15 Aralık 2016 Perşembe

BU ARALAR HERKES DENGESİZ! BAKIN BAŞIMA NE GELDİ?


Herkese merhaba.

Aslında yazmak hiç aklımda yoktu, ama dedim daha fazla içimde tutamayacağım ben bu konuyu. Düşüncelerim klavyeye dökülmek istiyor.

Sizin de dikkatinizi çekiyor mu?

Bu aralar herkes bir garip, herkes bir dengesiz.

Okuldan, arkadaşım diyebileceğim, ama öyle pek içli dışlı olmadığım bir arkadaşımla (bu kişi kız) telefonda bir ödev/proje için mesajlaşırken, bir anda "uyarı" mesajı aldım!

Üstelik iki farklı arkadaşımda başıma geldi bu durum...

Modern teknoloji hayatımızı kolaylaştırdı mı yoksa daha beter zorlaştırdı mı bilmiyorum! Yani yüz yüze konuşuyor olsak bir anda böyle değişebilirler mi, sanmıyorum.

Ama aslında mesele tam da "mesajlaşma" meselesi. Okuyunuz, anlatıyorum... 

Bu olayların ikisinde de, hadi tek birinin üstünden anlatayım işim kolay olsun, ortak proje hakkında mesajlaşırken arkadaşım pat diye bir anda aynen şöyle dedi:

"Bu ara kimseyle konuşmak istemiyorum. Ailemle bile. Uzun dönem kimseyle konuşmak istemiyorum. Anlayış göstermeni umuyorum."

Ben… Ben bir afalladım. Biz ödevden, projeden konuşuyorken… Konu ne ara buna döndü? Bu  arkadaşım da güya en konuşkanlardan biri, hatta hep kendi der ben çok konuşkanım falan diye. O nedenle şaşırdım. Hadi ona X diyelim. "X bir şey mi oldu?" dedim.

"Yok. Zaten bu samimiyet nereden geliyor?" dedi.

Ben iyice şok oldum tabii ki. Bir anda ters bir tavır... Ne yazacağımı bile bilemedim. "Projeyle ilgili konuşuyorken konuyu farklı bir yöne çekiyorsun, anlayamadım" dedim.

"Kişisel algılama, proje dahil hiçbir konuda konuşmak istemiyorum" dedi.

"Anladım da bunu bana demesen, iç dünyanı bana yansıtmasan da olurdu." dedim. Projemiz için konuşuyoruz sonuçta. Bir anda böyle bir dengesiz tavır sergilemesini cidden garipsedim.Yani eğer ailesiyle veya kendiyle ilgili bir problemi varsa bile, bunu bana yansıtmasını anlayamadım. Benimle dertleşmek ister gibi bir hali hiç yoktu çünkü. Doğrudan, "yazma artık" demeye getiriyor. Hatta tokat atarak diyor resmen. 

"5 YIL SONRA OLMASI MUHTEMEL POTANSİYEL ERKEK ARKADAŞIM BAŞKA ERKEKLERLE KONUŞMAMI İSTEMİYOR. LÜTFEN ARTIK BANA YAZMA. 10 YIL SONRA, EĞER HALA SEVGİLİ DEĞİLSEK BANA YAZABİLİRSİN. ÖPTÜM BAY."

O da sanırım bu noktada biraz pişman oldu ve "Ya aslında şöyle bir durum var, ciddi olarak konuştuğum bir çocuk var ve onunla bir şeyler olma durumu var ve erkeklerle konuşmamı istemiyor ve onu kaybetmek istemiyorum." dedi. 

İşte mesele tam olarak bu.

Erkek arkadaşı kızın başka erkeklerle yazışmasını istemiyor meselesi. 

Peki cidden böyle mi? 

Yoksa kızlar mı böyle olmadık senaryolar uydurarak kendilerinin değerini yükseltmeye çalışıyor?

Yoksa hakikaten erkekler mi hep kıskanç, şüpheci? Kızlar cidden güvenilir değil mi de erkekler böyle kıskanç oluyor?

Anlayamadım.

İkidir mesajlaşırken başıma geliyor bu.

Arkadaşım dediğim kişi, bir anda böyle farklı biri olup konuyu "erkek arkadaşım istemiyor bana yazma"ya getiriyor.

Ne kadar büyük bir saygısızlık bu. Sebebi ne olursa olsun. Bu saygısızlıktan başka bir şey değil. 

Günlük hayatta sen biriyle konuşuyorken ona "bir saniye dur, ben artık seninle konuşmayacağım, çünkü olmayan, ama beş yıl sonraki potansiyel erkek arkadaşım seninle konuşmamı istemiyor" diyebiliyor musun da telefonda kendinde bu hakkı görebiliyorsun?

