binler vardı desem abartmış olmam, İsveç'teki tüm öğrenciler Lund'a gelmiş sanırım ve evet, internette okuduğum gibi kahvaltıda çilek yiyenleri ve her yere kurulan (bazıları üstü açık) seyyar tuvaletleri de gördüm (Ah daha başka öyle şeyler gördüm ki, bundan sonra TV dizisi Skam'da izleyeceğim hiçbir şey beni şaşırtamaz, size o kadarını söyleyeyim)! Kısacası baya çılgın bir kafa bu Valborg. Bu seferlik instastory'e hiçbir şey koymadım, çünkü her şeyi detaylarıyla blog'da bu yazımda anlatmak üzere sakladım. Seyyar tuvaletlerin önündeyse otuz kırk kişilik kuyruklar vardı...


Valborg kahvaltısında çilek yiyen İsveçliler.
Seyyar tuvaletlerin önündeki kuyruk...





E22 karayolundaki tır şoförleriyle kanka olacağım bu gidişle... Bugün epey yoruldum! 50 kilometre bisiklet sürmekten bahsediyoruz! Ama çok da güzeldi...

Ve son olarak, ne diyeyim, Valborg'unuz kutlu olsun! 

Not: Son üç beş gündür sağ bacağımda bir ağrı var. Ağrı bile değil de, bir uyuşukluk, arada bir karıncalanma hissi gibi. Gün içinde yürüyen, bisiklet süren ve bilgisayar başında da çokça oturan biriyim. Bilgisayarı, klavyeyi şu sıralar mouse'suz kullanıyorum, yani elimle, acaba sağ elimde başladı da sonra bacağıma mı indi bu uyuşma hissi? Yoksa huzursuz bacak sendromuna mı yakalandım (yok artık!)? Otururken de, ayaktayken de bazen hissediyorum o yüzden bence bisiklet sürmemle de bir ilgisi yok. Ciddi bir şey yok, sadece merak ettim. Bilen varsa yazarsa çok sevinirim. :) 

27 Nisan 2017 Perşembe

ŞOK ŞOK ŞOK! İSVEÇ'TEN DURUM BİLDİRİMİ!

Yazılacak yazılar birikti. Helsingborg'da geçirdiğim bir buçuk günü (iki bile değil) hala yazamadım. Malmö'yle ilgili yazacaklarım var. Bitirdiğim iki kitabı yazmadım. Talihsiz Serüvenler Dizisi, Skam ve Bates Motel hakkında yazacağım hala yazmadım. Her gün üç yazı yazsam planladıklarımı ancak bitirebilirim sanırım!

Ama bu yazımda da erteliyorum. Ve dünkü market alışverişimi yazıyorum, diyecekken, hayır, bugünümü yazmaya karar verdim! Spontane bir şekilde karar verdim, evet, şu an! Midemde iki kanelbulle+iki wienerbröd, önümde de Hindistan cevizli yoğurtla karıştırdığım meyveli müslim var. İşte yazıma başlıyorum! 

Öncelikle... erken uyanmaktan bıktım! Öyle böyle erken değil, mesela dün, dörtte kalktım yahu, dörtte! Bildiğin geceydi! Hani normalde altıda yedide kalkıyorum ama dörtte kalkınca benim için erkenin de erkeni oldu. "Günaydın. Gün bazılarına çoktan aydın. Gecenin dördünde uyanıp yazı masasının başına oturanlar gözüme görünmesin." diye kızdım sonra kendi kendime. Yani uyanınca tekrar uyumayı denediğim de yok, baya kalkıyorum saat çok normalmiş gibi. Kalkıp bilgisayarımın başına oturdum yazmak üzere. Aklımda romanım, kitabım falan olduğundan mı acaba, bilmiyorum...

Sosyal medyadan birisi "Yazmayı uyku kaçırıcı takıntı haline getirdiğine göre büyük yazar olma koşullarının en önemlisini sağlamışsın. Çok güzel eserlerin ufukta..." diye yazmış. Çok teşekkürler! Ama bu gece uyumak istiyorum artık... Bakalım...


Sabah bahçede bir kamera, bir çekim vardı, İsveç televizyonu Ters Düz'ün devamı olan ikinci kitabım hakkında spoiler vereceğimi duyunca bahçeme kadar gelmiş olmalı... O zaman beklenen spoiler gelsin: İkinci kitapta da Bozbalık'ın ölüm kontenjanı yine dolu. Ana karakterlerden en az biri hayatını kaybedecek. Kim bilir, belki birden çok...

