İSVEÇ ALIŞVERİŞİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İSVEÇ ALIŞVERİŞİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ocak 2017 Pazar

FİYORT MAVİSİ MONT VE BAK ŞU HAVANIN YAPTIĞINA!

Hava durumu, cuma günü için akşam saatlerinden itibaren karın geleceğini söylüyordu...

Ben de hava durumuna kulak verip cuma günü kar gelene kadar işlerimi bitirdim!

Yani İsveç alışverişimin eksiklerini kastediyorum elbette.

Montumu aldım! 

(Cidden, eve geldiğimde yağmur yeni başlamıştı ve henüz kara dönüşmemişti. Zamanlama iyiydi yani. Ve montun yanı sıra bir de su/rüzgar geçirmez bir pantolon aldım.)

AVM'leri gezip bitirdikten sonra, Karaköy'deki lüks bir spor/kamp mağazasından aldım... 


Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, masa, iç mekan ve yiyecek
Fotoğraf Trabzon'dan... Kafamdaki kasket fotoğraflarda neden hiç belli olmuyor?

Fiyort mavisi diye geçen, petrol mavisi gibi, buz mavisi gibi, gri-mavi karışımı hoş bir rengi var...

North Face'in o sevmediğim siyah amca montlarından değil, Vaude'nin hakikaten hoş bir tasarımı olan hem işlevsel hem tarz montlarından...

Biraz pahalıydı, hatta biraz değil epey pahalıydı (1000 liradan az neyse ki), ama İsveç'e gitme tarihim yaklaşıyordu ve artık iki katlı, su/rüzgar geçirmez, sağlam bir mont almam gerekiyordu!

Gelin görün ki, İstanbul'da cuma akşamı başlayıp bir anda her yeri tutan ve cumartesi yani dün gün boyu devam eden kar şu anda herkesi evde mahsur bırakmışken, benim gideceğim İsveç'te henüz kar mar yok!

Dün Malmö'ye kibar kibar yağmış kendisi, ama tutmuyor... Tutsa da bizim buralardaki gibi günlerce yerde kalmıyor, trafiği kilitlemiyor, taksi buldurtmamazlık yapmıyor...

Yani ben kalın montlar, pantolonlar, botlar aldım ama İstanbul'un havası İsveç'ten daha soğuk ve karlı duruyor şimdilik.

Yine de İsveç bu, ne yapacağı belli olmaz. Her türlü hava koşuluna hazırlıklı olmak lazım. Kaldı ki İsveç'te Erasmus boyunca sürekli Malmö'de kalacak değilim. Okul bazı gezi etkinlikleri yollamış. Rusya St Petersburg'dan tutun, İsveç kırsalında bir hafta sonu geçirmeye kadar her türlü etkinlik var. Ama Rusya'ya götürüyorsun da, İsveç'in başkenti Stockholm'e niçin bir tur düzenlemiyorsun sevgili okul? İşin burasını anlamadım doğrusu...

Tekrar konumuza dönecek olursak... Kar yağmaca, bavul hazırlamaca, kitap okumaca, kitap yazmaca, dizi izlemece, dizi yazmaca... Bu cuma akşamından beri yağan karın kötü bir yanı da, uçak iptalleri... Uçuşlar kontrollü olarak yapılabiliyor. Bakalım benim uçuşumda bir iptal, aksama, rötar olacak mı? UMARIM OLMAZ!

Takipte kalın!

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert

6 Ocak 2017 Cuma

İSVEÇ'E GİTTİM DÖNÜCEM!


(Aslında daha gitmedim ama birkaç gün içinde gideceğim. Fotoğrafları da bu temaya uygun çektim.)

Trabzon her yerden sıcak sanırım. 15-16 derece, soğuk ama güneşliydi. Ben oradayken sadece bir kez yağmur yağdı. Kitaplar, dergiler, güzel yemekler, şehir keşifleriyle geçti... Zorlu Grand'ın cevizli ve zeytinli ekmekleri bu keşiflerden biriydi. İstanbul'a döndüm, yağmur sağanak. Bu akşam da (yeniden) kar geliyormuş. 

İsveç için son birkaç günüm... İsveç hazırlığım da son sürat devam ediyor. North Face'ten bot, Lufian'dan, Mudo'dan kalın kazaklar, pantolonlar derken istediğim gibi kalın bir mont hala bulamadım! North Face ve Columbia'da su geçirmez termal montlar hep 1000 liradan başlayan fiyatlarla. Hayır North Face'in renkleri de güzel olsa bari: hep siyah ya da gri amca montları. Bakalım gitmeden bir mont alabilecek miyim? 