Ortak bir konu hakkında, kaldı ki bir proje hakkında mesajlaşıyorken bir anda herkes birbirine "bana yazma, benimle konuşma, bana bakma, benimle göz göze gelme sevgilim istemiyor" dese bu işin içinden çıkılmaz.

Anket: Sizin başınıza böyle bir olay gelse tepkiniz ne olurdu? 

Çünkü ben hala bir tepki bile veremeyecek kadar şaşkınım... 


13 Aralık 2016 Salı

BEN BU HANDE YENER'İ ÇOK ÖZLEDİM!


Hande Yener... Apayrı, Nasıl Delirdim, Hipnoz ve Hayrola albümleriyle bir zamanlar çıtayı öyle bir yükseğe koydu ki, şu an kendisi bile o noktaya ulaşamıyor.

Bu dört albümüyle yenilikçi, öncü, cesur, cüretkar, yaratıcı, ikon, tarz gibi sıfatların hepsini hak etti Hande Yener. Bugün tüm müzik otoritelerinin de söylediği gibi, özellikle Apayrı ve Nasıl Delirdim (ama hiç şüphesiz Hipnoz ve Hayrola da) başyapıt niteliğinde, gerek sound gerek sözleriyle zamansız albümler oldu. 2006-2009 Hande Yener'in kariyerinin zirvesi. O yıllarda yaptığı bu dört albümle, cazdan elektroniğe, alternatiften R&B'ye, danstan house'a dinleyenleri mest etti. Bu albümlerde kendi yazdığı ve bestelediği şarkıları da seslendirdi. Ama özellikle Mete Özgencil'le olan iş birlikteliği onu zirveye taşıdı belki de. En iyi 47 Hande Yener şarkısını daha önce şurada yazmıştım.)

Hande Yener çıkışını 2000 yılında yaptı (benim onu bilinçli olarak keşfetmemse 2009 yılında yaptığı 7. albümü Hayrola ile oldu). 3 pop albümünün ardından, kariyerinin dönüm noktası hiç şüphesiz 2006'nın başında çıkardığı 4. albümü Apayrı oldu ve kariyerinin iyi bir yerindeyken müzikal tarzını değiştirmesiyle müzik piyasasını şoke etti. Herkes onun bir andaki bu tarz değişikliğiyle şaşkınlığa uğramıştı ama Apayrı albümünün bugün bile özlemle hatırlanan başarısı karşısında Hande Yener zirveye oturdu. Apayrı'yla birlikte, sound'ın ön plana çıktığı, daha alternatif, yer yer caz sularında yüzen ve elektronik altyapılı işler yapacağının sinyalini verdi. Kim Bilebilir Aşkı (klibi), Apayrı, Kelepçe, Unut, Kanat, Sakin Olmalıyım, Sorma, İnsanlar Çok, Nasıl Zor Şimdi, Yola Devam, Düş Bozumu, Aşkın Ateşi, Şefkat Gibi şarkılarla yapılması zor olanı yaparak Batılı, özgün ve orijinal bir sound yakaladı. 

Kim Bilebilir Aşkı, Apayrı ve Kelepçe elbette albümdeki muh-te-şem şarkılardan. Kim Bilebilir Aşkı her zaman, her zaman favorim. Hande Yener'in bu şarkıyı akustik olarak da canlı yorumladığı klibi mutlaka izleyin.  Bu üç şarkının yanı sıra, evet albümü her şarkısı muazzam, ama şu dörtlü de ayrıca ilgiyi hak ediyor: 

Unut: Albümün en en en iyi parçası. Hande Yener'in en az bilinen ama en iyi olan şarkılarından. Acayip kaliteli bir şarkı. Muhteşem. "Her gece yatmadan önce, her sabah aç karnına." Mutlaka dinleyin.

Sakin Olmalıyım: Hande Yener'den farklı bir rock. 

Sorma: Sesi yine duru, yine su gibi, yine muhteşem. Bu da geç keşfettiğim bir Hande Yener şarkısı. House, blues ve alternatif sularda yüzen. 

İnsanlar Çok: Sanki caz ve elektronik notalardan oluşan bir köpük banyosunun içinde yuvarlanıyorsunuz. Sözü yok denecek kadar az, enstrümantal bir dans parçası.



Dediğim gibi, Apayrı Hande Yener'in en iyi albümlerinden. Hatta en iyi albümü. Bundan tam 10 yıl önce, 2006 yılında yapmış bu albümü ama şu an bu albümdeki müzikalitesinden çok çok gerilemiş durumda... Apayrı albümü enstrümantal olarak da şiirsel olarak da muazzam. Saksafon, flüt, piyano, akustik gitar... Alternatif caz denemelerini elektronikle karıştırıp naif, ruhu okşayan şarkılar yaptı. Apayrı albümünün kartonetindeki fotoğraflar da, sanki cep telefonuyla evin arka odasında çekilmişçesine hiç profesyonel görünmüyor. Ama belki tam da bu yüzden dikkat çekiyor. 