Bu arada, buradaki, İsveç'teki hayatım, Erasmus günlerim hakkındaki çizgi romanımı yapmaya başladım, harıl harıl devam ediyorum. Renkli mi olsun siyah-beyaz mı diye sorduğumda, siyah-beyaz isteyenler ağırlıkta çıktı. Siz ne dersiniz? Haftaya birinci bölümü blogda yayımlamayı planlıyorum, takipte kalın! 


Bugün Central Station'da... Reklamın böylesi... Muz değil, banka reklamı! Fikre bak, yaratıcılığa bak, pratikliğe bak! Bir muza sarılı biçimde bankanın katalogunu veriyorlar, tabii muzu almak için kimse geri çevirmiyor. Düşüneni gerçekten tebrik etmek gerek. (Not: Gün içinde bu tip pek çok anlık paylaşımımı instastory'lerden yapıyorum. Beni instagram'dan takip etmeyi unutmayın!)


Bugün kütüphanede bir rafa sarı-turuncu kapaklı kitapları dizmişler. Bildiğiniz gibi daha önce Malmö Şehir Kütüphanesi'nde de rengarenk kitapları dizmişlerdi, yazmıştım, bu tip ince detayları çok güzel düşünüyorlar. Acaba hangi kitaplar diye bakmak için yaklaştığımda, yani tamamen bir tesadüf eseri karşıma çıkan, yan yana dizili bu kitaplar bakın hangileriydi... Dördüyle de geçmişim var. 


1 - Ray Bradbury: Fahrenheit 451: Önceden okuduğum bir kitap. Üstelik, daha bugün Pınar'la mesajlaşırken onun bugünlerde okuduğu kitabın bu olduğunu söylemesinin üstüne geldi. 
2 - Who's Afraid of Virginia Woolf: Kim Korkar Hain Kurttan oyunun tiyatro metni. Zerrin Tekindor'lu oyunu iki yıl önce izlemiş, şurada yazmıştım hani. 

3 - Stieg Larsson: Autisterna, ne anlama geldiğini bile bilmiyorum. Bu kitabının Türkçesi yok, ama Stieg Larsson zaten benim adamım. Millennium üçlemesini 2948517283 kez okudum. Başlı başına İsveç'e gelme sebeplerimden biri, şurada ve hatta şurada da yazdığım üzere. 

4 - Ve dördüncü kitap, bir Yaşar Kemal kitabı! İsveççe'si hem de! Yaşar Kemal İsveç'te bile biliniyor, okunuyor! 



Ah, söz konusu İsveç çörekleri olunca asla doymak bilmiyorum... Bugün iki kanelbulle, iki de wienerbröd yedim! Harikalar! 

Bu da böyle konudan konuya atladığım, kısaca bugünümü anlattığım bir yazı oldu işte... Umarım sevmişsinizdir. Planladığım diğer yazılarımı da yazmak üzere, görüşürüz! Ve çizgi romanımın ilk bölümüne de hepinizi bekliyorum! Beni diğer hesaplarımdan da takip etmeyi unutmayın! 




30 Mart 2017 Perşembe

SİZE BİR KÜÇÜK SORUM VAR!


Merhaba! Acaba diyorum, buradaki günlerimi anlatan bir çizgi roman mı yapsam? 🎨 

Ocak’ta İsveç’e geldiğim ilk andan itibaren başıma gelenleri, ne yediğimi, ne yaptığımı, kış boyu donmayıp nasıl hayatta kaldığımı, mizahi bir dille, özet şeklinde? 

Aşk, entrika, sırlar, ilişkiler, yaşam mücadelesi, bildiğin dizi gibi olur işte? 

Blog'da yayımlarım? Bak bence siz bunu bir düşünün! 

Not: Ben düşünmeye başladım bile! 😉



28 Mart 2017 Salı

GÜNDEMİMDEN KISA KISA...