Görüntünün olası içeriği: 2 kişi

İsveç'teki, Malmö'deki hayatımla ilgili bloga ne sıklıkta yazabilirim bilmiyorum, çünkü bilgisayarımı internete bağlayabilecek miyim, bunlar nasıl olacak henüz muamma. O nedenle siz şimdilik beni instagram'dan sıkı takibe alın, hem orada story bölümü de var ya, daha canlı ve anlık paylaşımlar yapabilirim. Blogda da elbette yazacağım, hem de detaylarıyla!

Görüşmek üzere!

İsveç'e gittim dönücem!

instagram.com/ofluoglumert



23 Aralık 2016 Cuma

ÖNCE TRABZON, SONRA İSVEÇ YOLCUSU KALMASIN!

İsveç'te Erasmus günlerimin başlamasına sadece birkaç hafta kala, yani İsveç'e gitmeden önce, evet ondan da önce, önümüzdeki hafta Trabzon'a gidiyorum! Biraz spontane bir şekilde biletimi aldım, çünkü İsveç'e gitmeden Trabzon'u görmek istedim. Tabii yeni yıla da Trabzon'da gireceğim. Yani hızlı bir temponun içine girdim. Peş peşe havaalanları beni bekler! O yüzden önce Trabzon, sonra İsveç yolcusu kalmasın!

Öncelikle, bildiğiniz üzere kendime yeni bir kar botu aldım. Her gün Malmö'nün hava durumunu kontrol ediyorum, ama yok, karın k'si yok! Bizde tüm ülke yağmurun, karın, soğuğun etkisi altındayken, Malmö'de hava ya bulutlu ya da güneşli. Yahu nasıl kar yağmaz oraya? Ben kuzey fantezisi yapayım diye İsveç'i yazdım, orada pastırma yazı çıktı iyi mi diye konuyla ilgili düşüncelerimi şurada detaylıca dile getirmiştim. Malmö umarım kış gibi bir kış yaşatır bize. İsveç'e gittiğimiz belli olsun sonuçta. Ocak ayında kar yağar umarım, tabii çok da donmayalım çünkü soğuğa da pek gelemem. 

Eskiden, yani çocukken falan hep duyardık değil mi? Erasmus'a gidenler hep şu kadar şu kadar hibe alacak derlerdi, vay be derdik, ne güzel bedavaya yurt dışı tatili gibi bir şey bu Erasmus dedikleri herhalde. Ama yok! Hiç öyle değil! Ya da o eskidendi! Okul bize "Çok fazla kişi var Erasmus'a giden" diye çok çok az hibe verecek. Onun da bir kısmını döndükten sonra vereceklermiş. Zaten bu hibe dedikleri şey, hele de benim gibi dünyanın en pahalı ülkesi İsveç'i yazdıysanız, bir kahve, bir fika* parası (*fika nedir, bizzat yaşayınca anlatacağım sizlere). Yani hibesiz gitmekle aynı şey bu. Harcamalar tamamen öğrenciden olacak. 


Yazı arası bilgisi: Her dakika yazı yazamam ya, biraz da karnımı doyurayım. Şanslıyım ki İsveç'e gidince günde üç öğün bundan yiyebileceğim. Mısır gevreği/yulafa kim hayır diyebilir? 

Yazı arası bilgisi 2: Bugünlerde dilime fena halde Deri Eldiven takıldı! Bu, Hande Yener'in alternatif caz ve elektronik yapmaya başladığı ilk dönemlerden enteresan bir şarkı. 

Malmö'deki yurt odamın fotoğraflarına baktım. Çok sevimli bir oda gibi görünüyor. Bina da klasik bir bina; tuğladan ve hayli hoş. Gidince tabii ki sizleri bol bol bilgilendiririm. İki ayrı yurt var ve seçiminizi yapıyorsunuz. Ben yurdumu ve oda tipimi seçtim. Tek kişilik odadayım. Yurt listesi açıklandığında, bizim okuldan iki kızın da benimle aynı yurtta olduğunu gördüm. Onlarla da tanıştım. Zaten bizim sınıftan yine Malmö'ye benimle aynı okula giden biri daha var, Ağustos'tan beri orada ve sorularımı ona soruyorum. Ayrıca yine bu süreçte tanıdığım üç kişi daha Malmö'ye gidiyor bizim okuldan. 