Bu albüm, gürül gürül olan sesiyle öz, samimi ve hakiki Hande Yener’i takdim etti. Albüm yalnızca müzik otoriteleri tarafından zirvede olarak yorumlanmadı, internette de Hande Yener’in başyapıt albümü olarak nitelendirildi. Bu övgüler gayet haklı övgülerdi. Bugün maalesef Hande Yener'i bugün yaptığı son derece klişe pop şarkısı Mor'la tanıyanlar, aslında dönüp onun geçmişteki albümlerine bakmalılar. Demet Akalın'la kıyaslanamayacak farklı bir tarzı var onun. Yani bir zamanlar vardı en azından. Apayrı albümündeki çoğu şarkının sözü ve bestesi Mete Özgencil'e, düzenlemesi Erdem Kınay'a aitti. Yıl 2016, internette hala Özgencil ve Yener'in internette birleşmesi isteniyor. İkiliyse şimdilik birbirlerine çok uzak görünüyor. Şimdilik. 

Ona pek çok ödül kazandıran albümü Apayrı'da elde ettiği, daha doğrusu ancak bugün rahatlıkla teslim edilen başarısından sonra, yine 2006'da çıkardığı Biraz Özgürlük şarkısıyla cesur ve cüretkar şarkılar (ve hiç şüphesiz klipler) yapmakta ısrarcı olacağını gösterdi, üstelik can acıtan kar efektinde şarkı söylemesini izlemek çok eğlenceliydi. Bir canlı yayında, elektronik olan bu şarkıyı piyano üstünde caz tarzında seslendirdi, büyük beğeni topladı. Biraz Özgürlük'ü dinlerken sanki uzay boşluğunda salınıyormuş gibi hissetmeyen var mı? 



2007'de Nasıl Delirdim’le elektronik sulara cesurca ve kesin olarak yelken açtı ve sektördeki klişe pop şarkılarla "eller havaya" diyen kitlelere meydan okudu. Kibir, Yalan Olmasın, Ne Yaparsın, Romeo, Fırtına, Paranoya, Şu An Erken, Seni Sevi… Yorumlar yok, Nasıl Delirdim, Sen Anla, Kurtar Beni, Aşkın Gücü ve Naciye ile leziz elektronik ve şiirsel şarkılara imza attı. Şarkı sözleri sloganlaştı. Kibir ve Romeo, tüm zamanların en çok dinlenen şarkılarından oldu. O sıralar, şimdi Neslihan Atagül'le evli olan Kadir Doğulu'yla sevgiliydi ve Romeo'yu ona ithafen yazmıştı. 

2008'deki Hipnoz albümünü çıkardığında, ancak dar bir kitleye hitap eden elektronik ve alternatif müzikte çoktan ustalaşmıştı artık. İp, Hipnoz, Pinokyo, Sanma, Yarasa, Yaban Gülü, Gece Gündüz ve İyi Günler’de, her dinleyişte ilk kez dinliyormuş hissi veren şarkılara imza attı. Hipnoz'un klibi olay yarattı. Albümdeki her parça iddialıydı. Özellikle İp, albümün en iddialılarındandı. Albümden sadece Hipnoz'a klip çekildi. Zaten kısa süre sonra da Hayrola çıktı. 

2009'daki Hayrola, baştan sonra elektronik olan son albümü oldu. Hayrola, Ok Yay, Sarhoş Dünya, Deliler, Senden Uzakta, Arsız, Narsist, Siz, Ne Rüyası ve En Uzun Gece, yalnızca aşkı değil, sosyal hayatı da eleştirdiği şarkıları oldu. Bu albümden de yalnızca Hayrola'ya klip çekildi. Bu nedenle diğer şarkılar pek duyulmadı. Ok Yay ve Sarhoş Dünya'yı kesinlikle dinleyin. 