Herkese merhaba! 7'de kalktım. Hemen her sabah 7'de, hatta bazen 6'da kalkıyorum. Ne yapayım, gün aydınlandıktan sonra uyumak bana zaman kaybı gibi geliyor. Uykumu almak şartıyla tabii. Pazar günü burada saatler 1 saat ileri alınınca, Türkiye'yle aramızdaki zaman farkı 2 saatten 1 saate düştü. Şu an burada saat 8, orada 9. Ben bu yazıyı yayımladığımda burada 9, orada 10 olur. Bu sabah knackebröd, ekmek, lingon reçeli, yumurta, salatalık, Bulgar beyaz peyniriyle yaptığım kahvaltımın ardından şu an İngiliz poşet çayımı içmekteyim bu satırları yazarken, öhöm. Dün sabah markete gittim, aslında taze ekmek almak için gitmiştim ama (yine her zamanki gibi) gördüğüm HER ŞEYİ alarak döndüm. Bu Bulgar beyaz peyniri de onlardan biri... SEK kaç oldu demiştiniz? :)


abdülcanbaz osmanlı tokadı ile ilgili görsel sonucu

Hiç 5000 kelimelik essay yazasım yok... Hem de 3 gün içinde... Burada aldığım dersin hocası bazı şeyleri hep son anda duyuruyor, ayrıca notu da gerçekten kötü, zaten derslere de kimse gelmiyor, o nedenle arada kaldım dostlar! Bir önceki essay'i Tenten hakkında yazmıştım, bunu Abdülcanbaz hakkında yazıyorum, bu çizgi romanı bilir misiniz? Hoca tam olarak ne yazmamız, nasıl yazmamız gerektiğini de söylemiyor, o nedenle cidden kararsızım. Essay yerine roman yazsam, blog yazsam olmaz mı? E yazıyorum işte blogumu! 

Saatler de ileri alındı ya, yok, artık hava kararmıyor burada. Dün dikkat ettim, saat 19.45 falan, hala havanın kararmasını bekliyoruz! 20'ye doğru ancak karardı. Yani Nisan'da, Mayıs'ta iyice uzun günler göreceğiz İsveç'te. 

Bugünlerde Isabel Allende-Canavarlar Kenti kitabını okuyorum.

Yazmadan edemeyeceğim... Oysa geçen hafta ne kadar övmüştüm Cesur ve Güzel'i... Cahide'nin hamile olmadığının bu kadar erken açığa çıkması müthiş bir zamansızlık, müthiş bir senaryo hatası... Sezon finalinde bomba etkisi yaratacak böylesine bir olayın sezon ortasında sanki başka hiç yan konu yokmuş gibi, üstelik özensizce geçiştirilmesi, yemekten sonra tatlı beklerken şef garsonun bir anda "Bu akşamlık bu kadar, kapatıyoruz!" demesinden bin beter!

Ya Cry Me a River ne güzel bir caz parçasıdır! Çalanın, söyleyenin eline, ağzına sağlık... Her zaman durur dinlerim...

Birazdan bisikletime atlayıp okula gideceğim. Ders cuma hariç 10'da başlıyor, cuma günü 9'da başlıyor. Burada yağmur çamur demeden insanlar her gün bisikletleriyle gidiyor işlerine, okullarına, tabii ben de. Tabii laf aramızda, bazen bisikletimin yağmurda ıslanan selesine oturmak için fazla şık giyinmiş oluyorum; öyle durumlar için bisikleti üstü kapalı bir yere park etmeyi tercih ediyorum. :) Neyse ki şu günlerde hava hayli güneşli, soğuklar da epey kırıldı, artık buraya da bahar geliyor umarım! 

İsveç'te Erasmus hayatım böyle gidiyor işte... Acaba diyorum, buradaki günlerimi anlatan bir çizgi roman mı yapsam? Blogda yayımlarım?

- - - 

Beni sosyal medyadan takipte kalmayı unutmayın! 24 saat sonra silinen anlık fotoğraflarım için de instagram'ı hayli aktif kullanıyorum:




16 Şubat 2017 Perşembe

BELÇİKA YOLCUSU KALMASIN!

Merhaba, merhaba! Yarın bu saatlerde (saat şu an burada 6.30) Kopenhag-Brüksel uçağıma gitmek için İsveç'le Danimarka'yı birbirine bağlayan Öresund Köprüsü'nden geçen bir takside olacağım ve hava muhtemelen yeni aydınlanıyor olacak, güzel manzara olacak. Taksi diye havalı havalı konuştuğuma bakmayın, Gomore diye, Uber'e benzer bir taksi uygulaması bu. Bana da hiçbir şey sormayın çünkü Kim ayarladı, "Trenden çok daha ucuz, hem kapımıza gelecek" dedi, "Tamam" dedik. Ama 5 kişi olduğumuz için bir taksi 6.30'da gelip 3'ümüzü alacak, diğer taksi de 7'de gelip kalan 2'mizi. Uçak da 9'da. 