Yani sırf daha şimdiden bizim okuldan 6 kişi Malmö'de. Ben de güya İsveç'i yazdım ki kimse gitmez diye. (Çünkü gerçekten de öyle; İsveç'e 6 Türk gidiyorsa Fransa, Belçika gibi ülkelere 500 kişi gidiyor. Bizim sınıfın çoğu Belçika'ya gidiyor mesela.) Bazen kendi aranda Türkçe konuşmak çok iyi olmuyor. O nedenle her ne kadar tanımasam da bizim okuldan birkaç kişinin daha benimle aynı yerde/yurtta olması iyi mi kötü mü bilemedim. (not: hatta bu sonra tanıştığım iki kişiden biri de benimle aynı gün aynı saat almış uçak biletini - bu kişi başta "ben heyecanlanırım, uçakta birlikte gideriz" falan derken, sonra 360 derece dengesiz bir tavır sergileyerek şöyle bir şey yaptı -işte biraz da bu yüzden iyi mi kötü mü bilemedim.)


Yurtta internet varmış ama ethernet kablosu getirmek gerekiyormuş. Ben de kablo aldım mecbur. Ama kablosuz internet niye yok, bunu anlayamadım. Hayır yani güya gelişmiş yerler, niye bizi uğraştırıyorsun ki ethernet kablosuyla? Niye kablosuz internet yok? Neyse, kablomu aldım, hazırladım. Bilgisayarı bağlayacağım da, cep telefonumdan internete nasıl gireceğim, hiçbir fikrim yok. 

Tabii Trabzon'a gitmeden önce bitirmem gereken bir sürü iş var! Sizce ben bu hafta sonu iki makale yazma ödevimi/projemi bitirip üstüne bir de iki sınava çalışabilir miyim? Bence yapabilirim!

Sevgiler!

Beni sosyal medyadan anbean takipte kalabilirsiniz: 


22 Aralık 2016 Perşembe

MELEK MİSİNİZ SİZ, MASALLARDAN MI GELDİNİZ?


İlkokuldan, hatta anaokulundan beri hep oluyor bu. Öğretmenlerim, hocalarım beni tanıdıktan sonra anne babamdan hep övgüyle bahsediyor, onları tebrik ediyorlar, "beni böyle yetiştirdikleri için". Bana da "Senin gözlerinin içi hep gülüyor, sen çok özel bir çocuksun" derlerdi, ne demek isterler hiç anlamazdım. Geçmişten bugüne çok anekdot var böyle de, yazmıyorum tabii. Niye? Çünkü bazı şeyler özeldir. Bazı sözler söylendiği an güzeldir. Paylaşılmazlar. Hele de böyle kamuya karşı, blog'da! Ama bugün yine bir hocamdan bu sözleri duydum ve bu seferki benim için de şaşırtıcı oldu. O nedenle yazacağım!

Bu dönem online bir ders aldım. Online derslerde ders sınıfta işlenmiyor, hoca notları online'e koyuyor, sen sadece sınav günü hocayı görüyorsun. Ben de kısa zaman sonra Erasmus’a gideceğim için, hocayla mailleşip, bugün erken sınav olmak üzere odasına gittim. Sınav yaptı beni, sınav bittikten sonra tanıştık, genel olarak o kendi hayatından bir şeyler anlattı, konusu gelince ben çıkan kitabımdan bahsettim, bu kadar. Ben giderken, "Annene babana çok selam söyle, çok sevgilerimi ilet, olur mu? Çok iyi yetiştirmişler seni. Umarım benim küçükler de böyle senin gibi olurlar." dedi. “Hocam,” dedim, utanarak (biri beni ya da ailemi övdüğünde hep mahcup olduğum gibi). "Neden böyle söylediniz? Kitabım çıktı, yazılar yazıyorum diye mi? Çünkü daha sizinle yeni tanıştık.” Biraz durdu, sonra gülümseyerek, “Her şeyinden Mert,” dedi. “Ara ara gel böyle, olur mu? Seninle sohbet edelim."

Böyle çıktım hocanın odasından.