Bu 4 albümü boyunca çektiği her klip bir sanat eseri olarak yorumlandı. Kim Bilebilir Aşkı, Kelepçe, Aşkın Ateşi, Biraz Özgürlük, Romeo, Kibir, Hipnoz, Hayrola, bunları bulup izlemenizi tavsiye ederim (Kelepçe Londra'da, Kim Bilebilir Aşkı, Aşkın Ateşi ve Biraz Özgürlük de İtalya'da Luca Tommassini tarafından çekildi ki kesinlikle bu yüzden çok farkılar zaten). İç mekanda çekilen bu kliplerde kılıktan kılığa girdiği, tuhaf objeler taktığı/giydiği kliplerinde yaptığı hareketler ve figürler hala dikkat çekiyor. Hande'ye Neler Oluyor Apayrı'dan itibaren yaptığı müzikal tarzı bırakıp tekrar eski pop türüne dönüş albümü olarak lanse edilse de, elektronik alt yapısı ve Bi Gideni Mi Var, Kal Kal, Boşa Ağlayan Kız, Neden Ayrıldık, Ben Kimim, Böyle Olacak, Sopa, Çöp ve Yasak Aşk’la alternatif ve deneysel Hande Yener'den hoşlanan dinleyiciyi memnun etmeye devam etti. Uzaylı da kısmen iyiydi. Ancak maalesef, sonra yaptığı 4 albümüyle, yani Teşekkürler, Kraliçe, Mükemmel ve Hepsi Hit ile muhteşem bir düşüşe geçti. Özellikle Teşekkürler ve Kraliçe olumsuz eleştiriler aldı, önceki albümleri gibi kalıcı olmadı. Sürekli Sinan Akçıl'ın yaptığı şarkıları seslendirmesi kemik Hande Yener dinleyicisini memnun etmedi. Çoğu müzik otoritesi, Kraliçe ve Teşekkürler'i Hande Yener'in "en vasat albümü" olarak değerlendirdi. Mükemmel'de Apayrı ve Nasıl Delirdim'deki deneysel/alternatif tarzına geri dönüş yapar gibi oldu (detayları şurada yazmıştım). Hepsi Hit'te zamanında söylediği Kırmızı'nın mor hali olan Mor'u seslendirdi, yani yine yeni hiçbir şarkı dinlemedik. Kendini tekrarlayıp durdu. Çıkış şarkısı Mor, Kırmızı'nın taklidi oldu (şurada yazmıştım). 

Yani albümün adını Kraliçe, Mükemmel, Hepsi Hit koymakla olmuyor bu işler... Hande Yener bugünlerde, önceki albümlerinden çok daha düşük işler yapıyor ve su gibi olan sesine maalesef yazık ediyor. Ticari kaygılarla "eller havaya" şarkıları yapan Hande Yener'i değil, gerçek Hande Yener’i istiyorum ben. Ama o da bir yerde daha dile dolanan, içi boş, sözü yok, anlamı yok, tekerleme gibi olan şarkıları yapmaya mecbur kaldı. Çünkü genel kitle bu tip şarkıları talep ediyordu ve Hande Yener de piyasada kalmak için mecburen ticari/genel kitleye hitap eden şarkılar yapmaya devam etti. 

Ama...

Apayrı, Nasıl Delirdim hiç eskimeyen, hala dinlenen albümler... Bir de sor ki son albümünden hangi şarkıyı hatırlıyorsun, hiç!

Uzun lafın kısası, ben Hande Yener'in Hande Yener olduğu zamanları özledim… 

Bir gün belki tekrar o güzel sesine yakışan, kendisine yakışan şarkıları söylemeye yeniden başlar...

Beni sosyal medyada eklemeyi de unutmayın:




10 Aralık 2016 Cumartesi

BİR YILIN MUHASEBESİ...


Yılın ilk ayı Ocak'ta zevkten dört köşeymişim. Ters Düz'e gelen yorumlarla mutluluktan havalara uçmuşum, kimse beni yere indirememiş. Kitabevi raflarında yerini alan kitabımla aşk yaşamış, o radyo röportajı senin bu televizyon programı benim stüdyolar arası mekik dokumuşum.

Şubat'ta İstanbul'a mola verip birkaç hafta Trabzon'a kaçmışım. Son elli yılın en yoğun karı yağmış, "home sweet home" deyip bile isteye evde mahsur kalmışım. Bir sürü kitap okumuşum, yeni kitabımı yazmaya ise çoktan başlamışım. Trabzon sahilinin doldurulmasına da üzülmeden edememişim, Trabzon'un denizden uzaklaşa uzaklaşa yakında İç Anadolu'da kalacağını düşünmüşüm. 

Mart'ta Kitap Fuarı'nda ilk imza günümü yapmışım. İster istemez heyecanlanmışım. Ayrıca yayınevlerinin aslında edebiyat heveslilerinin bir araya toplanıp sanatsal konuşmalar yaptıkları yerler değil, para kazanma hırsıyla birbirini yiyen insanların ne tür kitaplar basıp daha çok para kazanabileceklerini tartıştıkları ticarethaneler olduğunu iddia etmişim. Bunların dışında, güzel dostlar edinmiş, anılar biriktirmişim.

Nisan'da her zamanki gibi blog'da yazı yazmalara doyamamışım. Her geçen gün Ters Düz'e gelen yorumların sayısı artmış, benim için gökyüzünde artık mutluluktan uçacak boşluk kalmamış. 