Ah, bu Belçika seyahatinde hiç denemediğim şeyler deneyeceğim. Gomore'yi bir kenara bırakacak olursak, en büyük deneyimim hiç şüphesiz Airbnb olacak. Evet, daha önce hiç Airbnb'de kalmadım ve şimdi hızlı bir başlangıç yapacağım: Tam 4 gece, 3 gün başka, son gün başka bir ev! Dönünce hepsini yazacağım.

Peki bu Belçika'ya gitmek nereden çıktı? Aslında benim aklımda bile yoktu, iki hafta önce Daniel "Brüksel'e ucuz bilet bulduk, gelmek ister misin?" dedi, "Neden olmasın?" dedim ve kendimi bir anda daha önce adını bile duymadığım Ryanair'den Brüksel gidiş-dönüş uçak bileti alırken buldum. Üstelik cuma, pazartesi ve salı, yani üç gün derse de girmemiş olacağım; Daniel'se ders kaçırmış olmayacak çünkü zaten dersi olmadığı için bu tarihleri seçti (dangerous boy*). Ama bizler Erasmus öğrencisi olduğumuz için ve zaten yoklama da alınmadığı için hocalar bile derslere girme zorunluluğumuz olmadığını söylüyor başından beri. O yüzden bu bir sorun değil. Sadece, organizasyonda küçük bir hata var, o da Brüksel için 5 koca günün çok çok fazla olduğu. Yani kime söylesem, "2 gün yeterdi, 5 gün de ne" diyor. Ah Daniel ah... Neyse, Brugge'a gideriz dedik. Diğer günler de gezeriz işte öyle. Hem gitmişken uzun kalmak bence de daha iyi, benim bir itirazım yok yani. 

Neyse işte, Airbnb ve Gomore haricinde, bu Ryanair'i de ilk kez deneyeceğim. Ryanair'in biletleri gerçekten ucuz (hatta Danieller daha iki gün önce yine Ryanair'le Litvanya'ya gittiler sırf bu yüzden). Ama bu yüzden bazı sıkı denetimleri var, ya da en azından sitesinde öyle yazıyor. Mesela kabin bagajınız 10 kiloyu geçmemek ve 55x40X20 ölçülerinde olmak zorunda. Zaten götüreceğimiz bir sırt çantası ama, ben emin olamadım, çünkü sırt çantam birazcık büyük, o nedenle pazartesi bisikletle IKEA'ya gidip kendime bezden küçük, basit bir sırt çantası aldım (hatta normalde 49 SEK'ti ama kasiyer kadın family kart fiyatı olan 29 SEK'e verdi bana). Uçakta da hepimiz ayrı ayrı oturacağız, check-in'den dolayı. Ve dönüş check-in'imizi Belçika'dan yapmamız gerek ama orada nerede printer nerede bulacağız, bilmiyorum. Çünkü biniş kartını printer'dan çıkarmak gerekiyor. 


Ah ben bunu nasıl yaptım? İsveç'e geleli bir ay oldu, bir fotoğraf koyup altına nasıl SE SE SE yazmadım? Olmaz, tutmazlar beni Instagram'da! Gecikmeden ötürü özür dileyerek bugün çektiğim bu rengarenk fotoğrafı bahane edip SE SE SE diye bol keseden paylaşıyorum. Belçika'ya gittiğimde BE BE BE diye de yazacağım söz.



IKEA'dan aldığım bez çanta. 

Evet, kısacası ani ve spontane bir şekilde, ama güzel de bir şekilde yarın Belçika'ya gidiyorum! 
Tam tamına 5 gün kalacağım. 4 gece, 5 gün. Yarın sabah gidip salı günü akşamı döneceğim.