Yıllar önce annemle ilgili uzun bir yazı yazmıştım hani. O yazıyı annem için yazmıştım, ama aslında babamla birlikte her ikisini birden tarif ediyordum: "Sanki yeryüzünde bir melek… Öyle yardımseverdir ki...  Birine yaptığı bir yardımı kimseciklerin ruhu duymaz. Öyle sevilir ki... Birbirinden hiç hoşlanmayan insanlar bile, yan yana gelecek olmalarına rağmen, annemin olduğu yere koşarak giderler. Annemin varlığını bilmek onlar için yeterlidir. Öyle bağlayıcıdır ki... Arası bozuk olanlar onun sayesinde barışır. Öyle zekidir ki… Her konuda bilgisi ve inanılmaz bir genel kültürü vardır. Matematikten fiziğe, kimyadan sanat tarihine tek rakibi babamdır. Fikrinin olmadığı bir konuda bile akıl yürütüp sonuca ulaşmayı başarır. Bu yüzden de hayatta hep başarılı olmuştur. Öyle durudur ki... Bazı insanlar sahip oldukları her güzel şeyi sokakta bağıra bağıra anlatmayı marifet sanırlar. Oysa benim annem güzellikleri içinde yaşar. Öyle güzeldir ki… Bazı kadınlarda ya sadece dış güzellik vardır ya da sadece iç güzellik. İşte annemde ikisi birden vardır. Adeta iç güzelliği dışına yansımıştır. Öyle zarif, öyle asildir ki… Sanki önceki hayatında bir masal prensesi, bir kraliçedir. Kimsenin kalbini kırmaz, gönülleri fetheder. Öyle dinleyicidir ki... Bir kişinin sorunu olduğunda, dertlerini anlatıp fikir almak için başvuracağı ilk kişi annemdir. Başta da benim! Öyle sorun çözücüdür ki... Hayran kalırım. Ben birini suçladığımda, o hep empati kurarak karşı tarafın da haklı olabileceğini gösterir. Hatayı kendimde aramamı söyler. İçimi ferahlatır. Öyle mütevazıdır ki... Ben böyle bir yazı yazdığım için abarttığımı düşünüp bazı yerleri düzeltmemi bile isteyebilir!" Bunları demiştim işte. Bu yazımda aslında babamı da tarif etmişim. Bir de babam için ek olarak, profesör olmayan profesör diyebiliriz! 

Bizimkilerin ikisi de melek işte, masallardan gelmişler. Hep diyorum ya en büyük teşekkürüm onlara benim. Zaten ilk kitabımı da onlara ithaf etmiştim, "Kalplerinde herkese yer olan ve herkesin kalbinde yerleri olan anne ve babama" diye... 

Not: Fotoğraf olarak da çektiğim bu fotoğrafı koymak istedim. Sevgiler... 


19 Aralık 2016 Pazartesi

YENİ YILA NASIL GİRİYORSUNUZ?


Herkese merhaba... Benim acayip Trabzon'um geldi! Neyse ki an itibariyle biletimi aldım, yeni yıla Trabzon’da giriyorum!

Trabzon öyle bir şehir ki, nereye giderseniz gidin bütün yollar denize çıkar. Ama artık denize dolgu yapıla yapıla şehir Karadeniz'den uzaklaştı, İç Anadolu'da kaldı! Hatta bakın, denizden bahsettiğim bu yazımda bile fotoğraf olarak Trabzon’un yaylalarından (merak edenler için: şehre birkaç saat mesafedeki Maçka) bir fotoğraf kullanmak zorunda kaldım, o derece. Masmavi deniz, kayalar, yosunlar, balıklar, kumsallar, doğal kıyı şeridi giderek yok oldu; yerini betonlar, kamyonlar, vinçler, tozlar, dumanlar, ha bir de Araplar aldı. Doğal olanı yok et, yaşasın yapaylık! Trabzon artık yalnızca dizilerde ve eski fotoğraflarda güzel sanırım… Neyse, seni yine de çok özledim Trabzon!

Bu arada okul sınav günlerini nihayet (!) geçen salı günü açıkladı. Sınav takviminin 4-17 Ocak olduğu baştan beri belli ama hangi gün hangi sınavın olduğu, diğer çoğu okulun aksine, bizim okulda işte böyle hep son dakikada anons ediliyor. Benim sınavlarım 10'undan sonraymış mesela. Ben de İsveç'e gideceğim için, erken yani önden gireceğim sınavlara. Projelerim, ödevlerim de var. Her şey sıkıştı yani biraz şu ara. Çünkü gitmeden önce sınavlara girip projelerimi teslim etmem gerek ki İsveç'te bunları düşünmeyeyim. Biraz da hasta gibi oldum... Bende son durum böyle işte...