Mayıs'ta gece gündüz demeden ikinci kitabı yazmışım, neredeyse bitti bitirmişim... 

Yazın neredeyse üç ay boyunca Marmaris'te kalmışım. Denizdeki balıklara bakıp seyre dalmışım, hem de hayallere. Hep yalınayak dolaşmışım, palmiyeler arasında bisiklet sürmüşüm. Gitmediğim koy, yemediğim tat kalmamış. Tatil yapmışım ama ne yüzmeden durabilmişim, ne yazmadan. İkinci kitabı da bitirivermişim.


Eylül'e tazelenmiş başlamışım. Yeni projeler için heyecanlıymışım. Bir de ikinci dönem İsveç yolcusu olduğum için...

Ekim'de Erasmus işleriyle yoğrulmuş, boğulmuşum. Belgeler prosedürler hiç bitmeyecek sanmışım. Her şeyin bir sonu varmış, anlamışım. 

21 Kasım'da doğmuşum, iyi ki doğmuşum, 22 olmuşum! Yine en güzel doğum günü kutlaması benimki olmuş. Akrep miyim yay mı diye düşünüp durmuşum, 22'sinde doğsam yay olacakmışım, zaten yükselenim de yaymışım, kısacası yay gibi gerilir akrep gibi sokarmışım. 21 Kasım aynı zamanda Ters Düz'ün de 1. yaş günüymüş. Kitapla ilgili hala bir sürü güzel geri dönüşler alıyormuşum. Ne mutlu banaymış, insanları dış dünyadan uzaklaştırıp sayfalar arasına çeken bir kitap yazmışım.

Derken geldi işte Aralık... Bir sürü dergiyi, kitabı, hayali, umudu, ümidi, dileği kucaklayıp başlamışım yeni yılı beklemeye... Gündemimde şimdilik İsveç yolculuğu varmış ama, sizi çok şaşırtacak sürprizlerim de yoldaymış... Nasıl olsa yakında kokusu çıkarmış.. 

2017 benim için İsveç heyecanıyla başlayacak, yılın ilk yarısının İsveç'te geçireceğim (hatta bir ay sonra tam da bugün bu saatte Kuzey'e giden bir uçakta olacağım). Kalan yarısında kim bilir hayat bana neler getirecek?

Şimdiden herkes için mutlu, huzurlu ve sağlıklı bir yıl olması dileklerimle...

Beni sosyal medyada eklemeyi de unutmayın:



8 Aralık 2016 Perşembe

KUZEY FANTEZİSİ YAPALIM DEDİK PASTIRMA YAZI OLDU İYİ Mİ?


Suluboya tablo gibi değil mi? Kalabalık ve pis İstanbul'da ağaçlar arasında sakin bir yürüyüşten sonra eve gelip çayımı kurabiyemi elime aldığımda yaptığım şeyler arasında blog'uma yeni yazı yazmak da var. Ya blog çok güzel bir şey değil mi? 7 yıldır blog yazıyorum, çok da keyif alarak yapıyorum bunu. Bildiğiniz gibi diziler, kitaplar, seyahat, şehir, popüler kültür ve tabii ki kendi yaşamım hakkında blog’a her gün bir sürü yazı yazıyorum –hele gelecek aydan itibaren İsveç maceralarımı yazmak için sabırsızlanıyorum.


Geçen yıl bu zamanlarda Marmaris'te denize giriyordum (denizde bir tek ben vardım gerçi). Şimdi cesaret edemem gibime geliyor. Hava buz! Acaba İstanbul'a kar ne zaman yağar? Üç hafta sonra sınavlar başlıyor bizim okulun sınav tarihleri hala belli değil. Bizim okul bunu sürekli yapıyor, sürekli sınavları son hafta açıklıyor. Hoş ben Ocak'ta Erasmus'a gideceğim için sınavlara önden gireceğim ama o da belli değil. Şu anda hiçbir şey belli değil yani ve bu sinir bozucu! İsveç'e gitmeden son bir Trabzon'a gitsem mi diyorum ama bilet alırım tam gideceğim gün kar yağar uçaklar iptal olur kesin. Ve şu an İstanbul 4 Malmö 8 derece, hoppala! Biz kuzey fantezisi yapalım diye pahalı mahalı dinlemedik her şeye rağmen İsveç'i yazdık ama İsveç'in pastırma yazı yapacağı tuttu. Ama böyle olmaz ama. Neyse çok konuştum, çok uzatmayayım akşam akşam. Şimdi kahve kitap keyfi. Soğuttunuz kahvemi. :)

Beni sosyal medyada eklemeyi de unutmayın:

7 Aralık 2016 Çarşamba

ANNE DİZİSİ NEDEN BİTTİ? KIVANÇ NEDEN ESMERALDA OLDU?