Müze konusunda çok heyecanlıyım, hangi birine gitsem emin değilim, çünkü bizim ekip maalesef pek müzeci değil. Belçika bir çizgi roman şehri ve ben de bir çizgi roman delisiyim ama Tenten, Red Kit, bunlar Hong Konglular için hiçbir anlam ifade etmiyor maalesef. Yine de ben mutlaka Çizgi Roman Müzesi ve Tenten Butiği'ne gideceğim. Sanırım hep birlikte hareket ederiz. Bunun dışında daha çok müze var Brüksel'de, acaba hangisini öne koymak gerek? Waffle, patates kızartması, çikolata mutlaka yenecek, ama eğer daha önce Belçika'ya, Brüksel'e gitmiş olanlarınız varsa "Mert bak şunu yapmadan döneyim deme sakın"larınızı bekliyorum. Ve sonraki gezilerim için de bana fikir verebilirsiniz, "Bak şuralar da sana yakın, mutlaka git" diye... 

Bakalım 5 gün boyunca neler olacak? Neler yapacağım? Nereleri gezeceğim? Neler yiyeceğim? Ne kadar para harcayacağım (biliyorum, en çok bu kısmı merak ediliyor)? Hepsini yazacağım! Dönünce. O zamana kadar Belçika anlarım için beni instagram'dan takipte kalın! 

Bu arada, Tenten'e selamınızı söylerim!

*aramızda bir espri 



11 Şubat 2017 Cumartesi

MALMÖ'DE SOĞUK AMA GÜNEŞLİ BİR CUMARTESİ GÜNÜ NASIL GEÇİRİLİR?



Karların erimeye başladığı ama soğukların/sert esen rüzgarların son sürat devam ettiği ve güneşin -nihayet- yüzünü gösterdiği bir cumartesi gününün ardından yazıyorum bu satırları! İsveç'te Erasmus hayatımın dün itibariyle 1. ayını resmi olarak bitirmişken, "Ne? Ne zaman koca bir ay geçti?" diye şok oldum. İsveç günlerimi tüm samimiyetimle sizlerle buluşturmaya devam ediyorum... 

Bugün, sabah 10'da sahilde biraz bisiklet sürdüm, tabii ki rüzgar falan dinlemeden genç yaşlı İsveçliler de yürüyüşlerini ve bebek arabası sürüşlerini yapıyorlardı! Ve genel tespitim şudur ki babaların, bakın annelerin demiyorum babaların bebek arabası sürmesi burada milli spor arkadaşlar! Sahilde biraz bisiklet sürdükten ve üstte gördüğünüz karlı Turning Torso fotoğrafını (başka bir sürü fotoğraf da var ama bunu seçtim) çektikten sonra, bizim okula da yakın olan küçücük Lilla Torg meydanına gidip cheesecake'imi yemek üzere Pronto'da yerimi aldım! Hani en son yazdığım yazıda bahsetmiştim ya mutlaka gideceğim diye, işte sözümde durdum ve bugün gittim!


Pronto cheesecake'leriyle ünlü ve best cheesecake in town olduğuna şüphe yok (hoş Malmö'de toplasan kaç cheesecake kafesi vardır, o da ayrı konu). Ben beyaz çikolatalı New York cheesecake'imi söyledikten sonra üst kata çıktım, baktım gelmiyor. Biraz dergi karıştırdım, sonra aşağı indim, baktım orada duruyor tabağım. E niye söylemiyorsunuz? Neyse hemen alıp yemeye başladım tabii ki, harikaydı! Pronto'da kekler böyle yemek tabağına konuluyor ve atmosfer olarak da çok sıradan bir kafe, hatta sandalyelerde rahat rahat oturamıyorsunuz ama yine de cheesecake için gidilir, harika! Fiyatı 59 SEK, yaklaşık 24,50 lira. Kahve fiyatlarını menüde görebilirsiniz. Buralara gelecek olan başka kişilere fikir olması, yardımcı olması amacıyla elimden geldiğince fiyatları paylaşmaya çalışıyorum. Bu arada bu hafta kanelbulle haricinde wienerbröd'le de tanıştım, tabii ki ona da bayıldım! Semla hariç, her İsveç çöreğini seveceğim ben galiba.


Ve bu poz tamamen doğal çekilmiştir! Karda poz vermeye çalışan Mert aynı zamanda arkadaşlarının attığı kar toplarından kaçmaya ve suya düşmemeye çalışırken...

Takipte kalmaya devam!




Edebiyat Dünyasından Son Dedikodular...

Edebiyat dünyasının gündemi bazen en heyecanlı magazin haberlerini aratmıyor. Kitabını yapay zeka ile yazdığı iddia edildiği için prestijli ...