Ee, sizler yeni yıla nasıl, nerede giriyorsunuz? Evdeyseniz masanızda nasıl yemekler olacak, hadi biraz iştahımı artırın. Ya da dışarıdaysanız ne giyeceğinizi düşündünüz mü? Sevdiklerinize hediye aldınız mı? Aldıysanız ne aldınız? Kısacası yeni yıl gündeminizi benimle paylaşmayı unutmayın! 

instagram.com/ofluoglumert

twitter.com/ofluoglumert

facebook.com/ofluoglumert 

10 Aralık 2016 Cumartesi

BİR YILIN MUHASEBESİ...


Yılın ilk ayı Ocak'ta zevkten dört köşeymişim. Ters Düz'e gelen yorumlarla mutluluktan havalara uçmuşum, kimse beni yere indirememiş. Kitabevi raflarında yerini alan kitabımla aşk yaşamış, o radyo röportajı senin bu televizyon programı benim stüdyolar arası mekik dokumuşum.

Şubat'ta İstanbul'a mola verip birkaç hafta Trabzon'a kaçmışım. Son elli yılın en yoğun karı yağmış, "home sweet home" deyip bile isteye evde mahsur kalmışım. Bir sürü kitap okumuşum, yeni kitabımı yazmaya ise çoktan başlamışım. Trabzon sahilinin doldurulmasına da üzülmeden edememişim, Trabzon'un denizden uzaklaşa uzaklaşa yakında İç Anadolu'da kalacağını düşünmüşüm. 

Mart'ta Kitap Fuarı'nda ilk imza günümü yapmışım. İster istemez heyecanlanmışım. Ayrıca yayınevlerinin aslında edebiyat heveslilerinin bir araya toplanıp sanatsal konuşmalar yaptıkları yerler değil, para kazanma hırsıyla birbirini yiyen insanların ne tür kitaplar basıp daha çok para kazanabileceklerini tartıştıkları ticarethaneler olduğunu iddia etmişim. Bunların dışında, güzel dostlar edinmiş, anılar biriktirmişim.

Nisan'da her zamanki gibi blog'da yazı yazmalara doyamamışım. Her geçen gün Ters Düz'e gelen yorumların sayısı artmış, benim için gökyüzünde artık mutluluktan uçacak boşluk kalmamış. 

Mayıs'ta gece gündüz demeden ikinci kitabı yazmışım, neredeyse bitti bitirmişim... 

Yazın neredeyse üç ay boyunca Marmaris'te kalmışım. Denizdeki balıklara bakıp seyre dalmışım, hem de hayallere. Hep yalınayak dolaşmışım, palmiyeler arasında bisiklet sürmüşüm. Gitmediğim koy, yemediğim tat kalmamış. Tatil yapmışım ama ne yüzmeden durabilmişim, ne yazmadan. İkinci kitabı da bitirivermişim.


Eylül'e tazelenmiş başlamışım. Yeni projeler için heyecanlıymışım. Bir de ikinci dönem İsveç yolcusu olduğum için...

Ekim'de Erasmus işleriyle yoğrulmuş, boğulmuşum. Belgeler prosedürler hiç bitmeyecek sanmışım. Her şeyin bir sonu varmış, anlamışım. 

21 Kasım'da doğmuşum, iyi ki doğmuşum, 22 olmuşum! Yine en güzel doğum günü kutlaması benimki olmuş. Akrep miyim yay mı diye düşünüp durmuşum, 22'sinde doğsam yay olacakmışım, zaten yükselenim de yaymışım, kısacası yay gibi gerilir akrep gibi sokarmışım. 21 Kasım aynı zamanda Ters Düz'ün de 1. yaş günüymüş. Kitapla ilgili hala bir sürü güzel geri dönüşler alıyormuşum. Ne mutlu banaymış, insanları dış dünyadan uzaklaştırıp sayfalar arasına çeken bir kitap yazmışım.

Derken geldi işte Aralık... Bir sürü dergiyi, kitabı, hayali, umudu, ümidi, dileği kucaklayıp başlamışım yeni yılı beklemeye... Gündemimde şimdilik İsveç yolculuğu varmış ama, sizi çok şaşırtacak sürprizlerim de yoldaymış... Nasıl olsa yakında kokusu çıkarmış.. 

2017 benim için İsveç heyecanıyla başlayacak, yılın ilk yarısının İsveç'te geçireceğim (hatta bir ay sonra tam da bugün bu saatte Kuzey'e giden bir uçakta olacağım). Kalan yarısında kim bilir hayat bana neler getirecek?