"Meleeeeeeek, annen geldi!" 

Anne, geçen hafta Şule'nin kulaklarımızda çınlayan, küçük Melek'i/Turna'yı korkudan gerim gerim geren bu cümlesiyle bitmişti. Dün akşam izlediğimiz 7. bölüm tam da bu sahneden başladı ama flashback'lerle dolu, ağır ağır ilerleyen bir 7. bölüm izledik. Şule'nin geçmişini öğrendik. Ve aslında dünkü bölümde, dizi bitti. Bitmediği halde bitti. 

Sıkı bir Hayat Şarkısı izleyicisiyken beni Anne'ye bağlayan, 3. bölümün final sahnesi olmuştu aslında. Hani Zeynep'in hastanenin bir odasında yangın tüpüyle Ali'ye saldırdığı sahne. O ana dek diziyi kesik kesik takip ediyordum ama bu sahneden sonra tamamen izlemeye karar verdim.


Annelik dizilerde vazgeçilmeyen konu. Daha önce de pek çok dizi yapılmıştı: Annem, Analar ve Anneler, şimdi de sıra Anne'de. Yakında isim kalmayacak.

Dizide üç farklı annelik görüyoruz: Kızını çöp poşetine koyup terk eden bir anne, gerçek kızı olmadığı halde küçük bir kızı sahiplenip onun annesi olan bir anne, kızını çok seven ama hapse gireceği için kızından ayrılmak zorunda kalan bir anne.

CANSU DERE ZAMANI DURDURMUŞ GİBİ. SILA'DA NASIL GÖRÜNÜYORSA, ANNE'DE DE AYNI GÖRÜNÜYOR.

Hep Beren Gökyıldız'dan bahsediliyor ama ben dizinin asıl starlarının Cansu Dere ve Gonca Vuslateri olduğunu söylüyorum. Onlar olmasa Beren Gökyıldız ne yapabilir? Zaten gıy gıy çalan keman müziği ağlatıyor seyirciyi, dizileri televizyonun sesini kısıp izlesen ağlamazsın. Cansu Dere on yıldır hiç mi değişmez? Sıla'da nasıl görünüyorsa, Anne'de de aynı görünüyor. Zamanı durdurmuş gibi. Oyunculuğuna zaten denecek söz yok. Mimikleri konuşuyor kadının. Gonca Vuslateri'nin performansıysa şaşırtıcı. Yalan Dünya'daki o kız bakın şimdi Anne'de herkesin nefret ettiği kadına dönüştü. Bravo. Vahide Gördüm de diziye çok uymuş. Zaten Annem'de de oynamıştı, kaderi anne dizileri oldu.

Anne, keşke orijinalindeki gibi mini dizi olsa (Japonya'daki orijinali 11 bölüm sürmüştü), tadında, zirvede bıraksaydı. Ama yok biz illa uzatıp önce reytingleri düşürecek, sonra yayından kaldıracağız. Anne'nin ana konusu dün akşamki bölüm itibariyle aslında son buldu, ana çatışma çözüldü. Bundan sonra yaşanacak muhtemel gelişmeleri size sıralayayım:

-Zeynep iki erkek arasında kalacak, ikisiyle de aşk yaşayacak. Doğru bildiniz: Biri Gazeteci Ali, diğeri de Gönül Hanım'ın doktoru.

-Zeynep en güvendiği Gönül Hanım'ın aslında annesi olduğunu öğrenip ondan uzaklaşacak. 

-Zeynep'in kız kardeşi Gamze, Gamze'nin bebeği, Gamze'nin anneliği.

-Zeynep'in onu sahiplenen ailesiyle olan ilişkisi. 

-Gönül Hanım'ın hastalığı.

-Cahide'yle Gönül'ün karşı karşıya gelmesi.

-Şule'nin aniden rota değiştirip "yok ben vazgeçtim Melek'i geri alacağım" demesi. 

-Şule-Cengiz durumları.

Bakalım Anne bundan sonra nasıl reytingler alacak?



KIVANÇ TATLITUĞ'UN SURATI FAZLA KIZARMIŞ EKMEK GİBİ. YUNAN HEYKELLERİ GİBİ, ESMERALDA GİBİ DOLANIYOR KORLUDAĞ'DA.

Başlamadan Cesur ve Güzel hakkında genel bir yazı yazmıştım. Şimdi biraz daha detaylara girelim. 

Kıvanç Tatlıtuğ'un fazla kızarmış ekmek gibi olan suratı artık bana suni gelmeye başladı. Solaryumun da bir sınırı var. Böyle esmer Yunan heykelleri gibi dolanıyor Korludağ'da. Mavi lensleriyle de sırıtıyor yüzü. Bildiğin Esmeralda.

Son dönemlerdeki –aslında belki de son on yıldaki– dizilerde ister yalı/köşk, ister küçük bir gecekondu olsun, masanın etrafında en az altı yedi aile ferdini bir arada görmeye alıştık. Cesur ve Güzel de bu klişeyi takip ediyor. Her ne kadar Korludağ ailesi için sayı bakımından "geniş" aile diyemesek de, evlenen çocuğun karısıyla birlikte baba evinde yaşaması bakımından ortada bir geniş aile durumu olduğunu öne sürebiliriz. Tahsin, Sühan, Korhan ve Cahide aslında evde dört kişi olarak yaşamaktalar –etraflarında çalışan hizmetlilerin sayısı bile onlardan fazla. Evde o kadar çok oda var ki, ailenin hiç tanımadığı bir adam, Cesur bile kendini o masanın etrafında bulabiliyor. Bu açıdan Korludağlar yalnızca geniş değil, aynı zamanda rahat da bir aile. Evlerinin bir odalarını yabancı bir adama açmakta hiçbir sakınca görmeyecek kadar rahat. Evet, bu adam içlerinden birinin, hatta ikisinin hayatını kurtarmış olabilir ama misafirperverlikten farklı olarak, bir umursamazlık var bu yabancı adamı eve sokuşun içinde.

Ailenin, hatta tüm kasabanın reisi Tahsin Korludağ, oğlu Korhan bir çocuk doğuramadığı için ona sürekli kızıyor. Çünkü soyun devam etmesi lazım. Cahide ailedeki yerini sağlamlaştırmak için bir çocuk doğurması gerektiğinin farkında. Tahsin Korludağ için soyun devam etmesi çok önemli. Cahide halihazırda hamile olan bir kadınla anlaşıp onun doğuracağı bebeği kendi bebeğiymiş gibi gösterme derdinde. Cahide'yi eğlenerek izliyorum.


Banu ise aynı Sinem Kobal ve Elçin Sangu karışımı değil mi? 

Peki siz bu sezon hangi dizileri izliyorsunuz? İçerde? Hayat Şarkısı? Anne? Cesur ve Güzel? Muhteşem Yüzyıl Kösem?

Beni sosyal medyada eklemeyi de unutmayın:


6 Aralık 2016 Salı

İKİ MEKAN YAZISI VE MACCHIATO VE BOZA


Bu yazımda size İstanbul'dan iki kafe/mekan önerisinde bulunacağım.

Beni tanıyanlar çok iyi bilir, bir kitabevinde saatler geçirebilirim. Hele de o kitabevinde kitap ve derginin yanı sıra çizgi roman da varsa. Hele de o kitabevi aynı zamanda bir kafeyse. Hele de o raflardan birinde kendi yazdığım Ters Düz'e rastlamışsam!



Size tanıtacağım kafelerden ilki Akaretler'deki Minoa Kafe. Aslında burası bir kitabevi-kafe. Karaköy'dekiler kadar olmasa da, şık ve lüks bir yer. Ancak gelin görün ki eleştirmeden duramayacağım. Macchiato'yu küçücük fincanda kibar kibar içmek zorunda kalıyorsunuz. Bir iki yudumda hemen bitiveriyor. Buranın her şeyi çok küçük, ama fiyatlar almış başını gitmiş durumda. O nedenle her ne kadar gerek dekoratif gerek şık olsa da, fiyatlar nedeniyle Minoa Kafe'ye puanım 6/10. 


Şimdi tanıtacağım Bistro Sports Acarkent'e ise ilk kez geçtiğimiz cumartesi günü gittim. İlk görüşte çok beğendim burayı. Gerçekten çok rahat ve şık bir mekan. Karamelli macchiato içtim, inanılmazdı. Minoa'da da aynısından içmiştim ama aradaki farkı görebiliyorsunuz. Sunumda bile görsellik olarak fark var. Yanında küçük bisküvi ikramı var. Buranın elmalı pastası ve pancake'i de nefisti. Puanım 8/10.



İşte böyle... Geldi tarçınlı salep ayları... 

Salep demişken, hiç boza içtiniz mi? Ben ilk kez geçenlerde fırsat bulup içtim. Çok merak ediyordum (aşağıdaki fotoğraftaki boza değil, salep fotoğrafı). Öncelikle, kış aylarında olunca bozayı sıcak içecek sananlar, hayır, bu soğuk bir içecek. Aslında yiyecek bile diyebiliriz çünkü o kadar yoğun/katı ki, ancak kaşıkla yenilebiliyor. Ve tadı sizce de aşureye benzemiyor mu? Ya da tencerenin dibinde soğumuş muhallebiye? Yani hem sevdim hem sevmedim ben bozayı. Keşke sıcak olsaymış. Ve dediğim gibi, aşureye benzettim ben. 