Şimdiden herkes için mutlu, huzurlu ve sağlıklı bir yıl olması dileklerimle...

Beni sosyal medyada eklemeyi de unutmayın:



1 Aralık 2016 Perşembe

İSVEÇ ALIŞVERİŞİ: NORTH FACE'TEN BOT ALINDI!


Bugün 1 Aralık... İşte yılın son ayı da geldi... 2016'ya veda etmeye hazırlanıyoruz... 

Kişisel takvimimden bahsedecek olursam, tam olarak 1 ay 10 gün sonra İsveç yolcusuyum! 

İsveç için mont, bot ayakkabına vs. çıktıkça, İtalya'ya, İspanya'ya falan gitseydim hakikaten bir şort terlikle mi giderdim diye ciddi olarak düşünmeye başladım (bkz: şu yazım). 

Hele de bir mağazada 1500 liralık mont denedikten sonra!

1500 liraya mont olur mu yahu? Bu ne pahalılık?

Ben bir de zor beğenen biriyim. Mont için North Face, Timberland, Columbia'ya girdim ancak renkleri hiç sevemedim. Hep siyah, gri renklerde montlar. Sanki baba montları. Yaşlı yani. Genç işi değil. Renklilerse hep kaz tüyü. E benim kaz tüyü montum zaten var, geçen yıl almıştık. İsveç için daha kalın bir mont gerek. Ama aradığım renkte bulamıyorum, dediğim gibi hep koyu renklerde var montlar. 

İsveç zaten karanlık, bir de üstüne siyah mont alıp depresyona mı gireyim? 

Neyse ki bir tane bot beğenip alabildim dün akşamüstü. North Face'ten. 400 liraya. 

Alışveriş listesinde botun yanına tik atabilirim yani.


Evet, sanırım bunu aldım. Fotoğrafını çekince size de gösteririm. 

Siyahlı/grili bir model ve kahverengili/sarılı bir model denedim. Siyahlı olanı sevdim, gerçi bağcığında kahverengisinde olduğu gibi sarı şeritler olsa daha çok hoşuma gidecekti ama ne yapalım... 


Bunu da sevdim ve aldım. Ayakkabının işlevsel olması da önemli. Bu da su geçirmez ayakkabı zaten. 

Hayır yani Malmö çok soğuk ve karlı bir yer değil ama yine de kalın montlara ve botlara ihtiyaç var.


İşte geçenlerde pahalılığından bahsettiğim Spectrum sineması...

AVM vitrinleri yeni yıl temasına çoktan girmiş bile...

Hani geçenlerde AVM ritüelleri diye bir yazı yazmıştım ya. A
yakkabı ve mont almak için AVM, sonra asıl amaçlar yapılamadan D&R'dan bir sürü dergi, Big Chef's'te yemek. Daha Aralık resmi olarak gelmeden ben fırından yeni çıkmış Aralık sayılarını çoktan aldım bile! Şehir, moda, dekorasyon dergileri aldım ben. Elele'de Murat Dalkılıç röportajı var. Elele'nin kapağında yine Ceyda Düvenci var, yılda en az beş altı dergi onu kapak yapıyor. Hello'nun bu haftaki sayısında da Cambridge Dük ve Düşesi yeni yıl planlarını anlatıyormuş. Bunların yanı sıra Elle Decoration, GQ, Esquire, Maison Française... Dekorasyon dergileri malum kıpkırmızı sayfalara sahip... Siz bu ay hangi dergileri alacaksınız?



Menüye göre yoğurtlu pirpirim ve Arap köftesi. Bundan yedim ben. Aslında bildiğimiz semizotu salatası ve top köfte. Ama fiyatı 27 lira olsun diye süsleyip püslüyorlar işte. Bir de köfteler küçücüktü ve sayıları azdı. 

Üstüne de tahinli ve mozzarellalı künefe. O da 17 lira. 

Big Chef bu ay konsept olarak Gaziantep menüsü yapmış... 

Latte ise bildiğimiz latte. 

Bu ay boyunca sizlere çoğunlukla İsveç hazırlığım hakkında yazacağım. Detaylı olarak günü gününe blogumda olacak yaptıklarım. Takipte kalmayı unutmayın! 

Beni sosyal medyada eklemeyi de unutmayın:


Dünya Kupası ve Kariyer Mesajı

Kim demiş 40'lar başarı zirvesine oturmak için çok geç diye? Vozinha'nın cevabı sahadan geliyor. Başarı hikayeleri anlatılırken gene...