Sizler boza hakkında ne düşünüyorsunuz? Yazdığım kafelere gidenleriniz var mı?


Beni sosyal medyada eklemeyi de unutmayın:


1 Aralık 2016 Perşembe

İSVEÇ ALIŞVERİŞİ: NORTH FACE'TEN BOT ALINDI!


Bugün 1 Aralık... İşte yılın son ayı da geldi... 2016'ya veda etmeye hazırlanıyoruz... 

Kişisel takvimimden bahsedecek olursam, tam olarak 1 ay 10 gün sonra İsveç yolcusuyum! 

İsveç için mont, bot ayakkabına vs. çıktıkça, İtalya'ya, İspanya'ya falan gitseydim hakikaten bir şort terlikle mi giderdim diye ciddi olarak düşünmeye başladım (bkz: şu yazım). 

Hele de bir mağazada 1500 liralık mont denedikten sonra!

1500 liraya mont olur mu yahu? Bu ne pahalılık?

Ben bir de zor beğenen biriyim. Mont için North Face, Timberland, Columbia'ya girdim ancak renkleri hiç sevemedim. Hep siyah, gri renklerde montlar. Sanki baba montları. Yaşlı yani. Genç işi değil. Renklilerse hep kaz tüyü. E benim kaz tüyü montum zaten var, geçen yıl almıştık. İsveç için daha kalın bir mont gerek. Ama aradığım renkte bulamıyorum, dediğim gibi hep koyu renklerde var montlar. 

İsveç zaten karanlık, bir de üstüne siyah mont alıp depresyona mı gireyim? 

Neyse ki bir tane bot beğenip alabildim dün akşamüstü. North Face'ten. 400 liraya. 

Alışveriş listesinde botun yanına tik atabilirim yani.


Evet, sanırım bunu aldım. Fotoğrafını çekince size de gösteririm. 

Siyahlı/grili bir model ve kahverengili/sarılı bir model denedim. Siyahlı olanı sevdim, gerçi bağcığında kahverengisinde olduğu gibi sarı şeritler olsa daha çok hoşuma gidecekti ama ne yapalım... 


Bunu da sevdim ve aldım. Ayakkabının işlevsel olması da önemli. Bu da su geçirmez ayakkabı zaten. 

Hayır yani Malmö çok soğuk ve karlı bir yer değil ama yine de kalın montlara ve botlara ihtiyaç var.


İşte geçenlerde pahalılığından bahsettiğim Spectrum sineması...

AVM vitrinleri yeni yıl temasına çoktan girmiş bile...

Hani geçenlerde AVM ritüelleri diye bir yazı yazmıştım ya. A
yakkabı ve mont almak için AVM, sonra asıl amaçlar yapılamadan D&R'dan bir sürü dergi, Big Chef's'te yemek. Daha Aralık resmi olarak gelmeden ben fırından yeni çıkmış Aralık sayılarını çoktan aldım bile! Şehir, moda, dekorasyon dergileri aldım ben. Elele'de Murat Dalkılıç röportajı var. Elele'nin kapağında yine Ceyda Düvenci var, yılda en az beş altı dergi onu kapak yapıyor. Hello'nun bu haftaki sayısında da Cambridge Dük ve Düşesi yeni yıl planlarını anlatıyormuş. Bunların yanı sıra Elle Decoration, GQ, Esquire, Maison Française... Dekorasyon dergileri malum kıpkırmızı sayfalara sahip... Siz bu ay hangi dergileri alacaksınız?



Menüye göre yoğurtlu pirpirim ve Arap köftesi. Bundan yedim ben. Aslında bildiğimiz semizotu salatası ve top köfte. Ama fiyatı 27 lira olsun diye süsleyip püslüyorlar işte. Bir de köfteler küçücüktü ve sayıları azdı. 

Üstüne de tahinli ve mozzarellalı künefe. O da 17 lira. 

Big Chef bu ay konsept olarak Gaziantep menüsü yapmış... 

Latte ise bildiğimiz latte. 

Bu ay boyunca sizlere çoğunlukla İsveç hazırlığım hakkında yazacağım. Detaylı olarak günü gününe blogumda olacak yaptıklarım. Takipte kalmayı unutmayın! 

Beni sosyal medyada eklemeyi de unutmayın:


Diziler, Filmler... Ne İzlesek?

The Shards 80'ler modası Instagram üstünden pazarlanırken ve insanlar da gönüllü üreticiler olarak 80'ler fotoğraflarını keyifle pa...